1. YAZARLAR

  2. Hilâl Kaplan

  3. O fotoğraf...
Hilâl Kaplan

Hilâl Kaplan

Yenişafak
Yazarın Tüm Yazıları >

O fotoğraf...

A+A-

Sosyal medyada karşılaştım o fotoğrafla. Başbakan Davutoğlu, Dersim ziyareti kapsamında, eşi Sare Hanım ve beraberindeki heyetle Tunceli Cemevi’ni ziyaret ediyor. Hem Alevi dedesi hem de cemevi derneği başkanı olan Ali Ekber Yurt tarafından karşılanan heyet önce Pir Sultan Abdal heykeli önünde fotoğraf çektiriyorlar ve ardından cemevine giriyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın Pir Sultan Abdal heykeli önünde fotoğraf vermesi bile başlı başına tarihî ve sembolik bir adımken, cemevi çıkışında bambaşka bir şey oluyor.

Bir elinde baston olan ve sonradan kendisinin de Alevi dedesi olduğunu öğrendiğimiz yaşlıca bir amca, Başbakan Davutoğlu’nun elini öpmek üzere eğiliyor. “Hoca”, buna kesinlikle müsaade etmiyor ve bu sefer kendisi o amcanın elini öpmek üzere eğiliyor. Amca da buna izin vermiyor ve neticede önce kucaklaşıp, ardından tokalaşıp sohbet etmekte karar kılıyorlar. Arka fondaysa, Hz. Ali’nin resmi ve Hacı Bektaşi Veli’den alıntılarla süslü cemevinin binası görülüyor. Bence bu fotoğraf, Alevi açılımı vesilesiyle zihinlerde yol açması gereken dönüşümü hızlı çekimde bize özetliyor.

Kabul etmek gerekir ki Osmanlı’dan bu yana Safevi-Osmanlı rekabetinin harladığı, yer yer ırkçılığa varan bir Alevi karşıtlığı söz konusu olmuş. Bugün, İç Anadolu’daki Alevi yerleşimlerinin şehirlerin dışındaki en ücra köylerde bulunmasından tutun, mumsöndü iftirasına kadar öğretilmiş ve içselleştirilmiş önyargılar mevcut. ‘Aman kendi mahalleme söz gelmesin’ kabileciliğiyle hareket ederek bunu görmezden gelmek ne İslâmî ne de insanîdir, olsa olsa nefsîdir.

Aynı şekilde Cumhuriyet döneminin inşa ettiği Alevi kimliğinin de ‘kurucu dışarısı’nın Sünnilik olması çabası meyvesini vermiştir. Kendisini ‘laik, çağdaş, Atatürkçü rejimin bekçisi’ kimliğinin taşıyıcısı ve temsilcisi olduğu müddetçe devlet katına yaklaşan ama kendi kültürel kodlarına ve kaynaklarına da bir o kadar yabancılaşan, örneğin başörtüsü düşmanlığı yapan Alevi öznelliği de teşhis edilmeye ve eleştirilmeye muhtaçtır. Bu çizgiye şimdilerde Sünnilerle yakınlaşan veya namaz kılmak, Ramazan’da oruç tutmak gibi farz ibadetleri yerine getiren Alevileri ‘asimile olmak’la suçlayan ve hatta yaftalayan ‘Ali’siz Alevi’ci bir damar eklenmiştir ki kendilerinin Aleviliği şekillendirmeye çalışan resmî ideologlardan pek farkı yoktur.

Kanaatimce bu mayınlı araziye girerken benimsememiz gereken bakış şu olmalıdır: El Kûddüs olan Rab, bütün hata ve noksanlardan münezzehtir. Ama kullar değildir, ister Alevi ister Sünni olsun. Dolayısıyla ırkçılık gibi süfli tavırlar, her toplumsal grup içinde neşvü nema bulabilir. Önemli olan buna dair teşhisi doğru yapmak ve tedaviye çalışmaktır.

Buna ek olarak, Sünniliğin de bugüne dek rejimin makbul bulduğu bir öğreti değil, şekillendirip kuşa çevirmeye çalıştığı bir inanç olduğunu da akılda tutmak gerekir. Alevi çalıştayları boyunca ‘Devlet bizi tanımlamasın’ çıkışında bulunan Alevi kardeşlerimizin, devletin 90 yıldır Sünniliği tanımlayıp tahdit ettiğini hatırlamaları gerekir. Bugün, iki toplumsal kesim içinden de yükselen din alanının devletten özgürleşmesi taleplerini ortaklaştırmak noktasında gayret etmek de sivil toplumun boynunun borcudur.

Ak Parti’yle yakınlaşan herkesi ‘devşirilmiş Alevi’ diye yaftalayanlara inat bir Alevi dedesinin Başbakan’ın elini öpmeye kalkması, ‘Alevi’nin pişirdiği aş pistir, yenmez’ diyenlere inat Sünni Başbakan’ın da o dedenin elini öpmeye kalkması muhtaç olduğumuz zihinsel dönüşümün donelerini içinde barındırmaktadır.

Önceki ve Sonraki Yazılar