1. YAZARLAR

  2. Ziyaeddîn Embarî

  3. Newroz, Nevruz'u Yendi
Ziyaeddîn Embarî

Ziyaeddîn Embarî

Yazarın Tüm Yazıları >

Newroz, Nevruz'u Yendi

A+A-

 

     Malumunuz, hani meşhur eski Hint söylencelerinde yer alan "kör adamlar ve fil" hikayesi vardır. Altı “kör” adamı getirirler kendilerine “sizce fil nedir?” sorusu yöneltilir Herbiri, filin bir tarafına dokunur, sonra fille ilgili sorulan sorulara cevap aranır. Biri, fil bir duvardır der; biri, fil bir hortumdur, der; biri, fil, bir direktir der; bir diğeri, fil, olsa olsa bir mızraktır, der. Kısacası herkes kendi algısına göre farklı farklı cevap verir. Gelelim nevroz meselesine. Nevroz da tıpkı fil gibi newrozun her halktaki karşılığı farklıdır. Zerduşt inancına göre bir dini bayram, Bahai inancına göre 19 günlük oruçtan sonra tıpkı bizdeki Ramazan Bayramı gibi bir oruç bayramı, Türklerde, Göktürk Türklerinin Ergenekon’dan kurtuluş günü; ama hepsinde bir bahar algısı vardır. Kürtlerde ise baharın yanında daha çok siyasi bir bakışı ifade etmektedir. Efsaneye göre zalim Dahak’ın, dönemin kürt gençlerinin beynini yılanlarına yedirilmesine dur demenin ve buna istinaden Demirci Kawa’nın başkaldırılışının adıdır. Demek ki o günkü newroz ile bu gün kü newroz arasında bir benzerlik vardır. Bu iki benzerliğin ortak paydası “Kürt gençlerinin beyni”dir. Dahak beyin yiyor veya yediriyordu. Şimdikiler ise Kürtlerin beyinleriyle oynuyor ve beyinlerini yıkıyor, beynin genlerini bozuyor. İşte bu günkü newrozun anlamı, beyin yıkımına dur demenin diğer adıdır. Bugün Kürtler için nevroz, “yeni gün” veya baharın gelişi değil, yeni bir günün doğması ve baharın gelişi için verilen mücadelenin adıdır.     

     Çok tuhaftır, Kürtler neye sahip çıkıyorsa diğer milletlerin dikkatini çekiyor ve hemen Kürd’ün olmasın da ne oluyorsa olsun dercesine Kürdün elinden alınmaya çalışılıyor. Bir zamanlar Kürtler, kendilerine sahip çıkınca hemen hepsi, “Hayır efendim Kürtler Fars’tır, yok efendim Kürtler Türk’tür.” demeye başladılar. Kürtler, Kürtçe deyince, “Yok efendim, Kürtçe Farça’nın, bilmem Türkçe’nin bir lehçesidir.” demeye başladılar. Kürtler, Kürdistan deyince, hemen “Efendim, Kürdistan diye bir yer yoktur, Türk toprağıdır, Irak bilmem İran toprağıdır.” demeye başladılar. Çok sevdikleri ve saydıkları Osmanlının, Kürdistan (1847-1867) Eyaletini bile inkar etmeye başladılar. Ve nihayet Kürtlerin elinde bir Newroz kaldı. Kürtler Newrozunu kutlamaya başlayınca ürkmeye başladılar. Şimdiye kadar Türkiye Türklerinde bilinmeyen newroz ile ilgili, şenlikler, araştırmalar yapılıyor. Şimdi de diyorlar, “Efendim, nevruz bir Türk bayramıdır.” Ülkede nevruz şenlikleri ve nevruz kutlamaları düzenlemekte, böylece Newrozu da Kürtlerden almak istemektedirler. İleriki yıllarda, nevruzun milli bayram ilan edilme ihtimali bile vardır. Ancak gördüğüm ve anladığım kadarıyla, Kürtler öyle kitlesel bir şekilde newroza sahip çıkmışlar ki ne Newrozu Nevruz yapmaya ne de newrozu başkalarına kaptırmaya hiç de niyetleri yoktur. Ben geleceği bilmiyorum; ama el an “Newroz, Nevruz’u yenmiştir.

     21 mart sabahıydı, bütün halklar bahar geldi diye alanlara yürürken, Kürtler tam tersine bahar gelsin diye alanlarda toplanıyordu. Yer Diyarbakır. Dünyanın gözü newroz alanında toplanacak Kürt halkına yönelmişti. Günler öncesinde, oteller tıklım tıklım dolmuştu. Adına baharın gelişi diyenler de vardı. Halbuki baharın esamisi dahi okunmuyordu. O gün diğer günlerden daha soğuktu. Haberler, ‘sağanak yağmur var’ diyordu. Oysa bu, Kürtlerin umurunda bile değildi. Tazyikli suya alışan Kürtlere, yağmur suyu onlar için sıradanlaşmıştı. Hatta, buna rahmet diyorlardı.

     Malum bizler de bahar gelsin diye yollara düştük. Arabama bindim,  binmez olaydım. İlk defa nimet bildiğim arabaya lanet okumaya başladım. Nitekim bir buçuk saat sonra arabaya yer bulma maceram sona erdi. Aman Allahım! Ne göreyim. Dört koldan akan insan seli, tıpkı Dicle, Fırat, Zap, Aras gibi newroz alanına akıyordu. Bu yıl, her gittiğim newroz kutlamalarından farklıydı. Hem katılım fazlaydı, hem Kürdün her çeşidi ordaydı, hemen hemen herkes ‘kesk û sor û zer’e bürünmüştü. Geleneksel Kürt kıyafetini giyenlerde büyük bir artış olmuştu. Meydanda Kürt örgütlemelerini temsilen her çeşit flama vardı. En önemlisi Kürdistan bayrakları hakim tepelerde yerlerini almıştı. Öyle ki 56 metrelik dev Kürdistan Bayrağı dost düşman herkesi kıskandırıyordu. Konuşmacıların hemen hepsi konuşmalarını Kürtçe yapıyor, Sonunu “Bijî Kurd û Kurdistan” ile bitiriyordu. Tüm alanın şeref konuğu, hiç şüphesiz, tartışmasız lider Abdullah ÖCALAN’dı. Kendisi gelmemişti Şahs-ı manevisi ordaydı. Her konuşma ve sıtrandan sonra halk da “êdî bes e, Serok’un namesini okuyun” diye mırıldanıyordu. Çünkü yerde de gökte de bir tehlike Kürtleri bekliyordu. Yerde polisler nasıl tazyikli su kullanımı için TOMA’larını doldurup bekliyor idiyse, gökte de bulutlar, Polis helikopteri eşliğinde bol bol su depolayıp Kürtler üzerinden tur atıyordu. Bulutlar da yerdekiler gibi Kürt ittifakını kıskanmıştı. Adeta “Dağılın, toplantınız gök kurallarına ve tarih normlarına aykırıdır. Şu gök kubbem altında bu kadar Kürdün toplanmasının Kürt tarihinde yeri yoktur. Kendinize gelin, sizin davanız bahar falan değildir. Sizin davanız var olan dünya düzenini bozmaktır. Dağılın yoksa göstereceğim size baharı!” dedikten sonra, bu uyarılara aldırış etmeyen Kürtlere, depoladıkları suyu Kürtler üzerinde boşaltmaya başladı. Buna da direnen Kürtler birbirlerine daha da kenetlendiler. Bu esnada sahnede Hozan Comerd “Oy Kurdistan, Kurdistan! Navête çi şêrîn e. Dunya alem dizane, Em şer dikin ji bo te” sıtranını okuyordu. Yağmurun Kürt birlikteliğini bozmaya çalıştığı esnada, Pervin Buldan’ın Öcalan mesajı göğe doğru dalgalanmaya başladı. İçinde bol bol barış, kardeşlik, eşitlik, demokrasi söylemlerinin geçtiği mektubun Kürtçesi okununca bulutlarda bir irkilme oluştu. Sadece yağmurun atış hızını yavaşlattı. Ancak ateşkes ilan etmedi. Ateşkesin tam sağlanması, mektubun Türkçesinin okunmasıyla gerçekleşti. Göğe doğru dalgalanan mesaj, bulutları teskin etti. Bulutlar dağılınca, güneş görünmeye başladı. Hatta bazıları “Yahu, mêr, mêran nas dike” Bizim güneşten ses çıkınca Gök Güneşi de görünmeye başladı. Peki şimdi dersiniz “neden mektup Kürtçe okununca yağmur durmadı, bulutlar dağılmadı da Türkçe okununca bulutlar dağıldı.” Cevaben derim ki bulutlar da ya bir çok kürt gibi Kürtçenin Pervini şivesini anlamıyordur ya da gök de diller arasında ayrımcılık yapmaktadır. Kananatim, mesele Pervinin kıraatıdır. Gel Gör ki Serok’un kesin talimatıymış illa Pervin okuyacakmış. Yani değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

     İşin doğrusu Öcalan’ın Mektubu her ne kadar yeri göğü teskin etmişse de benim gibi nesli tükenmek üzere olan eşhası, tatmin etmedi. Naçizaneye göre mektubun içeriği ile newroz alanının içeriği birbirleriyle doğru orantılı değildi. Belki de Kürd ve Kürdistan şarabıyla kendinden geçen büyük kitleye, mealen “Kendinize gelin, sizler ne yaptığınızın farkında mısınız? Sizler şu anda cezbe halindesiniz, hayatın realitesine rücu ediniz. Burası her ne kadar Kürdistan’sa da ülkemiz Türkiye Cumhuriyeti’dir.” deyince herkes bir anda kendine geldi ve pürdikkatle herkes mektuba odaklandı.

     Kürt halk önderi olarak bilinen Öcalan, daha önceleri halkını selamlarken bu sefer tüm halkları selamlıyordu.

     “Türkiye Cumhuriyeti dahilinde özgür ve eşit anayasal yurttaşlık temelinde demokratik kimlik sahibi demokratik toplum olarak, barış içinde ve kardeşçe yaşama sürecine giriyoruz” demekle Hatip Dicle’nin “Bağımsız Kürdistanı, tarihin çöp sepetine attık” fikriyatını doğruluyordu. Anlaşılan, Kürdistan çöp sepetine atılırken yanlışlıkla içindeki Kürtler de atılmış olmalıdır ki mektupta üç kere “ülkemiz” altı defa da “halklarımız”  kullanılırken, Kürd ve Kürdistan lafları bir defa dahi kullanılmamıştır.  Bunu,  “Eşme Ruhu”na uygun hareket edilmiştir, deyip hayra yorumladık. Öcalan, “dış mihraklar” olarak bilinen kapitalist emperyalistleri,  sorunun asıl kaynağı olarak göstermekle, kendini “iç mihrak”  olmaktan kurtarmıştır. Ayrıca Öcalan’ın Ulus devlet ve milliyetçiliğin keraheti üzerinde çokça durması bir çok çevrenin dikkatinden kaçmamıştır. 

     Newroz alanındayken iki gencin arasında geçen tuhaf bir  söyleşi dikkatimi cezbetti. Biri diğerine söylüyordu. “Yahu Serok’un bu konuşmasından sonra biz yurtsever ve welatparêzlerin durumu ne olacak? Yani artık ülkemiz veya yurdumuz derken Kürdistan’ı mı yoksa Türkiye’yi mi algılamalıyız. Yani şimdi Yurtsever derken Türkiyesever mi olacağız. Diğeri de ona: dino dino (deli deli) sen hala Serok Öcalan’ı tanımamışsın. Bunlar hepsi taktiksel ve konjöktüreldir. Buna siyasette “ merdiven siyaseti” diyorlar; yani bir basamak sen bir basamak diğer taraf adım atmalıdır ki müzakere devam edebilsin. Onun için bu yumuşak dil şarttır. Ma, hele sen bu kalabalığa bakmisen, bu kitleden “ülkemiz, milletimiz” diyecek göz var mı? Ma, sen de bılisen Öcalan degil, kim olursa olsun kim ki yanlış yaparsa bu halk, onu dinler mi? Ancak bir şey vardır Türkiye Devleti, Kürtlerin de devleti olabilecek şekilde şekillenirse,  kısacası Kürtlerin tüm ihtiyaçlarını giderebilecek şekilde tanzim edilirse o zaman sınır çizmenin de bir anlamı kalmayacaktır. Aslında Serok bunu söylemeye çalışmaktadır. Bunun üzerine arkadaşı: “Wallah sen de heqlisen.”  dedi.  Doğrusunu söylemem gerekirse bu olaya şahit olduktan sonra ben de biraz rahatladım.

     En sonunda bende de bir kanat oluştu kendi kendime dedim ki “evet her ne kadar bu gün “Newroz”,  “Nevruz” u yenmişse de böyle giderse Türkiye de Kürdistanı yutacak.” demekten kendimi alamadım.

HÜLASAYI KELAM WESSELAM


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum