Ahmet Meroğlu

Ahmet Meroğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

NEVRESİM

A+A-

Büyüklerimiz bizleri okumaya teşvik etmek için, okumanın önemini okuyanların askerde ‘‘dayak yemediklerine’’ bağlayıp, rahat ettiklerini defalarca anlatırlardı. Okula gidenlerin de okulda öğretmenlerinden yedikleri dayakları sürekli anlatmalarından olsa gerek, okula yazdırıldığım halde, gitmiyordum. Baya zaman sonra bütün akranlarım okula gittikleri için, günün birinde kendim okul yoluna koyulup gitmiştim.

 

İki derslikten ibaret olan okul, öğrencileri oldukça kalabalıktı. Üst sınıflardan tanıdığım birinin sırasına doğru ilerlerken, ilk tokadı bir başka üst sınıftan yemiştim. San ki o tokat daha ilk gün dayağa alışmam gerektiğini anlamam için di.

 

Kara önlüklerimiz, annemizin büyük emekle ve itinayla giymedikleri bir kısmı yıpranmış, kara çarşaflarının sağlam yerlerini büyük bir ustalıkla elleriyle diktikleri yamalı önlüklerdi. Çantalarımız, minder kılıflarının ya artan kısımlarından, ya da atılma durumuna gelmiş kılıfların sağlam kısımlarından dikilirdi. Açacağımız ise babalarımızın, amcalarımızın tıraş oldukları jiletlerdi. Ayağımızdaki kara lastik ayakkabılar yırtık değilse, keyfimize diyecek yoktu.

 

Kalemini açmak için sıra sıra gezen bir arkadaşımızın her defasında hani hani ‘‘gıletin’’ (jilet) var mı? demesi, kendi trajikomik halimizin hiç farkında olmadan, bütün teneffüslerde ona takılmamıza yetiyordu.

 

Bütün bunlar en doğal halimiz olduğu için hiç incitmezdi bizi. Bizi esas inciten, kendimizi ifade etmeye çalışırkenki çaresizliğimiz di.

 

Okula neredeyse hiç gitmezdik. Sonbahar ve ilkbahar aylarında koyun kuzu peşindeydik. Yani okula gitmemiz gereken sürenin yarısından fazlası, hayvanların peşinden geçerdi. Bu durum bizim için geçerli bir bahaneydi. Okula gitmekten çok daha cazip gelirdi. Çünkü hiç bilmediğimiz bir dilde eğitim görmemiz, bizim için adeta işkence ve şiddet demekti. Koyun ve kuzularla sağladığımız ‘‘iletişimi’’ öğretmenimizle sağlamamız mümkün değildi. Öğretmenimiz her defasında öfkelenip, bizi döverek yatışırdı. Biz de suçumuzun ne olduğunu anlamaya çalışırdık.

 

Köyden, ilkokuldan sonra ilk defa ortaokula yaklaşık 10 kişi yazılmıştık. Yatılı bölge okuluydu, yazıldığımız okul. Küçük yaşta annemizden babamızdan kopmamız, şehre ilk defa gitmemiz demekti yatılı okul. Bu durumun ilk olması, köyde her sohbetin konusu olmuştu. Bizler heyecanlanıp sevinirken; bir yandan da yaşayacağımız sıkıntılar bizi telaşlandırıyordu. Çekingenliğin bütün halleri yüzümüze yansımıştı, bakışlarımızdan anlaşılıyordu.

 

Artık ortaokullu olmuştuk. Bir ortaokul öğrencisi gibi konuşmamız bekleniyordu. Ama biz hâlâ kendimizi ifade edemiyorduk. Ezberlediğimiz kelimeler ve cümleler dışında cümle kuramıyorduk. Ezberlediğimiz kelimeleri bile, telaffuz ederken zorlanıyorduk. Bazen doğuştan dilsiz ya da lal olan bir insandan farkımız olmazdı. Lal olan bir insanın durumuna anlam verilirken, öğretmenlerimiz bizim bu halimize anlam vermek istemezlerdi. Bize sordukları soruları anlamayınca, ‘‘suçluluk duygusuna’’ kapılıp, kafamızı önümüze eğer susardık çaresizce.

 

Sınıfın liste başında meğerse bizim isimler varmış. Dolayısıyla hem sınıf nöbetçiliği hem yemekhane ve hem de yatakhane nöbetçisiymişiz. Nöbetçi olduğumuzdan bihaber olduğumuz gibi, nöbetçinin görevlerini de bilmiyorduk. Derste iken yemekhane nöbetçileri yemekhane diye çağrıldık. Bir ton fırça yedikten sonra gün boyunca yerleri ve masaları temizledik. Dayak yemediğimize seviniyorduk, bir yandan da.

 

Ve akşam yatakhanede yataklarımızın üzerinde uzanıp dinlenirken, lakabı ‘‘katil’’ olan sınıf öğretmenimiz yatakhanenin diğer başında nöbetçiler kim diye bağırıyordu. Yemekhane nöbetçiliğinden geldiğimiz için yatakhane nöbetçilerin de biz olduğumuzu bilmiyorduk. Öğretmenimiz; liste başındaki ilk iki kişi çıksın bakalım dedi. Çekine çekine indik yatağımızdan. ‘‘Nevresimler’’ nerde diye bağırdı. Biz de nevresimin ne olduğunu bilmediğimiz için, susup başımızı her zaman ki gibi ‘‘suçluluk duygusuyla’’ en masum halimizi sergiliyorduk ki; şiddetli toktalar yüzümüze inmeye başlamıştı bile. Hıçkırıklara boğulup yatağımıza doğru gittik. Dayaktan çok zorumuza giden ve kafamıza takılan suçumuzun ne olduğuydu. Yatağımızda bir yanda gözyaşımızı silerken, bir yandan da bu duruma anlam vermeye çalışırken, uyuyakalmıştık.

 

‘‘Nevresimin’’ ne olduğunu bilseydik, bizden üst sınıf olan diğer yatakhanenin öğrencileri götürdüğünü anlatıp, dayak yemekten kurtulabilirdik belki. Bu sıkıntılar yüzünden ortaokula gelen 10 kişiden iki kişi kalmıştık. Liste başındaki ilk iki kişi…

 

Bütün bunlar Türkçeyi bir Türk gibi konuşmamız gerektiğini dayatıyordu. Dışlanmamak, aşağılanmamak, belki de kimimiz ‘‘potansiyel suçlu’’ olmaktan sıyrılmak için, özellikle aksanını belli etmemeye çalışsa da mümkün değildi. Türkçeyi iyi konuştuğunu sanıp, bir Türk gibi konuşmaya özenenler olduysa da hepimiz esasında birer ‘‘korsan kaset’’ gibiydik.

 

Bütün Kürtler Türkçeyi konuşurken ‘‘korsan kaset’’ gibidirler. Eğitimin en başına kadar çıkıp, Milli Eğitim Bakanı olsanız da, bu böyledir.

 

Biz, sizin anadilinizi konuşurlarken ‘‘korsan kasetleri’’ andırmamız fazlasıyla dışlanmamıza yetti. Ve anadilinizi anamız ağlaya ağlaya öğrendik. Yanlış anlaşılmasın, anadilimizi öğrenin diye bir talebimiz yok. Ama bırakın anadilimizde eğitim görelim; anadilimizle size karşı kendimizi savunalım. Bu çok ‘‘masum’’ ve ‘‘insani’’ bir talep değil mi sizce?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.