1. YAZARLAR

  2. Adem ÇINAR

  3. Nesep ve sebepler savaşında: İSLAM
Adem ÇINAR

Adem ÇINAR

Yazarın Tüm Yazıları >

Nesep ve sebepler savaşında: İSLAM

A+A-

Kavminizin yaşam alanına ve geleceğine tehlike oluşturan her türlü olaya karşı mücadele etmeniz, kavminiz ile birlikte hareket etmeniz neslinizin devamı için caizdir. Böyle bir mücadelenin sebepleri çoktur. Mal, can ve namus güvenliğinin yanında korunması gereken başka şeylerden dolayı mücadelenizin haklılığı var.

Nesepsel (kavmi) nedenlere bağlı olarak yapılan silahlı savaşlar uzun bir süreyi kapsamazken, savaşların kısa sürede oluşturduğu maddi zararlar çok daha fazladır. Zihinlerde oluşturduğu kin, nefret ve yıkımlar ise yılları kapsamaktadır. Kısa süren savaşlar, savaşın neden ve etkilerini güçlü argümanlara dönüştürerek nesilden nesile taşınabilecek toplumsal bir zihin de oluşturabilmektedir. Oluşan zihni yıllarca bir kesim diri tutabilmektedir.

Bu gün İslam coğrafyasındaki savaşların çoğu nesepsel ve mezhepseldir. Mezhepsel savaşların da alt yapısında çoğunlukla nesepsel nedenler bulunmaktadır.  Bu savaşların görünürdeki sebepleri değişse dahi sürdürülebilirliği devam ettiren geçmişten gelen argümanlardır. Aynı ülkede yaşayan Müslümanların birbirleriyle yaptıkları mücadele bazen nesepsel bazen de mezhepsel olabilmektedir. Ülkelerin birbirleriyle yaptıkları savaşlar da hakeza aynı sebepleri içinde barındırabiliyor.  Ülke içinde veya dışında yapılan savaş ve mücadeleler vatan, millet, toprak ve inanç güvenliği denilerek sürekli diri tutulmaktadır.

Müslümanlar ilk mücadele yıllarında inanç ekseninde küfür ve şirk ile mücadele ederken, toplumsal ve zihinsel eksende ise insanlığa ve nesillere zarar veren kölelik, fakirlik, ahlaksızlık, haksız kazanç ve cahili adetlere karşı mücadele ettiler. Başta her türlü kavmiyetçiliği cahiliye adeti saymak işin başında geliyordu. Siyahın beyaza olan üstünlüğü ancak inanç ve takva ile ölçülebilir diyerek, bunu herkesin benimsemesi için uğraştılar. Savaş ve barışta işlenen suçlara karşı verilen cezaların maddi bedellerini toplumsal düzeni sağlamak için kullandılar. Savaş esirlerinin Müslümanlara okuma yazma öğretmeleri karşısında serbest kalması, savaş hukukuna ve esirlere yaklaşımda yepyeni bir olgu oluşturdu. Müslümanların işlediği bir günah karşısında köle azat etmesi veya bir köleyi alıp azat etmesi, insanlığa sunulan büyük bir ikram oldu. Azat edilen köleye Müslüman olma şartı sunulmadan özgür bırakılması ise şirk ve küfür olmadığı sürece din ve vicdan hürriyeti ile her türlü yaşam özgürlüğüne saygıyı kazandırırken,  insan haklarına yeni bir boyut da ekledi.

Müslüman ülkelerin içeride veya dışarıda yaptıkları savaş ve mücadelelerin görünürdeki sebepleri,  devletlerin siyaseti, düzeni, kapsamları, amaçları ve inançları açısından haklı görülebilir. Ama aynı dini ve inancı paylaşan, aynı dine yaklaşım tarzları farklı olsa dahi birbirleriyle yaptıkları savaşın ve mücadelenin helalliği yoktur. Aynı şekilde Müslümanların aynı nesep veya aynı mezhepte olmalarından dolayı nesebi/mezhebi olguları sürekli çoğaltan, haksızlık yapan, halkın refah ve huzurunu öncelemeyen,  zalim ve her türlü dikteye karşı çıkmamaları, nesep/mezhep kaygısından dolayı sessiz kalmalarının da hiçbir helalliği yoktur.

İslam coğrafyasındaki savaşların sebepleri sadece iktidar ve ülkelerin bütünlüğünü korumalarından kaynaklanmıyor.  Yılları kapsayan savaşların sürekli çoğalmasına neden olan olguların başında nesep ve mezhep etkenleri geliyor. Bu etkenleri güçlendiren en büyük etken: Fakirlik ve ötekileştirmedir. Fakirlik bir kapıdan girerse iman başka kapıdan çıkar sözüne istinaden, fakirlik beraberinde ahlaksızlığa, yozlaşmaya, inançta zayıflığa ve her türlü kullanılmaya müsait bir ortam oluşturuyor. Fakirliğin getirdiği yorgunluğa ötekileştirme eklendiği zaman, karşılıklı toplumsal bir hırçınlık doğuyor. Fakir bir toplumu şuurlandırmak, sürekli uyanık kılmak çok zordur. Ama anarşist, cellat ve birbirinin kanına giren bir toplum haline getirmek çok kolaydır. Özellikle ötekileştirenler ülkenin neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, iktidara, her türlü haksızlığa ve düzeni değiştirmeye karşı sürekli bir mücadelenin içine girerler.  Mücadelenin dozu ve şeklini de çoğu zaman kaçırırlar. Eğer iç ve dış savaşları sürekli çoğaltan sebeplerin önüne geçilmezse, her yetişen kuşak bir öncekinin yolunda gidecektir. Çünkü İslam ülkelerini yönetenler neticede yetiştikleri toplumun yansımalarıyla kişilik kazanıyorlar. O kişilik ve karakterle yönetim şekillerini belirliyorlar. Ülkelerin sürekli birbirlerinin elindeki imkanlara göz dikmeleri, Müslümanların açgözlü ve hırçın olmaları bir günlük yaşamın değil, nesiller boyu aynı düzenin içinde kalmalarının yarattığı tahribatların sonucudur.

İslam ülkelerinde yaşanılan bütün olumsuzlukların, iç ve dış savaşların manevi bedelini her zaman İslamiyet ödüyor.  Ülkelerin kendi aralarında ve halklarıyla kalıcı barışı sağlamalarını kolaylaştıracak binlerce neden varken, savaşları ve iç kavgaları sürekli çoğaltan sebepler bir elin parmak sayısını geçmiyor.  Barışı kolaylaştıran etkenlerin binleri bulması ve hiçbir şekilde barışı daimi kılacak uygulamaların önünün açılmaması: İslamiyet’in evrenselliğine, insanlığı kurtarmak için indirildiğine, huzur, refah ve adalet dini olduğuna gölge düşürüyor. Zayıf inançlı ve sürekli bocalayan Müslümanlar en başta bu gölgelenmeye yavaş yavaş inanmaya başlıyorlar. Allah Teala Kur-an’ı Kerim’in korunmasını bizzat üstlenmiş, ama Kur-an’ı Kerim’in insanlar nezdinde değer kazanması, üstün bir kitap olduğuna inanılması işini de ona inanların üzerine vazife kılmış.  Kur-an’a inanlar, onun üstünlüğü yaşayarak insanlığa anlatmakla mesuller. Bundan dolayı kimsenin cahili adetlerden dolayı İslam’a bedel ödeme hakkı yoktur. Bunu meşrulaştıran gayri İslami fetva ve yönetimlere uymak ise her geçen gün bedel ödemeyi daha da derinleştirecek.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.