1. YAZARLAR

  2. Zeki SAVAŞ

  3. Neden Sessiz Duruyorlar?
Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ
Yazarın Tüm Yazıları >

Neden Sessiz Duruyorlar?

A+A-

İslam Dini’nin temel düsturları, temel kaideleri, sabiteleri, hayat felsefesi külli olarak Kur’an tarafından belirlendiği ve Kur’an’ın da bütün ümmetin üzerinde ittifak ettiği bir usulle korunduğu, kayda geçtiği ve Kur’an’ın Allah tarafından korunacağı saraheten yine Kur’an’da belirtildiği için, İslam bir grubun tekelinde olan bir din değildir ve olmayacaktır.

Kur’an, İslam Dini’nin anayasası hükmündedir. Bu anayasa temelinde kanunların çıkarılması, hayata tatbiki Peygamber tarafından yapılmış ve Peygamber’in sünneti olarak tanımlanan bu uygulama ve açıklamalar da büyük ölçüde kayda geçmiş, hadis ilmi çerçevesinde önemli çalışmalar yapılarak sünnetin intikalindeki zararlı unsurlar ayıklanmaya çalışılmıştır.

Sünnetin varlığı da İslam Dini’nin bir grubun tekelinde olmasını önleyen önemli ikinci bir unsurdur.

İslam Dini’ne mensup olan her ferd, mahdut bir çabayla dinin sabitelerine ulaşabilir, esaslarını öğrenebilir ve günümüz dünyasında kimsenin gücü insanları İslam’ın esaslarından uzaklaştırmaya ve dini esastan tahrif etmeye gücü yetmez.

Bütün bu doğrular ve esaslar, bir grubun dinde derinleşmesine, dinde tefekküh sahibi olmasına, daha da önemlisi anayasa hükmünde olan Kur’an’dan ve onun açıklaması ve uygulaması olan sünnetten devam eden hayatın ihtiyaçlarına binaen yeni kanunlar çıkrama görevini yaparak Peygamber’in bu konuya ilişkin misyonunu bir başka sıfatla taşımasına engel olmadığı gibi böyle bir grubun gerekliliğini yine Kur’an saraheten ifade etmiş, savaş sırasında bir grubun dinde derinleşmek için kalmasını ve savaştan dönenleri uyarmasını emretmiştir. Peygamberimiz de meşhur hadisinde, Muaz b. Cemel ile ilgili olayda içtihad ameliyesinin nasıl devam etmesi gerektiği konusunu uygulamalı olarak göstermişlerdir.

Meşruiyetini ve gerekliliğini Kur’an ve sünnetten alan, aynı zamanda aklın da gereği olan dinde derinleşme fikri ve ameliyesi, Peygamberden sonra devam etmiştir. Düzeyi, organize şekli, kurumsallaşması asırlar içinde farklı seviyelerde seyretmiş olsa da bir şekilde kesintisiz süregelmiştir.

Dinde tefekküh, ihtisası gerektirdiği, ihtisas sahiplerinin de kaçınılmaz olarak bir sınıfı teşkil ettiği için dinde derinleşen, uzmanlaşan ve ihtisas sahibi olanlar da zamanla bir sınıfa dönüşmüş ve bu sınıf en genel tanımıyla ulema diye adlandırılmıştır. Bireysel bazda da alim, allame, şeyh, hüccetü’l İslam, ayetüllah gibi değişik isimlerle isimlendirilmişlerdir.

Toplumun ihtiyacını karşılayacak keyfiyet ve kemiyette dinde derinleşme ameliyesinin gerçekleşmesi, üç temel unsurun varlığına ihtiyaç duyar:

1-Ulemanın örgütlü bir güce dönüşmesi

2-Dinden neş’et eden ekonomik imkanların ulema tarafından yönetilmesi

3-Dini eğitim sisteminin teşekkülü

 Genel olarak Ehl-i Sünnet dünyasında ve ez cümle bizde çok uzun bir dönemdir ulema  kendi toplumsal misyonuyla ilgili ciddi anlamda ne teorik ne de pratik bir varlık gösterememektedir. “el-ulemaü veresetü’l enbiya” hadisi, ulemanın misyonunu tayin etmesine rağmen, bu görevin gerektirdiği teorik ve pratik çabalar bir türlü gerçekleşememektedir.

Ulemaya yüklenen misyon, onların örgütlü bir güce dönüşmesini iktiza etmektedir. Çünkü omuzlarına yüklenen sorumluluk, bireysel çabalarla yerine getirilemez. Ne var ki, Sünni ulema sorumluluklarının gerektirdiği alanlarla ilgili görebildiğim kadarıyla ne teorik bir üretim ne de hatırı sayılır ameli bir girişim  içinde değildir. Örneğin, ulemanın misyonu, bu misyonun ihtiyaç duyduğu örgütlenmenin gereği, bu örgütlenmenin nasıl yapılabileceği, dinden neş’et eden maddi imkanların yine dinin bekası için nasıl organize edilebileceği, ulema ile toplum arasında nasıl bir bağın olduğu, bu bağın nasıl sağlanacağı, ulemanın nasıl özgür bir yapıya kavuşabileceği, dini eğitim sisteminin gerekliliği, bu tür bir sistemin teşekkülünün önündeki siyasi ve ekonomik engellerin neler olduğu, bu engellerin nasıl ve hangi mücadele yöntemiyle giderilebileceği, ulemanın örgütsüzlüğünün yol açtığı zararların ne olduğu, ulemanın bağımlılığının yarattığı tahribatların çapı, dini eğitim sisteminin olmamasından doğan boşluklar ve zararları gibi daha bir çok ilgili konuyu ele alan bir eserin bir alim tarafından yazıldığı veya bu konuların aynı kesim tarafından nitelikli, etkin, yaygın ve ısrarlı bir şekilde işlendiği, gündeme getirildiği, savunulduğu, uğruna mücadele verildiği müşahede edilememektedir.

Sünni ulemanın  bu konuları gündemine alamaması/almaması dikkat çekicidir. Sözü edilen sorunları onlar birinci elden yaşarken, yaşadıkları problemleri ve muhtemel çözüm yollarını gündemleştirmemeleri ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu. Örneğin Türkiye’de alim sıfatını taşıyabilen insanların neredeyse tamamı ulemanın ihtiyaç duyduğu özgürlükten mahrum bir vaziyettedir. Bunların bir kısmı tamamen medrese eğitimiyle yetişmiştir. Bir kısmı tamamen ilahiyat kökenlidir ve bir kısmı da hem medrese hem de ilahiyat tecrübesine sahiptir. Tümü de ya ilahiyat fakültelerinde öğretim görevlisidir veya Diyanet teşkilatında imam ve memurdur. Sonuçta tümü memur sayılmaktadır. İsmi üzerinde; ‘memur’, yani emir alan demektir. Emir alan alim, ‘amir’ olamaz. Konumu gereği emri altında insanlar olsa bile, sonuçta kendisi de bir başka yerden emir almaktadır. Emir alan memurdur ve memur bağımsız amir olamaz, bağımsız olamaz, özgür olamaz, her hakkı gerektiği yerde ifade edemez. Bu, bedihiyattan sayıldığı için tartışma götürmez.

Öte yandan memur, geçim kaynağı itibariyle bir yere bağlıdır. Memur, aynı zamanda bağımlı demektir. Bağımlı insan, bağımsız davranamaz.  Oysaki ulemanın bağımsız olması zorunludur ve bir yerden emir almaması temel şarttır. Bağımlılık ve memurluk, alimin kendi asli görevini yapmasını engeller, onu tahdit eder. Alim olmayanlar memur da olabilir, bağımlı da; ama alim olan böyle bir konuma gelirse, alim olmanın misyonunu ifade edemez, güvenirliliğini yitirir. Çünkü tesir altındadır, etki altındadır, kontrol altındadır, cezalandırılabilecek konumdadır, tehdit edilebilecek pozisyondadır.

Ulema, konumu gereği halkı devlete karşı korumalıdır; halkın yanında devletin karşısında olmalıdır. Ulema, otoriteden zarar gören halk için bir melce olmalıdır.

Ulema, halkı ağaya, paşaya, işverene karşı savunmalıdır.

Ulema, halkı örgüte, şeyhe ve her türlü muzır unsurlara karşı savunmalı, koruma cehdi içinde olmalıdır.

Ne yazık ki, bizde ulema ya devlete bağlıdır veya ağaya bağımlıdır. Ya hana bağımlıdır veya cemaate bağlıdır. Bilinen ve bilinmeyen bir sürü açık ve gizil yere bağlıdır. Neden aksi olmuyor? Veya en azından neden bağımsız olamıyor? Alime bağlı ne devlet gördük ne de ağa. Alime bağlı ne  han gördük ne de şeyh. Alime bağlı ne örgüt gördük ne de istisnalar hariç cemaat. Neden ve niçin? Neden bunu ulemanın kendisi sorgulamıyor? Neden böyle bir kaygı taşımıyor? Eğer böyle bir kaygısı varsa neden bunun kavgasını vermiyor? Neden sessiz ve sakin duruyor? Sorumluluklarıyla mevcut durum arasındaki farkı fark etmiyorlar mı? Bu fark onları rahatsız etmiyor mu? Bu yaman çelişkiyi tartışma ihtiyacı duymuyorlar mı? Yoksa bağımlılığa bağımlılık mı oluştu onlarda? Özgürlüğün ne olduğunu mu unuttular? Kimin varisi olduğunu mu unuttular? Yoksa reddi mirasta mı bulundular? Sahi neden?

Diyanet İşleri Başkanı devlet bakanına bağlıyken, bazen ilgili devlet bakanı din karşıtı olabilirken ve Diyanet İşleri Başkanı’nı tahkir ve tezyif ederken Diyanet’in içinde yer alan bunca ilim sahibi bu acı tabloyu neden tartışmaya açmıyor, gündemleştirmiyor ve çözüm yolları üzerinde çaba sarf etmiyor?

İl ve ilçe müftüleri bağlı oldukları idari amirler, emniyet müdürleri ve istihbarat teşkilatları  tarafından İslami, insani ve bazen ahlaki olmayan uygulamalara zorlanırken bunca müftü, bunca ilahiyatçı ve Diyanet ehli neden ulemanın ve Diyanet ehlinin maruz kaldığı fecaat hükmündeki bu durumu yüksek sele tartışmıyor ve nasıl özgürleşebilecekleri üzerinde fikir üretmiyor?

Ağaya bağlı molla, zavallı köylüyle ağa arasındaki bir ihtilafın çözümünde şer’i bir hakim olarak karar verdiğinde ağayı haklı çıkaracak fetva sadır ederken bu durum mollaları neden düşündürmüyor? Ağaya bağımlılığın nasıl yok edileceği üzerinde neden çaba sarf etmiyor ve çözüm yolları üzerinde çalışmıyor?

Örgüte bağlı molla, ateist olan örgüt liderini Hz. Yusuf’a benzetirken, camide hutbe okuyan imam ateist olan devlet adamlarının adını anırken bu korkunç yozlaşma neden ilim ehlini korkutmuyor ve harekete geçirmiyor? Vaziyet böyle olunca devlete bağlı alim, halkı devlete karşı koruyamaz; ağaya ve hana bağlı alim, köylüyü savunamaz; işverene bağlı alim, işçiyi koruyamaz; örgüte bağlı alim, müntesipleri koruma altına alamaz ve daha da önemlisi ulema, İslam’ı koruyamaz.

Ulemanın kendi görevini yapabilmesi, hakkı hiç kimseden çekinmeden söyleyebilmesi, Din’i algıladığı gibi anlatabilmesi, Din’in hıfzını, rüşdünü ve bekasını sağlayabilmesi, için gücünü Din’den ve halktan alacak bir mahiyette organizeli bir güce dönüşmesi olmazsa olmaz kabilinden bir şarttır.

Ulema; ekonomik, siyasi ve idari bakımdan hiçbir güce bağımlı olmamalıdır. Gücünü Din’den ve halktan almalı, hesabını da Allah’a ve halka vermelidir. Herhangi bir makama hesap veren alim özgür sayılamaz.

Ulema hem İslam’ı, hem halkı hem de kendilerini koruyabilmesi için caydırıcı bir güce sahip olmalıdır. Bunun için önce kendilerinin silkinmesi, toparlanması, konum tespitinde bulunması, organize olması, harekete geçmesi, gasp edilmiş haklarının iadesi için mücadele bayrağını kaldırması, halkın önüne geçmesi, hakk ve halk için fikri ve ameli olarak  ön cephede yer alması gerekmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.