1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Ne oldu bize ne oldu böyle?
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Ne oldu bize ne oldu böyle?

A+A-

Üç tarafı denizler, dört tarafı düşmanlarla çevrili güzel yurdumuz, bir zamanlar çok huzurlu, çok güvenli, çok sakin bir yerdi. Marallar suya iniyor, kana kana su içiyor, kimse onları ürkütmeden tekrar ormanlara geri gidiyordu. Kurtla kuzu bir arada yaşıyor, aslan ceylana rastlıyor sesini çıkarmıyordu. Kendi fareyle karşılaşıyor, aç kedi, “sen bana niye yan baktın ey melun fare” diye efelenmiyor, tam tersine karşılaştığı her yerde “sen ne güzel komşumuzsun ey fare abla” diyor, başını okşayarak yoluna gidiyordu.

O zamanın ormanları yanmayan cinsindeydi. Hiç orman yangını çıkmıyordu. Gök mavi, deniz yeşildi, denizin içine edelim diye henüz kolektör icat edilmemişti. Dereler şarıl şarıl akıyor, rüzgarlar ılgıt ılgıt esiyordu.

Doğa ve hayvanlar alemi böyleydi de, insanlar farklı mıydı? Değildi tabi. İnsanlar, “madem hayvanlar koklaşa koklaşa, biz de anlaşa anlaşa” diyerek kol kola giriyor, hep birlikte halay çekiyor, horon tepiyor, diz kırıp zeybek oynuyordu. Yani anlayacağınız aramızdan su sızmıyordu.

Bir zamanlar kardeştik

Hiçbir ayrımız gayrımız yoktu. Hepimiz kardeştik ve kardeşler birbirileriyle çok iyi geçiniyor, mal kavgası yapmıyor, küçük kardeş büyük kardeşe saygı gösteriyor, büyük kardeş küçük kardeşin ensesine bir Osmanlı tokadı indirip ağzındaki lokmayı aldığı halde küçük kardeş, “abi ne yapıyorsun ya, beni şamar oğlanına çevirdin” demiyor, tam tersine bu kez yanağını uzatarak büyük kardeşin oraya da bir şaplak indirmesi için hüzünlü bakışlarla ona yalvarıyordu.

Devletimiz babaydı. O zamanlar babanın “kodu mu oturtan” cinsinden olanı makbuldü. Babamın otoritesi tartışılmıyor, en güzel koltuk ona bırakılıyor, sofrada en güzel yere o oturuyor, televizyon kumandası, -pardon o zaman radyo vardı- radyo düğmesi onun elinin altında bulunuyordu. Baba “otur” diyor oturuyor, “kalk” diyor kalkıyorduk.

Dizini dövmemek için baba, günün yirmi dört saati devamlı kızını dövüyordu. Baba böyleydi de ana farklı mıydı, değildi tabi.

Herkes yerini bilirdi

Ana daha çok hizmetçilik görevini yapıyordu. Çamaşır yıkıyor, yemek yapıyor, çocuk doğruyor, sofraya öküz geldiğinde, “öküz hazretleri eğer karnınız doyduysa, ben de biraz ziftlenebilir miyim” diye bazen kinayeli konuşuyor, böyle kinayeli konuştu diye de babadan bir sille yiyor, baba kodu mu oturtuyordu. Böylece ananın sesi kesiliyor, sofradaki öküzün önündeki tabağa biraz daha yemek koyuyordu.

Herkes yerini biliyordu. Kimse mevkisini terk etmiyordu.

Onun için ahlak kuvvetli, iman sağlamdı. Ne televole vardı, ne jüri, ne magazin alemi. Zeki Müren"in cinsiyeti bizi ilgilendirmiyor, Türkan Şoray"ın kiminle birlikte olduğunu hiç merak etmiyorduk. Daha doğrusu hiçbir şeyi merak etmiyorduk. “İnsanın başına ne gelirse ya meraktan, ya da meraktan” atasözünü hepimiz ezber bildiğimiz için de, bir şeyleri merak edip başımıza icat çıkarmıyorduk. Yoğurda su katıp ayran yapmaktan başka hiçbir icat yapmadığımız için de, gavurun icat ettiği tüp gaz sık sık patlıyor, şofbenden zehirleniyor, bayağı zayiat veriyorduk. Bu halimize de “Allah"ın verdiği canı Allah aldı, elimizden ne gelir” diyor, şükür ediyorduk. Ekmeği fırından sıcak sıcak alıyorduk.

Bütün memlekette tek bir millet yaşıyordu. Hepimiz Türk"tük. Hepimiz çok güzel Türkçe konuşuyorduk. Güzel Türkçemizi bozanların ağzına Urfa isotunu sürüyor, çok iyi Türkçe öğrensin diye onu hemen, genellikle soyadları Martanyan, Nişanyan olan Türk dil bilginlerinin yanına gönderiyorduk.

Ne Çorumluların, ne de Egelilerin şivesiyle dalga geçmiyor, Yörük ağzıyla söylenen “manda yuva yapmış söğüt dalına” türküsünü, ağzımız bir karış açık, sevindirik olmuş bir halde dinliyorduk. Urfalıların şivesini taklit etmiyor, o zamanlar Doğudaki esmer Türklerin Türkçesiyle dalga geçen gazetecilerin günün birinde bazı gazetelere köşe yazarı olabileceklerini tahmin etmiyor, hatta içlerinden birisinin onuncu köyden kovulup, tekrar onuncu köye gidebileceğini hiç aklımıza getirmiyor, güzel memleketimizin güzel insanlarının konuştuğu birbirinden güzel bütün o ağızlara ağız burun kıvırmıyorduk. 

Türküler de iyi huyluydu

Hepimizin sesi güzel, hepimiz Türk sanat müziğini icra ediyor, Nuri Sesigüzel"e bayılıyor, Zeki Müren dinliyor, Safiye Ayla"yla mest oluyor, sabah akşam radyolarda “Atatürk"ün sevdiği şarkıları” çalan istasyonlar arıyor, bulduğumuzda da içlerinden en çok “Yanık Ömer”le gözyaşı döküyor, “Vardar Ovası”yla ayağa kalkıp Rumeli yanımızı el aleme gösteriyorduk.

Sabah akşam “Türk öğün çalış güven”, “bir Türk dünyaya bedeldir”, “ne mutlu Türküm diyene” diye bağırıyor,

o sırada sabah sporuna çıkmış askerlerin “yaylalar” şarkısını bozup işin içine “baldızı” falan karıştırmasını hafifçe ahlaka mugayir bir şey olarak addediyor, ama bu fikrimizi kendimize saklıyor, “askeriyedir, isterse komşu kızını yatırır, isterse de uyandırır” diyerek onların bu tavrını hoş görüyorduk.

Resmi araçlarla pikniğe...

Bir araya geldiğimizde, sünnet olsun, düğün olsun, baston festivali olsun, leblebi şenliği olsun, hep bir ağızdan;

“Kolarado, Kolarado
Ozan yurdu Kolarado
Zencisiyle beyazıyla
Bir bütündür Kolarado”

türküsünü söylüyor; o zamanlar bize don lastiği, patiska bezi ve süt tozunu bedava veren Amerika"nın birlik ve beraberliğine o güzel sesimizle katkıda bulunuyor, hatta o bu işi o derece ileri götürüyorduk ki ta Kore"ye gidip orada şehit olmak için birbirimizi çiğniyor, şehit mertebesinde ön sıraya geçebilelim diye nara atıyor, Allah"a yalvarıyorduk.

Resmi araçlarla pikniğe gidiyorduk. Hatta bir komşumuz vardı, cenaze arabasının şoförüydü; bir Pazar günü çoluk çocuğu arabaya bindirmiş, onunla mangal yapmaya götürmüştü. Kimse dönüp bakmamıştı bile. Ölüm vakaları o zaman bu kadar sık olmuyordu çünkü. Ayda yılda bir cenaze levazımcılarına iş düşüyordu.

Komşu komşunun külüne muhtaçtı. O zamanlar “komşuda pişer, bize de düşer” diyerek sürekli komşunun ne pişirdiğini merak ediyor, “her an aklınız fikriniz yemektedir” demesinler diyerekten de arada bir karı koca kavgalarına dikkatimizi veriyorduk. Ama bu merakı gidermek hiç de o kadar kolay değildi. Şimdi televizyonu açıyor, her şeyi naklen seyrediyoruz, oysa o zamanlar karı koca kavgaları bile sessiz oluyor, olup bitenleri öğrenelim diye duvara şişe dayıyor, huni yapıştırıyorduk.

Ne olduysa bir anda oldu

Birlik beraberliğimiz çok güçlüydü. Şu Kürt"tür, şu Ermenidir, şu Rum"dur demiyor, hiç böyle bir ayrım yapmıyorduk. Bu ayrım sadece dilimize yapışmış atasözleri ve fıkralarda yaşıyordu. Bir araya geldiğimizde, mesela o zaman çok revaçta olan uzuneşek oyununu oynarken, esmer bir arkadaşımız varsa eğer aramızda, eğildiğinde kuyruğu var mı diye kontrol ediyor, sonra hep birlikte “Kürt ne anlar bisikletten, gider kaymakama çarpar”, “Acemi nalbant, keserini Kürtün eşeğinde denermiş” atasözünü yüksek sesle tekrarlayıp gülüyor, “Arap yağı bol bulunca kıçına sürer” diyor kahkahayı basıyor, “sofer efendi beni Kurtuluş"ta koy” diyen Rum kadının ağzıyla dalga geçip eğleniyorduk. İşin güzel yanı o sırada o mecliste, o şenlikte, o toplantıda, Rum, Ermeni, Kürt denilen öz be öz Türkler varsa, onlar da bu şakalarımıza katılıyor, şaka işinde bile birlik ve beraberliğimizi bozmuyor, etle tırnak olmamızı halel getirmiyorduk.

Ne olduysa bir anda oldu. Dış güçler, yerli ve yersiz işbirlikçiler harekete geçti. Bize bir haller oldu. Her şeyden evvel, birlik ve beraberliğimiz, fazla güneşte kaldığından mıdır, çocukların erişemediği soğuk bir yerde muhafaza etmeye beceremediğimizden midir nedir tam bilmiyorum bir anda bozulmaya yüz tuttu. Şimdi şu günlerde, şu “açılım maçılım” işlerinden dolayı da bayağı mayışmaya, hatta küflenmeye doğru gidiyor. Bir an önce Deniz Baykal"ın, Devlet Bahçeli"nin her bir kelimesi birer altın değerinde olan nasihatlerine kulak verip kendimize gelmezsek onu çöpe atmak zorunda kalacağız, benden söylemesi.

Eskiden etle tırnak, kulakla kıkırdak, Hasip ile Nasip, Leyla ile Mecnun gibiydik. Şimdi şu günlerde Edi ile Büdü, Tom ile Jeri"ye döndük! Taşfırın erkeği Davut Güloğlu"nun “katula katula” adlı eserinde sorduğu soruyu biraz bozarak sormanın tam zamanı:

“Ne oldu bize,
Ne oldu böyle?”

Sorarım size...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.