1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. Müslümanların Birliği ve Ayetullah Burucerdi
Müslümanların Birliği ve Ayetullah Burucerdi

Müslümanların Birliği ve Ayetullah Burucerdi

Birinci ve İkinci Dünya savaşından sonra Filistin’in İngiliz ve Siyonistler tarafından işgal edilmesi ve Arapların İsrail ile giriştikleri savaştan yenilgi ile çıkmaları İsrail’in İslam dünyasını hakimiyeti altına alma tehlikesini ortaya çıkardı.

A+A-

Birinci ve İkinci Dünya savaşından sonra Filistin’in İngiliz ve Siyonistler tarafından işgal edilmesi ve Arapların İsrail ile giriştikleri savaştan yenilgi ile çıkmaları İsrail’in İslam dünyasını hakimiyeti altına alma tehlikesini ortaya çıkardı.

Bu yüzden söz konusu sorunun çözümü mahlasıyla İslami mezhepler arasında vahdeti sağlama düşüncesi Müslüman alimler arasında gündeme geldi. Tarihi geçmişinden, çevresel etkilerinden ve İslam dünyasının diğer ilmi merkezlerine oranla Filistin’e daha yakın olmasından dolayı öğrencilerinin İsrail ile savaşa katılması ve aynı şekilde İslami vahdetin ateşli savunucularından olan Seyyid Cemalledin Afgani, Muhammed Abduh ve bu ikisinin öğrencilerinin Mısır’da kendilerini göstermeleri El-Ezher Üniversitesini İslami Birlik çağrısında ön ayak olmasını sağladı. El-Ezher Üniversitesinin bu çağrısı İslam dünyasının birçok alimi tarafından benimsenip desteklendi.[1]Bu alimlerden biri de Ayetullah Burucerdi idi.

Ayetullah Burucerdi merciiyetinin ilk gününde itibaren İslami mezhepleri yakınlaştırmaya ilgi gösterdi. O, bu uğurda çalışmanın her Şii aliminin görevi olduğuna inanıyordu. “Kim halife oldu ve bu haklı bir seçim miydi yoksa yanlıştı?” gibi konuların gündeme getirilmesinin bugünün İslami toplumu için hiçbir faydasının olmadığını belirtip Şia ulemasına hitaben şöyle diyordu: “Bugün hilafet meselesi Müslümanların ihtiyaçlarından değildir ve bunun için kavga etmenin bir anlamı yoktur. Kimin halife olduğu Müslümanlara ne faydası olacaktır. Bugün Müslümanlar için faydalı olan şey ahkamı meseleleri kimden alacaklarını bilmeleridir.”[2]

Şehit Murteza Mutahari Ayetullah Burucerdi’nin Müslümanların vahdetine olan ilgisini şu sözlerle açıklamaktadır: “Ayetullah Burucerdi İslami Mezheplerin yakın­laşmasını ve mezhepler arasında hoş görünün artmasını gönülden arzuluyordu. Bu yüce insan, İslam tarihine ol­duğu kadar İslam mezheple­rine de aşinaydı. Geçmişteki bazı statükocu hâkimlerin, mezhep ihtilaflarını körükle­diklerini, Müslümanları birbirine düşman kıldıklarını ve bugünün hâkimlerinin de yine aynı yöntemleri kul­lanarak Müslümanları karşı karşıya getirmek istediklerini çok iyi biliyordu. O, Şiilerin diğer mezhep taraftarlarından uzak olmalarından dolayı bu insanların Şiayı tanımadıklarını bu yüz­dende Şia mezhebi hakkında gerçek olmayan tasav­vurlara sahip olduklarını ve bu yanlış anlamaların bir an önce bertaraf edilmesi gerektiğini söylüyordu. Ayetullah Burucerdi daima Şii ve Sünnilerin iyi iliş­kiler içinde ol­malarını ve birbirlerine yakınlaşmaları gerektiğini düşü­nüyordu. O, mukaddes İslam dininin en büyük hedeflerin­den biri olan İslami vahdetin geçekleşmesi ve Şia fıkhının Müslümanların çoğunu oluşturan Ehl-i Sünnet camiasına tanıtılması için çaba sarf ediyordu. Ayetullah Burucerdi Şia âleminin rehberi olmadan önce yani Burucerd’te yaşa­dığı yıllarda bazı Şii ve Sünni düşünürler tarafından İslami Mezheplerin Yakınlaştırılması adlı uluslararası bir Mües­sese kuruldu. Ayetullah Burucerdi Kum’a yerleştikten ve Şia âleminin rehberliğini üstlendikten sonra bu müesse­seyle iş­birliği yaptı. Böylece son birkaç asırdır kopuk olan Şii ve Sünni ilişkileri tekrar gelişti. Sünni Müslümanların dini rehberi konumunda olan Şeyh Abdülmecid Selim ve onun ölümünden sonra da El-Ezher Üniversitesinin Rek­törü Şeyh Mahmud Şaltut ile irti­bata geçip konu hakkında ya­zışmalarda bulundu… Aslında Ayetullah Burucerdi’nin bu me­seleye ilgi duyduğunu değil bu meseleye âşık oldu­ğunu hatta buna gönül bağladığını söylememiz gerekir. Güveni­lir kaynaklardan, Ayetullah Burucerdi’nin hasta­neye kaldı­rılıp son nefeslerini verdiği sırada bile kendi haline bile teveccüh etmeden başını kaldırıp İslami mez­heplerinin vahdeti hususunda soru sorduğunu ve bu konu hakkında bilgi almak istediğini işittim…” [3]

Ayetullah Burucerdi İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Kurulunun kurulmasının savundu. O içtihadi fıkıh dersinde bazen Ehl-i Sünnet alimlerinin fetvalarını dile getiriyor ve “İslam fıkhının tarih süreci Ehl-i Sünnet alimlerinin fetvalarının incelenmesiyle aydınlanır” diyordu. Nitekim İslami birlik hakkındaki düşüncelerine binaen Hacı Şeyh Muhammed Taki Kumi’i temsilcisi olarak Mısır’a gönderdi. Şeyh Muhammed Taki Ehl-i Sünnet alimlerinin merkezinde Şii alimi mahlasıyla oradaki alimlerle irtibata geçti. O, Ayetullah Burucerdi’nin oradaki alimlere yazdığı mektupları kendilerine ulaştırıyor ve onların Ayetullah Burucerdi’ye yazdıkları mektupları da Ayetullah Burucerdi’ye teslim ediyordu. [4]

Ayetullah Burucerdi kendi temsilcisi aracılığıyla El-Ezher Rektörü Şeyh Abdulmecit Selim’e yazdığı mektubunun cevabında Şeyh Abdulmecit Ayetullah Burucerdi’ye saygı ve teşekkürlerini arz ettikten sonra şöyle demektedir: 

Kurulumuzla olan iş­birliğinizden ve bu ilahi cihattaki faaliyetlerinizden dolayı sizleri yakından tanıma fırsatı buldum. Sizin gibi ilim ve irfan ehli saygıde­ğer bir âlimin İran’da ve İran dışında İslam ümmetinin işlerini düzene koymak için yılmadan çabaladığından haberdarım. İslam Mez­heplerini Yakın­laştırma Kurulu teveccüh ve inayetle­rinizden oldukça faydalanmış, değişik münasebetlerle de­ğerli yardımları­nızdan istifade etmiştir.[5]

Ayetullah Burucerdi İslam dünyasının konumunu doğru bir şekilde algılayarak Müslümanların birliğini tehlikeye atacak her türlü girişimin önünü almaya çalışıyordu. Örneğin Ayetullah Burucerdi vefat ettiği zaman Muhammed Taki Kumi İran’da değildi. Muhammed Rıza Şah ile Cemal Abdulnasır’ın ihtilaflarından dolayı İran ve Mısır ilişkileri kopmuştu. Ayetullah Burucerdi hasta haliyle yanındakilere şöyle dedi: “Şeyh Muhammed Taki İran’a geldiği zaman mesajımı Şeyh Şaltut’a ulaştırmasını söyleyin. İran ile Mısır arasındaki ilişkileri düzeltsin. Yıllarca çektiğim zahmetlerin heder olmasından korkuyorum.” Şeyh Muhammed Taki Kumi İran’a geldiğinde o gün Ayetullah Burucerdi’nin yanında olanlar bu mesajı Şeyh Muhammed Taki Kumi’ye ulaştırdılar.[6]

Ayetullah Burucerdi kendi yönetimi altındaki İslami İlimler Havzasında ihtilafların çıkmaması için çok çabalıyordu. Kum alimlerinden biri fıkıh alanında şiir diliyle kaleme aldığı iki ciltlik eserini görmesi için Ayetullah Burucerdi’ye takdim etmişti. Kitaptaki beyitlerin birinde halifelere hakaret edilmişti. Bunu gördüğünde Ayetullah Burucerdi şunları söyledi: “Şimdi bunları dile getirmenin sırası mı? Bir Şii’nin basılmış bir eserinde bunları dillendirmesi doğru değildir.” Ardından bu şiirin silinmesi emrini verdi ve bunun ıslahı için gerekli masrafları da kendisinin karşılayacağını söyledi.[7]

Nihayet Ayetullah Burucerdi’nin İslami mezhepleri yakınlaştırma ve Ehl-i Beyt ulemasının eserlerinin tanıtma hususundaki çabaları semersini verdi. Onun bu çabaları sonucunda El-Ezher Üniversitesinin Rektörü Şeyh Mahmud Şaltut tarihi fetvasını yayınladı. Böylece ilk defa bir Sünni âlimi Şia mezhe­bini resmi olarak tanımış oldu.

Şeyh Şaltut’un tarihi fetvasının metni şu şekildedir:

“Şeyh’e soruldu: Bazı Müslümanlar bir kimsenin ibadetlerini ve alış-ve­rişle­rini şer’i açıdan doğru bir şekilde yerine getirebilmesi için meş­hur dört mezhepten birine uyması gerektiğine inanıyorlar. La­kin İmamiye Şiası veya Zeydiye mezheple­rinin adı bu dört mezhep arasında zikredilmemektedir. Size göre bu iki mez­hepten birine uymanın şer’i açıdan bir sakıncası var mıdır?

Şeyh cevap verdi: İslam dini kendisine inananları belli bazı mezheplere uymak zorunda bırakmamıştır. Her Müslüman doğru bir şekilde nakle­dilmiş ve ahkâmları kendi kitaplarında yazılı olan herhangi bir mezhebe uyabilir. Söz konusu dört mez­hepten birine mensup olan bir Müslüman bu dört mezhep dışında başka bir mezhebe geçebilir.

Caferi mezhebi olarak bilinen İmamiye mezhebine uy­mak diğer Ehl-i Sünnet mezheplerine uymak gibi şer’i açıdan caiz­dir. 

  Dolayısıyla Müslümanlar söz konusu mezhep hakkın­daki yersiz taassuplarından vazgeçerek bu hakikati anla­malıdır. Zira Allah’ın dini herhangi bir fırkanın tekelinde değildir. Bütün mezhep kurucuları müçtehittiler ve içti­hatları ilahi dergâhın indinde kabul edilecektir. Müçtehit olmayan kimseler herhangi bir mezhebe uyup o mezhebin fıkhıyla amel edebilir. Bu hu­susta ibadetler ve muameleler arasında hiç bir fark yoktur.[8]

Mutaassıp Arabistanlı Vehhabilerin Şia’yı tekfir ettikleri bir dönemde Şeyh Şaltut’un verdiği bu tarihi fetvası Şia mezhebinin resmiyet kazanmasında çok etkili oldu.[9]



[1] Hüseyniyan, Ruhullah, Bist Sal Tekapuye İslame Şie Der İran, (1320–1340), Merkeze İsnade İnkılabe İslami Yayınları, Tahran, H.ş. 1382, s. 390

[2] Havza Dergisi, Sayı 43–44, Ebazeri, Abdurrahim, Ayetullah Burucerdi (Ayete İhlâs), Muavenete Ferhengiye Mecmue Takribe Mezahib Yayınları, Tahran, H.ş. 1383, s. 65

[3] Şeş Makale, Murteza Mutahari, S. 206, Tekâmüle İçtimaiye İnsan, Murteza Mutahari, S. 204

[4] Devani, Ali, Mubarezate Hüccet’ul İslam Felsefi, Merkeze İsnade İnkılap Yayınları, s. 188

[5] Hüseyniyan, Ruhullah, A.g.e, s. 390

[6] Ali Abadi, Muhammed, Olguye Zeamet, Lahici Yayınları, Kum, H.ş 1379, s. 149

[7] Hüseyniyan, Ruhullah, A.g.e, s. 390–391

[8] Biazar Şirazi, Abdulkerim, Ag.e, s. 244-245

[9] Hüseyniyan, Ruhullah, A.g.e,

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.