1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. MÜSLÜMAN’IN PAROLASI: ALLAH(cc)’IN ADIYLA
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

MÜSLÜMAN’IN PAROLASI: ALLAH(cc)’IN ADIYLA

A+A-

 

Her işe, eyleme, niyete Allah(cc)’ın adıyla başlamak, iman edenlere Rabbani bir talimattır. Her işe ismi İlahi ile başlayıp, o işin Rıza-i İlahiye uygunluğunun gözetilmesi, o işin hayırlı, bereketli, sağlıklı, temiz, düzgün, verimli, mutedil, isabetli… olmasını dilemek demektir. Aksi halde işler, madden ya da manen sarpa sarabilir. İşlerin madden sarpa sarmasının telafisi mümkün olsa da, işlerin manen sarpa sarması ve hele hele insanın bu sarpa  sarılıştan gafil kalması halinde ise, işin tamamen kontrol dışına taşması ve telafinin gayri kabil hele gelmesi demek olur. Ki bu durumda rabbimizin “gerçek hüsrana uğrayanlar” olarak tarif buyurduğu bedhah insanlardan olunur. Böylesi bir duruma düşüldükten sonra insanın, bunun farkına varması da çok ama çok zor olur.

Kulun Rabbinden gafil kalması ve bu gaflet üzere işlere girişmesi, amellerde bulunması, kulun Rabbe olan kulluğunu unutmasını, heva ve hevesleri doğrultusunda hayat sürdürmesini getirir. Unutmamak gerekir bir kalpte Allah(cc)’a yer bırakılmamasının sonucunda oluşan boşluğu, mutlak olarak şeytani ve dünyevi heva ve hevesler dolduracaktır. Rabbimiz, bu hal üzere olanları kınadığı ayetlerde; Nefsini Rabb edinmiş olan kişiler şeklinde beyan buyurur.

Herhangi bir kimsenin aklında, gönlünde Rabbani duygu, düşünce, inanç, bilinç, şuur, cehd, ahlak, ölçü ve erdemler olmadı mı; o kişi yeryüzünün katili, zulüm ve isyanın da abidesi durumuna gelir. Zira bu durumda insanın toprak/beşer/den’i yönü güç kuvvet bulacak, insanı hakka karşı azgınlığa, ölçüsüzlüğe sevk eder. Günümüz insanlığın arz ettiği hazin manzara, bu durumun sonucu ve süregelen devamından başka bir şey değildir.

Yüce Allah(cc)’ın mutlak hâkimiyetinden, adaletinden, merhametinden, kudretinden, izzetinden; O’nun Rezzak, muntakiym, müddesir, muin, malikul-mülk… vb. oluşundan bihaber kişi, elbette ki hayatın merkezine kendi nefsini koyacaktır.  Kendi dışındaki her şeyi anlamsız ve önemsiz görecek ve ona göre davranış, hal ve tutumlar sergileyecektir. Belki de Rabbimizin ilk emrinin “OKU” olmasının hikmetlerinden birisi de, insanın bu gibi taşkınlık, hadsizlik ve sorumsuzluklardan sakındıracak ilim ve erdem sahibi olmasının sağlanmasıdır.

Kişinin her amele/işe Allahın adıyla başlaması; O’nun rızasını gözetmesi, O’nun bizler için çizmiş buyurduğu sınırları ölçü alması, bir bakıma kendisini emniyete alması demektir. Zira nefis ve iblis, insanı helake sürüklemek üzere her an bir boşluğun oluşmasını bekler. Allah(cc)’ı unutmak, insanı da Allah(cc) tarafından unutulmasını getirecektir ki, bu hal insanlar için en büyük kayıp, en büyük zül demektir.  Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Onlar, Allah’ı unutup hatırlamaya değer bulmadıkları için, Allah da onları unuttu ve hatırlamaya değer bulmadı.” (Tövbe, 67)

Allah(cc)’ın kendisine unutturduğu insan(lar)ın iflah olması, huzur bulması mümkün değildir. Zira üzerinde yaratılmış bulunduğu fıtratı, kendisini yaratanına götürür, O’na kulluğa sevk eder. Bunun olmaması demek, yaratılışını/fıtratını bozmak, yaratılış gayesini kaybetmek demektir. Fıtratı bozulan ve gayesi yitirilmiş olan insan; başıboş kalacak, kendisine bahşedilmiş olan insani melekelerini amacı dışında kullanmış olacaktır. Bu hal insanı yekûn olarak hem kendi kendisiyle ve hem de kâinat ile bir zıtlaşmaya, bir çatışmaya sürükleyecektir. Günümüzde küresel anlamda insanlığın yaşamakta olduğu deruni ve afakî sorunların temelinde, bu türden olumsuzluklar, zıtlıklar ve çatışmalar yatmaktadır.

Kişinin/toplumun sıhhati için Allah(cc)’ın isminin dolayısıyla kendisini ulûhiyetinin, hâkimiyetinin, rububiyetinin bizlere tanıtmış buyurduğu hal üzere sürekli gündemimizde olması gerekir. O’ndan, O’nun ahkâmından ve O’nun bizlere yüklemiş buyurduğu sorumluluklardan bir an dahi gaflette olmamak gerekir. Ki kendisi de bizleri hidayet üzere kılmasını takdir buyursun. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Beni zikredin (anın) ki ben de sizi zikredeyim (anayım). Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin!” (Bakara152)

Kalbin, Allah(cc)’ın adından/zikrinden bir an dahi gafil kalmaması, her an O’nun gözetimi ve denetimi altında olduğu bilinci, insanı her türlü kötülüğe sapmaktan, bir an dahi olsun her türlü gaflete, yanlışlara düşmekten alıkoyar. Böylece insan, şeytanın ve nefsin her türlü vesveselerinden kendisini emniyete almış olur. Zira içinde Allah zikri bulunan bir kalbe, şeytanın nüfuz etmesi, o kalbin, heva ve heveslerin esiri olması Rabbimizin inayeti ile mümkün değildir. İşte kalbi selim; Rabbini anarak selamet üzere olurken; Rabbinin zikrinden gaflete düşen kalbi mariz; her türlü yıkıma, iblisi-nefsi saldırılara açık olacaktır. Kalbi selim itminan üzere iken, kalbi mariz sürekli olarak huzursuzluklarla boğuşmak zorun olacaktır. Gerek fert bazında ve gerekse toplum bazında bu kural aynısıyla kendisini gösterecektir/göstermektedir. Rabbimiz ne güzel buyurmaktadır:

 

“Bunlar, iman edenler ve Allah’ı zikrederek kalpleri huzura kavuşanlardır. Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.” (Rad, 28) Bu ayeti celile bir yönüyle Aallah(cc)’ı zikretmenin toplumsal bazda da olmasının önemine vurgu yapmaktadır. Bu konuda âlemlere rahmet olarak gönderilen efendimizden şöyle rivayet olunmuştur: “Allah’ım! Senden dinde sebat isterim. Doğru söyleyen dil ve selim bir kalp isterim.” (Tirmizi, Deavet, 23)

Selim olmayan(mariz) bir kalp hastalıklıdır. Böyle bir kalp, hakikatlere karşı ya kördür, ya peşin hükümlüdür veya kin-nefret doludur. Allah Resulü ashabına şöyle buyurmuştur:  “Ashabımdan hiç kimse, bana bir başkasından söz getirmesin! Ben, sizin karşınıza (peşin hükümlerle değil) selim bir kalple çıkmak istiyorum!” (Ebu Davud, Edeb, 28)

Kalp, insanın gerek insanlarla, gerek çevresiyle ve gerekse Rabbiyle olan ilişkilerinde merkezi bir öneme sahiptir. Bu bakımda kalbin Allah’tan gafil olmaması; kişinin bütün iş ve ilişkilerinde bir denge üzere olmasının teminatı olacaktır. Âlimlerden bir kısmı selim kalp hakkında şöyle demişlerdir:

 *Küfür ve günahlara yönelmekten uzak kalmış.  

*Şirke ve şüpheden arınmış.

*Ahretin hak olduğuna, kıyametin vuku bulacağına, öldükten sonra tekrar dirileceğine inanmış. 

*Batıl inanç ve dünyevi şehvetlere yönelmekten kurtulmuş.

*Kötü ahlaktan sıyrılıp, güzel ahlakla ziynetlenmiş.

*Bid’at (ve hurafe)lerden kaçınarak, (sahih) sünnetle mütmain olmuş kalp.) (İbni Kesir, C; 3, S; 352)

İnsan, Rabbinin zikriyle baş başa olmak ve gafletten korunmak konusunda, Kitab-ı Kerimi okuyarak,  Peygamberleri ve onları izleyen sadık, muhlis, muttaki insanları örnek alarak fücura düşmekten hassasiyetle sakınmalıdır. Ki Rabbimizin gücü, kudreti, merhameti, inayeti vs. düşünülerek isminin zikredilmesiyle, bunun sağlanabileceğini göz ardı etmemelidir. Zira insanın bünyesi hem takvaya ve hem de fücura açık haldedir.

“O, nefse fücuru ve takvayı ilham etti!” (Şems,8), “Celalim hakkı için insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini de biz biliriz! Çünkü biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16) ayeti kerimeler bu hususa dikkatlerimizi celb etmektedir. Öyleyse insan, her an tetikteymiş gibi sui hal ve fiillerden sakınma cehdinde olmalıdır.

Allah(cc)’ın adını alışkanlık haline getirerek değil; bilinçle, şuurla ve takvalı bir hal üzere kalbimizde ve dilimizde daim tutmak suretiyle Rabbimizin bizlere tevdi buyurduğu kulluk vazifemizi ifa edebiliriz. Aksi halde ya kalbi mariz üzere ziyana uğrayanlardan veya O’nu zikretmeyi bir adet, bir alışkanlık haline getirerek uyuşuk, gafil bir hal üzere yaşamaya devam ederiz. Ki bu halin de Rabbimizin bizden istediği, olmamızı emir buyurduğu hal ile bağı-bağlantısı olmayacaktır.

Bir misalle satırlarımı sonlandırmak istiyorum. Muhakkak ki Allah resulünden bizler için güzel örneklikler vardır. Onun terbiyesi ile yetişen sahabelerin şu örnekliğine ibretle bakalım:

Uhud savaşında cepheyi terk eden okçuların kimler olduğu hakkında hiçbir bilgimiz bulunmamaktadır. Evet, cepheyi terk etmek, elbette ki hoş olmayan bir davranıştır. Ama hiçbir sahabe, cepheyi kimlerin terk ettiği konusunda asla söz söylememişlerdir! Bu arkadaşlarını asla ifşa etmemişlerdir. Ahlaki yapısı, takvası, sadakati, muhabbeti, din kardeşliği anlayışı bu konuda hiçbir sahabenin konuşmasına, bilgi vermesine, mümin kardeşini rencide etmesine müsaade etmemiştir. Değil ki bizlerin, cepheyi terk edenlerin eşleri, çocukları dahi bu konuda bilgi sahibi değillerdir ve olmamışlardır.

Müslümanlar olarak yeniden bu sadakat ve samimiyeti, iffet ve izzeti yaşayabilmemiz dua ve dileklerimle.

                                                                                                                            

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.