1. YAZARLAR

  2. Cevdet IŞIK

  3. MÜSLÜMANCA TAVRIN SÜREKLİLİĞİ
Cevdet IŞIK

Cevdet IŞIK

Yazarın Tüm Yazıları >

MÜSLÜMANCA TAVRIN SÜREKLİLİĞİ

A+A-


 

Her canlının, canlı olması hasebiyle sahip olduğu bir tavrı vardır. Bu hüküm cümlesini söylerken, herhangi bir sorunu oluşturmak veya herhangi bir sorunu çözmek bakımından, herhangi bir adım atmış olmuyoruz.

 

Aslında bu hüküm cümlesi ile bir kapı açılmış ve yeni durumlarla karşılaşmış oluruz. Söz konusu bu yeni durumlardan birisi, ‘canlılar neden tavır takınır?’ sorusu ile karşımıza çıkar. Öyle ya, ‘tavrın’ oluşumu ile ilgili sahip olunan dinamiğin ne olduğu bilinirse, söz konusu dinamiğe müdahale etme imkânı da oluşacağından, tavırların niteliğine etki etme fırsatını da yakalamış oluruz.

Akıl ve irade sahibi insan açısından meseleye baktığımız zaman, hayatın barış içinde ve ahenkle sürdürülmesinde veya savaş içinde, kaos ve kargaşayla sürdürülmesinde insanın ‘özne’liğini görebiliriz. Fakat akıl ve irade sahibi olmayan varlıklar açısından baktığımızda ise, herhangi bir tavrın nitelik olarak dikkate alınması veya bunun için herhangi bir endişeye kapılmak diye bir şey söz konusu değildir. Bizim burada yaptığımız şey, genelde insan ve özelde ise Müslüman insanın tavrı ile ilgili bir çalışma bir fikir yürütme, bir egzersiz yapmaktan ibarettir.

Genel olarak insan bir tavır sergilerken, eğer bu tavır, sürekli olarak devam eden bir alışkanlığın ürünü değilse, düşünsel bir eylem olan hesaplaşmanın ortaya koyduğu bir tavırdır. Bir düşünsel eylemin sonucu olarak insan bir tavır takınırken, aklını kullanmak durumundadır. Zira her tavrın oluşturduğu sonuç, ya kâr ya da zarar olarak tekrar insana dönecektir. Bu anlamda bir nimet olarak insana verilmiş olan aklın devre dışı bırakılması demek, insanın peşinen ‘pisliğe mahkûm’ olması demektir. İlahi Vahiy Yusuf Suresi yüzüncü ayette bizlere, aklını kullanmayanların, her türlü olumsuzluğu içinde barındıran pisliğe mahkûm olacaklarını haber vermektedir. Buradan yola çıkarak tavırların iki türlü olduğunu söylemek mümkündür: Birincisi, her türlü olumluluğu içinde barındıran, insanın hayatını güzelleştiren salih tavırlar; ikincisi ise, her türlü olumsuzluğu içinde barındıran, insanın hayatını pisliğe mahkûm eden münker tavırlar.

Her insanın inanışı, bakışı, görüşü, algısı, yorumu ve tavrı farklıdır. İnsan için varlık âlemindeki farklılıklar ne kadar doğal ve garipsenmesi gereken durumlar değilse, tavır bakımından toplumsal hayattaki farklılıklar da doğal ve garipsenmemesi gereken durumlar olarak görülmelidir. Aynı şekilde varlık âlemindeki işleyişte nasıl ki bir uyum ve ahenk varsa, tıpkı bunun gibi ferdi ve toplumsal ilişkilerde de bir uyum ve ahenk olmalıdır. İnsan, sahip olduğu anlama, öğrenme, ders ve ibret alma yeteneğini diri tutmak suretiyle varlık âlemindeki uyum ve ahengi görebilir, bu doğal ve muhteşem senfoniye katılma niyet ve gayretini taşıma bilincine sahip olabilir.

Evrende bütün varlıkların tâbi olduğu yasalar vardır. İlahi Vahiy buna Sünnetullah demektedir. Varlıkların tümü yasalarla sınırlı bir hareketlilik içinde bulunurlar. Bu manada sınırları olmayan herhangi bir varlıktan söz etmek mümkün değildir. Burada parantez içi bir ifade olarak, özgürlükle yasalar/sınırlar arasındaki ilişkiyi görmenin önemli olduğuna dikkat edelim.

Müslümanca tavır denince, ilk akla gelen sınırlardır. Müslüman, keyfinin gerektirdiği her tavrı sergileyemez. Müslüman, ölçülü ve hesaplı tavırların sahibidir. Müslümanın ölçü ve hesabı, Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Aynı zamanda Peygamber örnekliği de asla göz ardı edilemez. Müslüman, hevasına göre değil kitabına göre hareket eder. Kur’an’a göre yani.

Kitaba uyar ama kitabına uydurmaz. İlahi Vahiy, Müslümanca tavrın sınırlarını oluşturur. Eğer Müslüman, İlahi Vahye göre hareket etmiyorsa, kendisiyle çelişki içinde demektir.

Selamette olmak ve teslim olmak, hep birbirlerini doğuran sebepler. “Benden emin ol” diyorsun. Sonra dönüp sırtından vuruyorsun. Bu, azim bir çelişki demektir. İnsanın kendisiyle çelişmesinin anlamı, en basit ifadeyle, güvensizlik ve yalancılık damgasını yemek demektir. Bu ise, iman etmeninin, sözde kaldığını ve anlaşılmadığını gösterir. Ne hazin bir sonuç değil mi?

Müslümanca tavır, yer ve zamana göre renk değiştirmez. Doğru ve hak olana her ortamda onay vermek, yanlış ve bâtıl olana her ortamda itiraz etmek, Müslümanca tavrın mihengini oluşturur. Dünyadaki, kişisel ve toplumsal hiçbir hatır, Hakkın hatırının üzerinde telakki edilemez. Bütün ferdi ve grupsal yapılanmalar, hak ve adalet dairesinde olduğu müddetçe makbuldür. Müslümanca tavırlar için herhangi bir limit/sınır var mıdır? Vardır. Öncelikle Tevhit akidesi zedelenmemeli. Aynı zamanda kardeşlik bağları da. Oluşacak sonuç Hakk’ın hoşnutluğu olmalı ve bütün Müslümanları kapsamalıdır.

Müslüman, içinde bulunduğu sınırlar içinde kalmak koşuluyla, salih amel anlamında limitsiz hareket edebilir. Yani sınırlar içinde bir sınırsızlık. Müslümanca tavır, kendi hizbi ve cemaati için bir şekilde, diğer kişi, hizip ve cemaatler için bir başka şekilde olamaz. Bu anlamda bir sınırlılık olamaz. Bütün Müslümanların kardeş olduğu hususu, cemaat anlayışı içinde zevale uğruyorsa, ciddi sorunlarla karşı karşıyayız demektir. Aksine, cemaatleşmek kardeşliğin pekişmesine vesile olmalıdır.

Cemaat, piramitsel bir yapı değildir. İnsanların üst üste bindiği, birilerinin sırtında yükseldiği yapılar değildir. Böyle bir yapılanmanın İslami cemaat olma bakımından bir kıymeti olamaz. İslami cemaatte esas olan, İlahi Vahyin refakat ettiği kardeşlik ve dayanışmadır. Bu anlamda her bireyin sorumluluğu omuzlarında hissettiği bir yatay yapılanma vardır. Kimse kimsenin omuzlarında ve üstünde olamaz. Ama herkes omuz omuzadır. Şekil bakımından camiler, bunun tipik misallerini oluşturur. Öz itibariyle günümüzdeki camiler, ne yazık ki devletin resmi ofisleri durumundadır: Resmi görüş ve politikalara uyumlu nutuk atma mekânları.

Müslümanca tavır toplanmayı, topluluk halinde olmayı yani cemaati gerekli görür. Fakat hizipçiliği ve cemaatçiliği asla doğru görmez. Hizipçi ve cemaatçi tavırlar, Müslümanı hem ayrımcılık yapmaya hem de adaletten uzaklaştırmaya sebep olur. Bu şekildeki davranışlar, ümmetin enerjisini tüketir. Sahip olunan kazanımları heba eder. Hizipçi ve cemaatçi anlayışlar, Müslümanlar arasında yanlış algıları beslediği gibi, batılı temsil edenlerle diyalog ve işbirliğine de götürür. Bu durumun doğal sonucu, altından kalkılması mümkün olmayan bedellerle karşı karşıya gelmektir. Şu an Müslümanların muhatap olduğu en büyük felaketlerin başında bu hizipçi ve cemaatçi anlayışlar gelmektedir.

Müslümanca tavır, Allah’ın rızasına endeksli olan tavırdır. Hesap Günü’nde, mahcubiyetler yaşamamak için, kimlerle ne yaptığımızı, kimlere karşı ne gibi tavırlar içinde olduğumuzu, iyice hesap etmeliyiz. Tarihten dersler almalı ve acı sonuçların tekerrür etmemesi için, siyasi ve dünyevi menfaatlerimizden gerekirse feragat edebilmeliyiz. Müslümanın en büyük sorumluluğu, emr olunduğu gibi dosdoğru olmasıdır.

Nasıl ki, hayat sürekli ve akışkan bir yapıya sahip ise, Müslümanca tavır da sürekli ve akışkan bir yapıya sahip olmalıdır. Müslümanın özü de sözü de uyum ve ahenk içinde olmalıdır. Hem evde hem de çarşı pazarda, hem ferdi hem de içtimai ve hem barışta hem

de savaşta; hâsılı bütün zaman ve mekânlarda kesintisiz ve sürekli olarak Müslümanın yükümlülüğü Müslümanca bir tavra sahip olmaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.