1. YAZARLAR

  2. Nihat GÜR

  3. Müslüman Şahsiyet ve Sorumluluklarımız
Nihat GÜR

Nihat GÜR

Yazarın Tüm Yazıları >

Müslüman Şahsiyet ve Sorumluluklarımız

A+A-

 

İnsan yaratılış gereği, sosyal bir varlık olarak yaşamak üzere yaratılmıştır. Toplumlar ise her bir insanın, her bir bireyin ortak paydalar etrafında bir araya gelip bir topluluk oluşturmasından oluşmuştur.

Toplumların inanç, amel, gelenek, kültür, ahlâkî değerler ve idealleri aynı zamanda toplumun bireylerinde bilinçli bir birliktelik sorumluluğu oluşturur. Oluşan bu toplumsal bilinç bir taraftan bireylerin gelişimini sağlarken, diğer taraftan da toplumun her türlü birikimine değer katmaktadır. Edinilen bu toplumsal bilinç, kişiye toplumda var olan değer ve normların korunması noktasında bireysel sorumlulukların yanında toplumsal sorumluluklar da yüklemektedir.

Birliktelik hukuku; ortak değerler, idealler, gayeler, hedefler ile insan yığınlarından farklı olarak sorumluluk üstlenen bir toplum inşa etmektedir. Bu ilkelerin ve hedeflerin gerçekleşebilmesi için her şahsın omuzlaması gereken toplumsal görevler ve sorumluluklar vardır. Kur’an’ın ifadesiyle insan yeryüzünde “oyun ve eğlence” için yaratılmadı. İnsanın   bir gaye, hedef için var edildiğini göremeyen kişi veya toplumlar ne dünyevî ne uhrevî sorumluluğu, ne de bireysel ve toplumsal sorumluluğu idrak edebilir. Sorumluluğunun farkında olan kişi ile toplumun amaç ve ideal sahibi olması arasında ciddî bir ilişki söz konusudur.

Kur’an bireysel sorumluluklarımızı hatırlatmakta: “Her insanın amelini boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. Bu kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (İsrâ/13-14) 

Bireysel sorumluluklarımızı idrak etmek için bu ayet bile yeter!..

Her toplumun kendisine has kolektif bir hukuk ve paradigma gerçekliği vardır.  Kişi kimliği ile birlikte her topluluğun kendine ait toplumsal bir kimliği mevcuttur. Bireyin biri “kişisel” diğeri de “toplumsal” olan iki türlü sorumluluk kimliği bulunmaktadır.  
Kur’an toplumsal sorumluluk hesabını görmekten bahsetmektedir.

“Andolsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir. Uydurmakta oldukları şeylerden de kıyamet günü şüphesiz, sorguya çekileceklerdir.” (Ankebût/13) 

Ve yine birlikteliğin sorumluluğunu hatırlatmaktadır.

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız sakın ayrılığa düşmeyiniz, Allah´ın size bağışladığı nimeti hatırlayınız. Hani bir zamanlar düşman olduğunuz halde O, kalplerinizi uzlaştırdı da O´nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Hani siz bir ateş kuyusunun tam kenarındayken O sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah size ayetlerini işte böyle açık açık anlatır ki, doğru yolu bulasınız.” (Ali İmran/103)

Bu hablullah ipine, bu el-urvetü'l-vuska kulpuna hep birlikte hak üzere sorumluluk idrakı ile ancak tutunabiliriz.

Hz. Ali (r.a) rivayet eder: Rasulullah (s.a.v):
İyi bilin ki, yakında fitneler çıkacak! buyurdu.
Kendisine:
Ondan kurtulmak nasıl olur? diye soruldu. Rasulullah (s.a.v):
Çıkış yolu Allah'ın Kitabı'dır. Onda sizden öncekilerin kıssaları, sizden sonrakilerin haberleri ve aranızdaki çözemediğiniz meselelerin hükmü mevcuttur. O, Allah'ın sağlam ipidir, buyurdu." (Tirmizî, Fedailu'l-Kur'an, 14)
Yine;
Rasulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: "Sizin cemaat hâlinde olmanız gerekir. Ayrılıktan, tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir, iki (hayır ehli) kişiden ise çok uzakta durur. Kim iman selameti ile ölüp cennetin tam ortasında olmak istiyorsa, cemaate yapışsın. Kim ki iyilikleri sevindiriyor, kötülükleri üzüyorsa o, gerçek bir mümindir." (Tırmizî, Fiten, 7; Ahmed Müsned, 1/18;)

Klasik İslam ilimlerinin muhtevası ile modern çağın hakikat ve ihtiyaçları arasındaki makas inanılmaz bir biçimde açılmıştır. Zaman içerisinde insanlar dolaylı biçimde sekülerleşmeye ve dünyevileşmeye başladılar. Müslüman şahsiyetin idrakında, ruhunda, kimliğinde ve bilincinde ciddi yozlaşmalara şahit olmaktayız.

Tamamen şekilcilik ve semboller ile günü kurtarma çabasındayız. Tebliğ, infak, cesaret, cihat, şehadet, tevhid vb. ana kavramlar tamamen yaşamın dışına itilmiş durumdadır. Maslahat, bireyselcilik, mal biriktirme, aşırı tedbir ve sahte özgürlükçülük ile kendimizi avutmaktayız. Bu açıdan baktığımızda, hızla sekülerleşen, dünyevileşen, bireyselleşen ve sembollerden menkul bir dini anlayış, Müslüman toplum için oldukça korkutucu bir tabloyu işaret etmektedir. Sımsıkı ve topluca sarılmamız gereken Allah’ın ipine tutunmayı gevşettikçe özgürlüğe yürüdüğünü zanneden nakıs zihniyetler gittikçe çoğalmaktadır.

Klasik İslami ilimleri putlaştırmadan ve gelenekten de yararlanarak Kur’an ve Sünnet ışığında yeni bir yoruma ve anlayışa ihtiyacımız var. İçinde yaşadığımız zamanın farkında ve bilincinde olan ve bu yüzyılda Müslüman olmanın yollarını ve yöntemini araştıran bir yorumlamaya ihtiyacımız var. 

Dünyevileşmiş bir dindarlık ile İslâmi sorumluluk eda edilemez. İslâm’ın sorumluluk hukukunu ve Allah’a kulluk vazifemizi hakkı ile ifa etmek istiyorsak, din ve dünya dengesini sağlıklı bir şekilde kurmak durumundayız. Modernizmin girdabında İslâmi değerlerimizin yozlaşmasını istemiyorsak, cemaat olmanın sorumluluğunu çok iyi bir analiz ile içselleştirmek zorundayız.  

Sorumluluklarımızı doğru şekilde ifa etmek için net konuşmalıyız. İslâm, cemaat dinidir, Müslümanlar mesuliyetlerini cemaat dairesinde yaşar. Elbette İslam bireyi asla yok saymaz ama hiç kimse, tek başına dini bütün olarak yaşayıp kâmil bir Mümin olamaz. Çünkü kulluk vazifelerimizin bütünüyle yaşanabilmesi için birçok vazife insanlarla paylaşılmalıdır. 

Nefsimize zor ve ağır da gelse cemaat içinde yaşamak, insanın birey olarak elde edeceği her türlü rahatlık ve huzurdan hayırlıdır. Mümin kardeşleri ile cemaat yani birliktelik hukuku içerisinde kenetlenmiş olan şahsiyet, Allah'a giden yolda her daim daha korunaklı, daha güçlü ve donanımlı olacaktır. Yani takva ve hayr yolunda öz cevherini birlik ve ilerleme için ortaya koymuş olacaktır.

Hz. Rasulullah (s.a.v): "İnsanların en hayırlısı; insanlara en faydalı olanıdır." buyurarak; sorumluk idrakında olan Müslüman şahsiyeti insanların arasına girmeye ve hizmete teşvik etmiştir.
Fedakarlık yani adanmışlık olmadan cemaat olunmaz. Hak için hizmete koşmayan insan yüce Rabbini hakkıyla tanıyamamış ve O'na yakînen inanmamış demektir. Allah Teâlâ tektir, kullarından tek bir hedef etrafında birlik istemektedir. Tevhid dini aynı hedef ve gayede olmayı gerektirmektedir. Yürek ve akılları, dert ve hesapları hak yolda bir olmayan bireyler, tevhidin tadını tadamaz ve İslâm'ın güzelliğine ulaşamazlar. Allah rızası için birlik ruhu taşımayan, bu ruh ile cemaat olamayan, cemaat sorumluluğunu gereksiz veya ağır bulan Müslümanların bu dini hakkı ile temsil etmeleri mümkün değildir. İşte bunun için, Allah yolunda cemaat olmanın mesuliyetini ve sorumluluk hukukunu bilip gereğini yerine getirmek farz-ı ayn olmaktadır.

Evet, biliyoruz ki, ben olamayan, şahsiyetini oluşturamayanlar ile biz olunmaz. Biz olmak, kişiliğini aynı değerler manzumesi ile oluşturmuş ve sorumluluk bilincini içselleştirenler ile mümkündür. İslami sorumluluk, cemaat birlikteliği, iç ve dış sorunlar karşısında yürekleri birlikte atan ve uyum içinde bir hukuk geliştirenler ile varolur. Cemaatlerin karşılaştıkları iç ve dış sorunların altında aslında ben olunmadan biz olunmak yatmaktadır. Şahsiyetlerini inşa etmemiş kişiler ile mücadele sorumluluğunu paylaşmak herkese ciddi zorluk ve sıkıntılar yaşatacaktır. Bu şekilde cemaat oluşturduğunuz da, bu kişilerin yetiştirdiği kişilerdeki eğitim de eksik olacaktır. Eksik eğitilen, eksik eğitecek ve şahsiyetler tam oluşmadığından iç sorunlar ile cemaat her daim sıkıntılar içerisinde bölünmeler ile karşı karşıya kalacaktır.

Müslüman şahsiyetler için İslami cemaat olma gerekliliği öncelikli bir konudur. Kişi olarak gücümüzü ve yeteneklerimizi İslami mücadelenin birliktelik hukuku için hizmete amade kılmalıyız. Doğru bir temel üzerinden mücadele kapısına giriş yapmalıyız. Elbette bu yolda korku, endişe, zayıflık ve ümitsizlik de olacaktır. Bunları yenmenin en güçlü yollarından biri cemaat halinde yaşayabilme hakikatini kavramaktır. Birçok cemaatin varlığı çeşitli ilke ve yollar göstermektedir. Bu bizi bireyselliğe itecek sebep olarak gösterilemez. Allah bizlere bir kimlik veriyor, olması gereken şahsiyet ve sorumluluğun özelliklerini açık beyan ediyor. Fikren, ruhen ve amelen inşa etmemiz gereken kimliğimizin temel yol işaretlerini vahiy ile bizlere iletmiştir.

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”( Al-i İmran/104)

 “Allah’a itaat edin ve Resûlune itaat edin,  birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal/46)
Hadisi şerifte de;
“İki kişi bir kişiden hayırlıdır.  Üç kişi iki kişiden hayırlıdır.  Dört kişi üç kişiden hayırlıdır.  Cemaat olmanız gerekir.  Muhakkak ki Allah’ın (yardımı) eli cemaatle beraberdir.  Allah azze ve celle ümmetimi ancak hidayet üzere cem eder,  toplar.  Bilin ki cemaatten uzak duran her kişi ateşe düşer.” (A.b.h., Müsned: 4/145)

Dar ve taasupçu bilginin putlaştırıldığı, fanatizmin kıymetli görüldüğü, geçmişe bağlılığın tavizsizlik olarak kabul edildiği, grupçuluğun İslami mücadele zannedildiği toplumsal bir atmosferde yol almamızın zor olduğunu göz ardı etmiyorum. İman ve istişare gücüyle; cemaat, cemiyet, vakıf, dernek ile İslami mücadele hareket halinde olacaktır, lakin kaliteli insanlar ile hayata dokunuşlar gerçekleştirmeliyiz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.