1. YAZARLAR

  2. Songül Pala

  3. Müslüman Hassasiyeti !?
Songül Pala

Songül Pala

Songül Pala
Yazarın Tüm Yazıları >

Müslüman Hassasiyeti !?

A+A-

Türkiye cumhuriyetinde yaşayan tüm farklı fikir akımlarının, etnik gurup temsilcilerinin – şaşılacak derecede – ortak noktası fikri yapılarının temellerinin-çözümlerinin ithal olmasıdır. Osmanlı yıkılıp yerine Türkiye cumhuriyeti kurdurulduğu zaman, düşünecek zamanın olmadığı bu nedenle, yasalarının ithal edilmesi gerektiğine karar verildi ve toplama bir anayasa ile hayata başladı, Türkiye cumhuriyeti. Toplama anayasa için toplama bir kültür oluşturulmaya başlandı. Halkın iyiliği için(!) halk bu değişime zorlandı, alternatifsiz mecbur edildi. Bu değişimin ne olduğunu soranlar cezalandırıldı.

Aynı durum Müslüman kesim için de benzer. Cumhuriyetin kurulmasından itibaren dayatılan modernist yaşam şeklini inancına yakıştıramayan Müslümanlar dinin yaşanılır bir sistem olduğunu ispat için ithal kaynaklara sarıldılar.

Tarih, tecrübe yaşanılmışlıkların birikimidir. Elbette ki insanlar oluşturacakları yeni yapılar için başka kesimlerin-toplumların tecrübe ve bilgisinden faydalanacaktır. Bu birikimlerden faydalanarak geçiş dönemlerini hızlandırma nimetini değerlendirecektir.

Ama Türkiye cumhuriyeti kurulurken de Müslümanlar inançlarının yaşam biçimine dönüştürürken de ne yazık ki taklit etme yolunu-kolaycılığını tercih ettiler, bunun için modern cumhuriyetçiler hiçbir zaman tatmin olmadılar, ülkeyi istedikleri şekilde dönüştüremediler. Müslümanlar da yapmak istedikleri, dinin güncel hayatta doğal akışında yer alması hedefini tutturamadılar.

Başka toplumların bedelini ödeyerek, çözümlerini gerçek sorunlardan çıkardıkları reçeteler bize uymadı. Bunun üzerine yama yapmaya başladık. İnsan yapımı değerlerin fikir akımlarının gereğidir, yama yapmak. Çünkü insan yapımıdır; eskir, güncelliğini kaybeder, kullanım süresi dolar. Yama kabul etmeyen ise dindir, çünkü insan yapımı değildir. Anlamayanlar olabilir dinin yapısını-gereklerini ama İslam dini eksik değildir.

Müslümanlar dinin özünü anlayamadıkları mazeretiyle, direk Kur’an’la değil de Kur’an anlatıcıları ile muhatap oldukları için, anlatıcının yorumunun takipçileri oldular. Bunların sonucunda Müslümanlar bulundukları coğrafyaya göre, maddi koşullarının dayatmalarına göre dine eklemeler yaptılar, çünkü anlatılan haliyle din her şeye yetişemiyordu. Milliyetçi Müslümanlar, sosyalist Müslümanlar, Kürtçü Müslümanlar, feminist Müslümanlar…

Bu tablo ışığında Türkiyeli Müslümanlar olarak görüntümüz açısından İslami bir hayatımız olduğunu öne sürebiliriz. Ama hayatın içinde değerlerimizin hükmediciliği söz konusu olduğunda, Kur’an anlatıcılarımızın siyasi hesapları belirleyici oluyor.

Başörtüsü sorununun yaşanmaya başladığı zaman Müslümanlar olarak ‘ne olduğumuz’ ortaya çıktı. En temel hakkımız olan hicabımızı koruyamadık, en sonunda sadece gencecik kızların sorunu olarak değerlendirdik, kişinin tercihi olduğuna karar verdik, özgürlükçü(!) bir tavır takındık.

Kürd sorununda da aynı kısır döngü ile karşı karşıyayız. Sorunun varlığı cumhuriyetin kurulma tarihine kadar gidiyor. Yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı, ‘yol göstericilerimize’ göre böyle bir sorun olmadığı için, Kürd sorununu görmezden geldik. Bu sorunu sahiplenen kesimin çözümleri de insan yapısı yöntemler olduğu için, sorunu çözmek için de doğal olarak referansları ve mücadele şekillerini ideolojileri belirliyor. Kendi sistematiğinde bundan daha doğal bir şey olamaz.
                                                                          

Müslümanlar olarak devlet resmen ‘Kürd vardır’ diyene kadar, bu sorunun yapay olduğunu ve -alışılmış yaftayla- dış güçlerin ülkeyi bölme çabaları olarak gördük. Devlet Kürdlerin varlığını kabul edince Müslümanlar olarak kardeşlikten, Kur’an’daki renkler dillerden bahseder olduk, o ayetler yeni iniyormuş gibi!

Nedeni; bizlerin, Müslüman kimliğimizi Türk Kur’an okuyucularından aldığımız direktiflerle oluşturmaya çalışıyor olmamızdı. Bunu fark eden Kürd Müslümanlar ise Türk Müslümanlığına karşı Kürd Müslümanlığını oluşturur oldu. Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kürd sorununu bu yaklaşımlarla çözülemeyeceği ortadadır.

Son günlerde tekrar alevlenen çatışma ortamının, gencecik insanların ölmesi(durduğu taraf fark etmez iki taraf da bizim çocuklarımız) biz Müslümanların vicdanına can vermeli artık, Kur’an okuyucularımızın değil Kur’an’ın yol göstericiliği ile bu sorunu sahiplenmeli çözüm için çaba sarf etmeliyiz. Aksi takdirde devletin soğuk ve silahlı-güçlü(!) tavrı ve PKK’nın silahlı mücadeleden başka yol aklına gelmeyen-tıkanmış tavrı kısır döngüden başka bir yere doğru gitmiyor.

Bu sorunun çözümü imkânsız değil elbette. Çıkar endişesi olmayan bir yaklaşıma ihtiyaç var. Biz Müslümanlar,  iyi niyetli olmayan şimdiye kadar sorundan uzak kalma tavrımızı değiştirmeli, Müslüman gibi Müslüman olarak uzlaştırıcı, çözüm için soruna karşı üçüncü bir yol-taraf olmalıyız. Konuya duyarlı bütün sivil kesimlerle birleşerek, Kürd sorununu devlet-PKK çıkmazından kurtarmalı, artık barış için çalışmalıyız.

Burada Müslümanlık- Müslümanlar devreye girmeli-giriyor. İslam’ın ilkeleridir; adalet, özgürlük, insanın asaleti. İslam’ın taraftarları ancak, çıkarlarına uymasa da hakkı teslim edebilirler. Allah’ın dininin, insanın huzuru için tek çıkar yol olduğuna inananlar, insanın hayatının önemine inanırlar. Çünkü bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek demektir, İslam’ın ölçülerinde.

Ben inanıyorum ki, bütün sorunlarda olması gerektiği gibi, Müslümanlar hakkaniyetle Kürd sorununa yaklaşırlarsa bu sorun çok güzel bir şekilde çözülür. Bu sorunun bu kadar büyümesinin ve de yıllarca sürmesinde suçlularından biri de zaten Müslümanlardır. Hayatın her alanında olduğu gibi, inançlarımız yol gösterici olmadığı için, bu sorun da katlanarak büyüdü. İşin en vahim tarafı diğer konularda -cılız da olsa- beşeri olarak tanımladığımız sisteme muhalefet edip yanlışlarını dillendirirken, Kürd sorunu konusunda zalimden yana olduk.

 Sorunun çıkış noktasına bakmadan, sorunu görüp mücadeleyi asıl haktan yana olanlar olarak, dillendireceğimize; sorunun çözümü için kendi inançları doğrultusunda çözmeye çalışan tarafın dinini-imanını sorguladık. Mademki PKK yanlış bir yöntem uyguluyor, biz Müslümanların yöntemi ne? Bizim çözüm yöntemimiz şimdiye kadar devletin yürüttüğü yol mu? Hiçbir konuda takdir etmediğimizi iddia ettiğimiz devlet politikaları neden Kürd sorunu konusunda takdirlik, bizler için?

Bu sorulara cevaplarımız bizi bir doğruya götürecektir. Bizim için Kürd sorunu; hayatımızdaki maddi, manevi bütün sorunlar kadar önemlidir, ne daha az-ne daha çok. Altını çizmemiz gerekir, SORUNDUR. Allah’ın her insanın rengini, dilini, anne-babasını yarattığına inananlar için, Kürd sorunu varlığını görmek, kabul etmek gerekir. Hayatın diğer alanlarındaki varlık sorunları gibi (başörtüsü, ekonomik adaletsizlik, insani bütün özgürlükler) bu sorun da vardır. Bazı kesimlerin iddia ettiği gibi ithal-suni değildir. Nasıl ki Somali’de veya Suriye’de ölen her çocuk için kendimizi sorguluyoruz, bir şeyler yapmamız gerektiğinin bilincinde olacak kadar duyarlı, medeni ve Müslümanız. Kendi ülkemizdeki bu soruna da duyarlı olmalı, her gün bir yenisi gelen ölüm haberlerine bu kadar kayıtsız kalmamalıyız.

Öyle bir düşünce çarpıklığı içindeyiz ki, bazı Müslüman kardeşlerimiz bu son olayları şu ifadelerle değerlendiriyorlar. ‘devlet TRT6 açtı, Kürdlerin varlığını kabul etti, onun için şımardılar, daha ne istiyorlar’ birebir bu ifadeleri kullanmayanlarda bu anlamda ifadeler ile değerlendiriyorlar. Hala resmi devlet gözlükleri ile lütufkâr bir bakışla…

Eğer biz Müslümanlar; kutsal devlet, dini bir ırka hizmet için kullanma, milliyetçi(her türlüsü)Müslümanlık hastalıklarından kurtularak içinde bulunduğumuz dünyayı, ülkeyi, şehri anlamaya çabalarsak sorunlarımızı çözmek için ayağa kalktığımızda Allah yardımımıza gelecektir. Ama önce inancımızın üzerindeki ırkçı gölgelerden kurtulalım.

Geçen haftaki yazımda iktidarın newrozu kendi gücünü ve muhalif olanların direncini ölçmek için bir vesile kılmaya çalıştığını belirtmiştim. Bir açıdan doğrulandı ki; iktidar alanlarda polisin desteği ile gücünü ispatlamaya çalıştı. Yanlış olan ise, hala iktidarın (muhalifte olsa) halkın taleplerine ve tepkilerine göre siyaset etme ihtimalini düşünmüş olmam. Çünkü newrozun hemen ertesinde iktidarın sözcüleri Kürd sorununa çözüm için yeni strateji uygulayacaklarını, basın yoluyla ilan etti. Bu yeni politikanın ipuçlarını vererek; sorunu ‘Kürd sorunu’ ekseninde değil, ‘vatandaşlık’ tanımı ekseninde çözeceklerini belirttiler. Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, newroz yasağı girilen yeni sürecin adımlarından biri, halkın talep-tepkilerini ölçmek için bir araç değil.

İktidarın niyet ve yapacakları bir tarafa (ülkemizdeki siyaset etme geleneğinin değişmeye niyetinin olmadığı ortada, her sorunu zora başvurarak çözme çabası) benim asıl merak ettiğim ve endişelendiren bu süreçte Müslümanların tutunacakları tavır.

 Dün iktidarın peşi sıra kabul edilmiş bir gerçek, bugün güce sadakat gösterilerek inkar mı edilecek? Geçmişte yapılanları ve sonunda kabul edilmiş gerçeği Müslümanlar ‘az bir ücret karşılığı’ inkar edebilecekler mi?

Yaşadığımız bu süreçler biz insanların kendisini ve çevresindeki toplumu tanıması için birer vesiledir. Ülkemizin on yıllık siyasi geçmişinde yaşananlar, söz konusu iktidar olmak ve hükmetmek olunca (İslamcı, sağcı, solcu vs.) muhalifken savunulan değerlerin güç için kurban verilebildiğini gösterdi, bizlere. Aynı eleştirilere maruz kalan ama savundukları düşüncelerin zaman ve gelişmeler ışığında şekillendiğini iddia eden yazar-çizer, okur, kanaat önderleri Müslümanlar için bir fırsattır, iktidarın yeni siyaseti.

Kürd sorunu geç fark edilmiş Müslüman ümmetin bir sorunu mu yoksa iktidarın yeni tanımında olduğu gibi bir güvenlik ve vatandaşlık(!) sorunu mu?

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.