1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Musibetler kimin günahı?
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Musibetler kimin günahı?

A+A-

İnsan hayatını tabii ve beşeri afetler altüst eder. Afetler bize varlık aleminin eksik, izafi olduğunu hatırlatır. Afet tabiatın kusuru değildir, süren kozmik ve ekolojik düzende varolan sünnetlerin işlemesidir. Beşeri afetler ise bizim kusur ve hatalarımızın bedelidir. Felaketler bizim beşeri, sosyal ve siyasi durumumuzun iç yüzünü açığa vurması bakımından ibret vericidir. “Büyüme” hırsı ve sınırsız sermaye biriktirme hırsıyla kaynaklarını yağmalamaya çalıştığımız tabiat dilsiz olmadığını bize gösteriyor. Felaketler makyajlı yüzümüzün sahteliğini gün yüzüne çıkarıyor.

Böylesi durumlarda genellikle siyasiler her zamanki gibi pişkin davranırlar, belediye ve hükümet yetkilileri suçu kendilerinde değil, önceki yönetimlerde ararlar.  Bu da yetmezmiş ve sanki sahiden varlığın kutsal düzeni, ilahi ahenk ve ekolojik hassas denge konularında işe yarar bilgileri varmış gibi tabiatı suçlu ilan edenler bile olur, kulaktan dolma bilgilerle faturayı küresel felakete çıkarırlar. Bir kısmı ise, sanki kendilerinin işgal ettikleri makamlarda hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi halkın kusurlu olduğunu söylerler. Kimileri de mevhum bir feleğe veya ilahi iradeye refere ederler; sanki şanı yüce Allah, yeterli güvenlik tedbirleri alınmayan işçilerin bile bile kendisi ölüme gönderiyormuş gibi, kendi kusur ve hatalarını –haşa- O’nun kaderine bağlarlar. Oysa “Allah kimseye zulmetmez, onlar kendi nefislerine zulmediyorlar.”

Son yıllarda başvurulan siyasi bir taktik de şu: Ne zaman iktidar bir işi beceremezse, sanki ezilen kendisiymiş gibi hemen suçu devlete atar, bir muhalefet partisi kimliğine bürünür, kusuru kendi muktedirsizliğinde değil, sistemde veya salt işverende arar; ama sistemi değiştirmek için de ciddi bir teşebbüste bulunmaz, işyerini ve işvereni kurallara uygun denetlemez.

Beşeri durumuna gelince…

Canlı hayatın tehdit altına olduğu ortada. Kapitalist büyüme, fiziksel sınırlara gelip dayanmış durumda. “Sürdürülebilir kalkınma”nın bu tezi savunanlar tarafından mümkün olmadığı biliniyor. Aslında makyajdan öteye geçmeyen bu slogan, kapitalizmi devam ettirmek ve kitleleri narkozla uyuşturmaktan başka bir şey değil. Tabiat bu maddi ve sosyal yükü daha fazla taşıyamaz. Ruhumuzda yaşadığımız kaosu sosyal hayatımıza ve oradan da maddi tabiatın bilumum mekânlarına taşırmış bulunuyoruz. Asıl trajik olan, İslami gelenekten gelen sorumluların, herhangi bir kapitalist gibi davranması, büyümeyi fetişleştirmesi, böylelikle kendi asli referans kaynaklarını unutmasıdır.

Evet, tabiat lisan-I haliyle, bağlı olduğu ilahi sünnetlerle hepimize ceza veriyor, ama tabiatın kendisinde irade yok, bu ilahi bir cezadır ve bu cezayı daha yüksek kazanç hırsıyla hepimiz çekiyoruz. Ölenler mağdurlar, zayıflar, işçiler, karın tokluğuna yerin kaç bin metre altına girmek zorunda kalan müstaz’aflardır ama hakikatte hepimiz bu cinayetlerden kendi payımıza düşeni alıyoruz, hepimizin amel defterine bunlar yazılıyor.

Sosyal durumumuz içler acısı.     

1) Küresel kapitalizme teslim edilmiş şehirler (ve İstanbul)  insan fıtratına ve ruhun asli tabiatına aykırı bir biçimde gelişiyor. Bu hormonal büyüme, kent sakinlerini bedevileştiriyor, kent bedevilerini hem tabiata hem kendilerine karşı vahşileştiriyor.  1994’ten beri şehirlerin yönetimini elinde bulunduran Milli Görüş-Muhafazakâr belediyecilik iflas etmiş bulunuyor. Yeni bir medeniyetin ufuklarına işaret ederek seçimleri kazanan partiler (RP-FP-AK Parti), eski çarpıklığa yeni çarpıklıktan başka bir şey eklemediler. Ne bir medeniyet vizyonu geliştirdiler ne insanların hayatını kolaylaştırdılar.

2) Peş peşe gelen kazalar, felaketler sosyal ve sendikal hakların ve emeğin bu yönetimde nasıl önemsenmediğinin dramatik resmi. Sözde manevi ve “dini” duyarlılığı olan ve “hak”tan, insanca şartların temin edileceği “iş”ten söz eden sendikacılar 194 bin avroluk Mercedeslere biniyorlar,  ama çarkın en sıkışık yerinde ezilen insanları akıllarına bile getirmiyorlar. Küreselleşme ve onun piyasa kapitalizmi, sendikadan ve haklardan hoşlanmaz. Sistem küresel kapitalizmi rahatsız edecek her hak talebinin bastırıyor.

3) 2009’da İstanbul’da yaşanan sel felaketi sırasında can pazarı yaşanırken, ganimeti fırsat bilip iş yerlerinden ve mağazalardan sokağa düşen malları yağmalayanlar ve bu yağmaya komşu illerden gelip katılanlar ahlaki olarak ne büyük bir düşüş içinde olduğumuzu gösteriyor.

4) Mimar Sinan’ın suyun debisine uygun yaptığı Büyükçekmece Köprüsü 445 yıldır (yapım tarihi 1567) ayakta dururken, suyun denize gidişini engelleyen köprüler ve üç ay önce inşa edilen Silivri Duruşma salonu yıkıldı. Bu da modern statik hesaplarımızın, kullandığımız malzemenin ne kadar “sağlam (?) olduğunu gösteriyor.

5) 2009’da Makedonya’da Ohrit’te bir tekne battı, bakan kendini sorumlu addedip hemen istifa etti, bizde ise ne hükümetten ne belediyelerden kimse sorumluluk üstlenmedi. Her kazada aynı siyasiler ve bakanlar olay yerine sökün ediyor, demeç veriyor, birilerini suçluyor, kazazedelerin ailelerine sarılıyor ve bir sonraki kazaya kadar görevlerinin başına dönüyorlar. Soma’dan Ermenek’e böyle.

6) İstanbul, ne bizim medeniyetimize ait bir şehir, ne Batı’nın modern kenti. Bir üçüncü dünya ülkesinin devasa gecekondusu... Sur-içi “tarihi yarım ada”, eskiyi hatırlatan naif bir hikaye gibi hafızalardaki yerini korumaya çalışıyor. Bu yönetimler altında her geçen gün biraz daha postmodern gecekondular arasında kaybolmaya yüz tutuyor.

7) Allah’a, tabiatın kutsal düzenine ve ilahi hükümlere rağmen bir hayat, bir uygarlık mümkün değildir. “Muhafazakâr-dindar siyaset” sadece bir makyajdır. Sert bir yağmur, yeraltında çöken bir ocak veya patlayan bir su kanalı ilahi bir ihtar hükmünde bu makyajı siler atar, asıl surat ortaya çıkar. Bunlar hepimizin ortak olduğu büyük günahlarımızın sonucu.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.