1. HABERLER

  2. MAKALELER

  3. Mü'minlerin İmtihan Edilip Denenmesi
Mü'minlerin İmtihan Edilip Denenmesi

Mü'minlerin İmtihan Edilip Denenmesi

Makale ...

A+A-

                                                                                    - İmam Ruhullah Humeyni -


"Semâe, Hz. Sadık'ın (aleyhisselam) şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ali'nin (as) kitabında şöyle bir ifade vardır. "Be­laya mübtela olmak açısından peygamberler insanlann en uç noktasında yeralırlar. Daha sonra peygamberlerin vekilleri (halefleri), onlardan sonra iyiler ve daha sonra da iyiler. Ve muhakkak ki mü'minler sahip oldukları iyilikler oranında belalara mübtela olurlar. Şu halde kimin dinî durumu iyi ve amelleri güzel olursa belası da o oranda şiddetli olur. Bu ise, Allah Teaîa'nın dünyayı mümin için bir mükafat diyarı kıl­mamış olmasından ve kafire bir ceza diyarı haline getirme­miş olmasından ileri gelmektedir. Kimin dini mahdud ve aklı zayıf ise, onun belası da o oranda sınırlı ve zayıftır. Bela, muttaki müminin üstüne yağmurun yağışından daha hızlı yağar." (1)

Şerh

Kimileri, "bu hadis-i şerifte geçen "insanlar" ("İnsanların en uc noktasında" ifadesinde geçen "insanlar") ifadesinden, insanların en mükemmel noktasında yer alan peygamberler, evliya ve asfiya kastedilmiştir, nitekim bu rivayetlerde var­dır, demişlerdir. Oysa bu yersiz bir kanıdır. Burada bütün insanları kastedilmiş olmalıdır. Bu açık bir husustur. Bunun için Kafinin bu babına müracaat edilebilir. Ve eğer bir ha­diste "nas" (insanlar) ifadesi kamil insanlar için kullanılmış­sa bu, nasm her zaman kamil insanlar anlamına geldiği ma­nasına alınamaz.

Bela ise deneme ve imtihan etme anlamındadır ve müs-bet ve menfi anlamda kullanılabilmektedir. Nitekim bunu dil bilginleri de belirtmişlerdir. Hak Teala'nm kullarını ken­disiyle imtihan ettiği herşey bela ve ibtiladır. Bu hem dünye­vi hastalık, illet, yoksulluk, zillet ve perişanlık olabilir, hem de onlar sayesinde kişinin imtihandan geçirileceği tam tersi durumlar, yani makam ve mevki, iktidar, servet, riyaset, iz­zet ve azamet olabilir. Ama ne zaman "bela", "beliye", "ibtila" veya benzerleri mutlak şekliyle kullanılsa, o durumda bun­lar ilk şıkkı ifade ederler.

Şimdi de Allah Teala'nm izin ve keremiyle bu hadisin yo­rum gerektiren yanlarını birkaç bölüm halinde ele almaya çalışacağız.

1. bölüm

İmtihanın Anlamı, Sonucu ve Hak Teala'yla İlgisine Dair

Bil ki insanî ruhlar ortaya çıktığı sırada, bedenlerle ilişki içine girme ve mülk alemine (dünya) gönderilmesi sırasında bütün ilim, kültür ve güzel-kötü melekelerinde, bütün idrak ve kuvvelerinde bilkuvve (potansiyel) durumundadır ve ya­vaş yavaş faaliyete geçip Hakk'm (celle ve ala) inayetiyle on­da önce cüz'î ve zayıf idrakler gelişir (dokunma duyusu ve sair zahirî duyular gibi) ve sonra da tedrice batınî idraklere kavuşur, ama gene de bütün kuvvelerinde bu bilkuvvelik (yani potansiyel durum) devam eder. Ve eğer etki altına alın­mazsa doğası gereği habis kuvvelere mağlub düşer ve uygun­suz durumlara meyleder. Çünkü şehvet, öfke ve benzeri içsel cazibeler onu doğal olarak fısk ve fücura, zulmetmeye ve sapkınlığa yönlendirip çeker ve birkaç kez onlara tabi olunca da kısa süre zarfında oldukça garib bir hayvana ve acaib bir şeytana dönüşür. Ama Hak Teala'nm inayet ve rahmeti ezel­den beri ademoğiunun haline şamil olduğundan, onda iki mükemmel mürebbi ve uyarıcı yer almıştır ki bunlar ade-moğlunu onlar sayesinde cehalet, noksanlık ve kötülük çuku­rundan ilim, marifet, kemal ve cemal ve mutluluk doruğuna yükselebileceği iki kanat durumundadır. Ademoğlu bu iki kanat sayesinde tabiatın dar alanından çıkıp geniş ve yüce melekût fezasına yükselebilir. Bunlardan bir tanesi batınî mürebbi olan akıl ve değerlendirme kuvvesi, diğeri de harici mürebbi olan peygamberler ve saadet ve şekavet yollarının göstericileridir. Ve bu ikisinden hiçbiri yekdiğerinden ayrı ve müstakil olarak bu görevi tek başlarına ifa edemezler. Ne be­şer aklı tek başına saadet ve şekavet yollarını keşfedebilir ve gayb alemi ile ahirete yol bulabilir ve ne de peygamberlerin rehberlik ve yol göstericiliği tek başına, akıl ve değerlendir­me kuvvesinden bağımsız bir şekilde buna muvaffak olabilir. Bu nedenle de Hak Tebarek ve Teala bu iki mürebbiyi birlik­te lütfetmiştir. Bunları lutfetmesinin sebebi ise beşerin sı-nanmasıdır. Çünkü insanlar bu iki nimet sayesinde birbirin­den ayrılıp sınıflanmakta, mesut ve şakî, itaatkâr ve âsi, kâmil ve noksan olanlar bu iki nimet sayesinde birbirinden ayrılmaktadır. Nitekim yüce Velayet Sahibi (Hz. Ali) şöyle buyurmuştur:

"Elçisini hak üzere gönderene andolsun ki belalara uğratı­lacak ve pek çok elekten geçirilip sınanacaksınız." (2)

Kafî'de "Temhis ve İmtihan" babında da İbn Ebi Ya'fur Hazreti Sadıktan (as) şunu nakletmektedir:

"İnsanlar istisnasız birşekilde arındırılacak, imtihan edi­lip birbirinden ayrılacak ve eleneceklerdir." (3)

"Buyurdu ki: "Ey Mansur! Muhakkak ki kıyamet erişmez size üzüntüden önce,hayır vallahi sizler elenip ayıklanma-dıkça hayır vallahi sizler halis kılınıp arıtılmadıkça ve hayır vallahi kim üzülecek, kim mesut olacak belli olmadıkça."

Hz. Ebul-Hasan'dan (as) rivayet edilen bir diğer hadiste; Söyle buyrulmuştur: "Altının arıtılması giri arıtılacaklar."(4)

Yine Kafî'de senedi Hz. sadık'a ulaşan bir rivayette şöyle buyrulmuştur:

"Allah'ın istek, kaza ve iptilası olmaksızın gerçekleşen hiçbir daralma ve genişlik yoktur." (5)

Yine Hz. Sadık'tan (as) nakledilen bir hadiste şöyle buy­rulmuştur:

"İçinde darlık ve genişlik bulunan Allah Teala'nın hiçbir emri ve buyurması veya sakındırması yoktur ki içinde Allah Teala'nın imtihanı ve yargısı bulunmasın." (6)

Burdaki "darlık" (Kabz) sakındırma ve engellenme, "ge­nişlik" (bast) ise ihsan ve lütuf anlamındadır. O halde her imkan ve lütuf her emir ve sakmdırma,imtihan amacına yö­neliktir. Demek ki peygamberlerin gönderilmesi ve semavi kitapların tenzil edilmesinin tümü insanların birbirinden temyiz edilmesi ve şakiler ile saidlerin, mutiler ile asilerin birbirinden ayrılması içindir. Hakkın imtihanı da bu temyizi bilmek değil, insanların gerçekten birbirinden ayrılmasıdır. Çünkü Hak teala'nın ilmi ezelidir ve herşeyi henüz var edil­meden önce bile kapsamaktadır. Filozoflar bu imtihan ve ib-tila hakkında daha pek çok şey söylemişlerdir. Ama bunla­rın zikri bu kitabın kapsamını aşmaktadır. Sadece şu kada­rını söylemekle yetiniyoruz ki bu imtihanın aslı, said ve şaki olanların birbirinden ayrılıp temyiz edilmesidir.

Bu imtihanda herkesin durumu delil ve açıklanmışlık doğrultusunda gerçekleşmekte ve herkes bilerek saadet veya şekavet yolunu tercih etmektedir. İtirazı gerektirecek birşey kalmamıştır. Kim saadeti ve ebedi hayatı tahsil ederse, bunu Hakkın tevfik ve hidayetiyle tahsiledecektir. Çünkü o bütün imkanları insanlara bağışlamıştır, kim de şekaveti tahsil eder, helaka sürüklenir ve şeytana ve nefsine tabi olursa hi­dayetin bütün yolları ve saadete ulaşmanın bütün imkanları kendisine açık olduğundan, kendi eliyle kendisin helak ve şe-kavete sürüklemiştir; itirazını haklı çıkaracak hiçbir şey yoktur.

"Herkesin kazandığı iyilik lehine kazandığı kötülük de kendi aleyhinedir." (7)

2. bölüm

Enbiya, Asfiya ve Mü'minlerin İptilasının Şiddetine Dair

Bil ki, bundan önce insanın ortaya koyduğu her davranı­şın ve hatta beden mülkünde gerçekleşen ve nefsin idrakine müteallik olan herşeyin nefsi üzerinde bir etkisinin olduğu belirtilmişti. Bunlar ister iyi ameller olsunlar, ister kötü ameller, değişmez.

Mesela insanın yiyip içtiklerinden veya tattıklarından el­de ettiği her lezet nefs üzerinde etki bırakır, ruhun derinlik­lerinde o şeye karşı ilgi ve muhabbet doğar ve nefsin ona olan ilgisi artar. Ve bunlara ne kadar rağbet edilirse nefsin bu aleme duyduğu ilgi ve sevgi o oranda şiddetlenir. Nefs dünyaya bağlanır, onun tiryakisi olur. Aldığı zevk arttıkça bu sevgisi daha da kökleşir. Hayat şartları ne oranda rahat-laşıp kolaylaşırsa, dünyaya ilgi duyma ağacı o oranda gelişip serpilir. Ve nefs ne oranda dünyaya yönelirse, Hak'tan ve ahiret aleminden o oranda gafilleşir. Ne zaman ki nefsin bü­tün esasları dünyevîleşti o zaman bütün eğilimleri maddi ve dünyevî bir hal alır. Hak Teala'dan ve O'nun kerem diyarın­dan yüzçevirir. Ve 'Tere yapışıp kaldı ve hevesine tabi oldu" (8)

Şu halde lezzet ve iştiha denizine dalmak muhakkak dünyayı sevmeyi doğurur. Dünyayı sevmek, ondan başkası­na nefret etmeyi beraberinde getirir ve mülk alemine yönel­mek melekût aleminden gafil olmaya neden olur. Nitekim bunun tersine eğer insanherhangi bir şeyden kötülük görür­se, nefste o şeye karşı nefret doğar. Onun nefreti ne oranda güçlü ve belirgin olursa, batını nefret de o oranda güçlü olur. Nitekim bir kişi herhangi bir şehirden geçerken bir hastalığa yakalansa ve dahilî ve haricî sıkıntılarla yüzyüze gelse der­hal oradan nefret duyar ve ayrılmak ister. Hastalık ve sıkın­tı ne oranda fazla olsa, kaçma arzusu ve nefret de o oranda fazla olur. Ve eğer daha iyi bir şehir biliyorsa o şehre göç eder. Yok eğer oraya gidemiyorsa hasretini çeker ve gönlünü oraya hicret ettirir.

Şu halde eğer insanın bu dünyadan elde ettiği şey sadece bela, sıkıntı ve rahatsızlıklar olursa ve dünya, üstüne fitne ve sıkıntı dalgalarını salıp durursa hemen dünyadan nefret duymaya başlar, ona olan ilgisi azalır ve dünyaya güvenme­me durumu ortaya çıkar. Ve eğer başka bir aleme itikadı varsa ve elem ve sıkıntıdan arınmış bir diyarın varlığından haberdarsa, derhal o diyara sefer eder. Eğer cismanî sefere gücü yetmiyorsa, ruhanî yönden sefer eder ve gönlünü oraya gönderir.

Çok açıktır ki bütün ruhsal, ahlakî ve amelî fesatlar dünyayı sevmekten ve Hak teala ve ahiretten gafil olmaktan kaynaklanmaktadır. Dünya sevgisi her günahın anasıdır. Buna karşılık bütün nefsanî, ahlakî ve amelî ıslahatın kay­nağı da Hakka ve O'nun kerem diyarına yönelmek ve dün­yaya ilgi duymayıp onun süslerinden yüzçevirmek ve onlara güvenmemektir.

Demek ki Allah Teala'nm kime lütuf ve inayeti daha faz­la ise ve merhameti kimin haline daha şamil ise onu o oran­da bu dünyadan ve içindeki süslerden uzaklaştırır. Bela ve fitne dalgalarını daha çok üstüne salar ta ki ruhu bu dünya­dan ve süsünden uzaklaşsm, imanı oranında ahiret alemine yönelsin ve gönlünün yüzü o tarafa yönelik olsun. Ve belala­ra tahammül etmek için bu durum yeter de artar bile.

Hadis-i şeriflerde de bu manaya işaret edilmektedir:

"Uz. Bakır (as) buyuruyor ki: "Muhakkak ki Allah Teala mümini hela ile hediyelendirir, tıpkı kişini seferden dönün­ce aile bireylerine hediye getirmesi gibi ve onu dünyadan per­hiz ettirir, tıpkı hekimin hastayı perhiz ettirmesi gibi." (9)

Aynı anlamda bir hadis daha vardır, ama Hakk'm bazı kullarına muhabbet göstermesi ve Zat-ı Akdes'in bunlara bü­yük yardımlarda bulunmasının (Allah Muhafaza) anlamsız ve yersiz birşey olduğu sanılmasın. Aksine, mü'min bir Allah kulunun Rabbine doğru attığı her adımla birlikte Hakkın yardımı o kula yönelir ve Hak Teala ona mesafelerce yakla­şır.

İmanlı olmak ve başarının sebeplerini hazırlamak, karan­lık bir yolda insanı elinde bir lamba bulunmasına benzer. Bu lamba, attığı her adımda önünü aydınlatır ve bir sonraki adımı atmasına zemin hazırlar. İnsan da ahiret yönünde attığı her adımla yolunun aydınlanmasını sağlar ve Hakk'ın ona olan inayeti artar, kendisine yakınlaşmanın yolunu kolaylaş­tırır ve uzaklaşmayı güçleştirir. Ve Hak Teala'nın enbiya ve evliyaya olan ezeli yardımı, O'nun ezeli ilmi ve onların her-zaman O'na itaat etmelerinden ötürüdür. Nitekim eğer iki çocuğunuz varsa ve daha bebekliklerinden itibaren bunlar­dan birinin sizi razı ve memnun etmek için elinden geleni yapacağını, öbürününse sizi daima üzeceğini biliyorsanız el­bette ki ilkini daha bebekliğinden itibaren daha çok sevecek ve ona daha çok ilgi göstereceksiniz.

Allah'ın has kullarının belalara şiddetli bir şekilde müb-tela olmalarını bir diğer yönü de onların bu sıkıntı ve belalar yüzünden Hak Teala'yı daima hatırda tutmaları, Zat-ı Mu­kaddese daima niyaz edip münacaatta bulunmaları ve O'nun zikir ve fikriyle hemhal olmalarıdır.

İnsanoğlu doğası gereği, bela ve sıkıntılarla yüzyüze gel­diğinde hemen birkurtuluş çaresi arar. Buna karşılık rahat ve huzurlu olduğu sıralarda da gaflete sürüklenir. Ve- Al­lah'ın has kulları Hak Teala'nın dışında bir esasa yönelme­diklerinden sıkınta halinde hemen O'na yönelip devayı O'nda arar ve Allah Teala'nın rahmet ve inayetin kazanma­ya çalışırlar. İşte peygamberler bu nedenle yoksullluğu zen­ginliğe, belayı esenliğe ve sıkıntıyı başka bir duruma tercih etmişlerdir. Nitekim hadis-i şeriflerde bu hususun delil ve tanıkları bulunmaktadır.

Bir hadis-i şerifte Cebrail'in yeryüzünün bütün hazinele­rinin anahtarlarını Hz. Peygambere (sav) sunup bunları ka­bul etmesi halinde uhrevî makamında n hiçbir şey de kay­betmeyeceğini belirttiği, Ama Hz. Peygamber'in Hak Teala karşısında tevazu gösterek bunları kabul etmediği ve yoksul­luğu tercih ettiği de ifade edilmektedir.

Kafi'de senedi Hz. Sadık'dan (as) ulaşan bir hadis de şöy­ledir:

"Kâfir, eğer Allah'tan dünyayı ve içindekilerin tümünü is­tese Allah verir ona." (10)

Bir diğer hadiste de Allah Teala'nm cisimler alemini ya­ratmasından itibaren bu aleme lütuf nazarıyla bakmadığı belirtilmektedir.

Mü'minlerin bu ibtila şiddetinin bir diğer yönü de riva­yetlerde de ifade edildiği gibi onlar için kimi makamların bu­lunması ve bu makamlara belalara katlanmanın dışında bir yolla erişememeleridir. Ve bu makamların dünyadan uzak­laşmak ve Hakk'a yönelip yakınlaşmak olması mümkündür. Ayrıca bu bela ve sıkıntıların melekutî suretlerinin bulun­ması ve onlara katlanmak dışında bu suretlere erişmenin mümkün olmaması da ihtimal dahilindedir.Nitekim bu ko­nuda Kafî'de senedi Hz. Sadık'a (as) ulaşan bir hadis-i şerif mevcuttur:

"Buyurdu ki: "Muhakkak ki her kulun Allah'ın katında bir derece ve makamı vardır ki o makama şu iki özelliğin dı­şında bir yolla erişemez: Ya malını mülkünü yitirmesi veya cismine bir bela ve rahatsızlığın erişmesi." (11)

Hz. Seyyidu'ş-Şuheda (imam Hüseyin)in (aleyhisselam) şehadetiyle ilgili rivayette de Hz. Rasul'ü (sav) rüyasında gördüğü belirtilmektedir.Hz. Peygamber o mazluma buyur-muş ki, "Senin için cennette bir derece vardır ki ona şehadetin dışında bir yolla erişemezsin."

Elbette ki Allah yolanda şehid düşmenin melekûtî sureti onun mülk diyarında gerçeklik kazanması ve kişinin şehit düşmesinin dışında bir yolla elde edilmesi mümkün değildir. Nitekim yüce ilimlerde mütevatir rivayetlerde her amelin öbür alemde bir suretinin olduğu delillerle ifade edilmiştir: Kafî'de Hz. Sadıktan (as) şu ifade nakledilmektedir:

Buyurdu ki: "Muhakkak ki ecrin büyüğü belanın büyük­lüğüyle elde edilir. Ve Allah hangi topluluğu sevmiş ise onla­rı belaya mübtela kılmşıtır." (12)

Bu konuda daha pek çok hadis rivayet edilmiştir.

3. bölüm

Peygamberlerin Nefret Edilen Hastalıklara Mübtela Olmalarına Dair

Büyük muhaddis Meclisi (aleyhirrahme) buyuruyor ki: "Bu hadislerde (yani peygamberlerin iptilasıyla ilgili rivayet edilen hadislerde) peygamberler ve evliyanın hissi ve cismanî hastalıklarda sair insanlar gibi oldukları hususu ga­yet açıktır. Hatta onlar ecirlerinin daha fazla olabilmesi için bu tür sıkıntılara sair insanlara oranla daha açık bir durum­dadırlar ki bu yolla dereceleri yükselsin. Ve bu durum onla­rın sahip olduğu makama ters düşüyor da değildir. Aksine, bunlar onları daha da yüceltmektedir. Çünkü eğer bu tür sı­kıntılara uğramazlarsa gösterdikleri mucize ve harikulade­liklerden ötürü hıristiyanlann kendi pe3^gamberleri için söy­ledikleri durumla yüzyüze getirilirler. Ve bu durum rivayetlerde de belirtilmektedir.

Araştırma ve incelemeci Tusî (attarallahu merqadehu) Tecrid'de peygamberlerin kendisinden berî olmaları gereken durum hakkında şöyle buyurmaktadır: "Kendisinden nefret edilen her şey."

Bunun tefsirinde de: "Peygamberlerin, verem ve cüzzüm gibi hastalıklardan münezzeh olmaları lazım, çünkü bunlar nefret çeker ve nefrete mucib olmaları bi'setin anlamına ay­kırı düşer" denilmiştir.

Ben diyoram ki: Peygamberlik makamı nefsanî kemale ve ruhanî makamlara tabidir, cismanî makamlarla bir ilgisi yoktur ve cismanî hastalık ve noksanlıklar onların ruhanî makamlarına herhangi birzarar veremez. Ve nefret çeken hastalıklar onların yüceliklerinden ve makamlarının azame­timden hiçbir şey eksiltemez. Bunlar olsa olsa onların kema­lini tekid eder ve sahip oldukları dereceyi gösterirler. Nite­kim bu duruma işaret edildi. Ama bu iki araştırmacının ken­disinden söz ettikleri durum da gözden ırak tutulabilecek birşey değildir. Çünkü halk geneli dereceler arasındaki farkı tesbit edecek durumda olmadığından ve cismanî noksanlığın ruhanî noksanlıktan kaynaklandığını veya onun bir gereği olduğunu düşündüklerinden ve kimi noksanlıkları yüce ma­kamlara layık görmediklerinden, Hakk'm inayeti, şerait ve risalet sahibi peygamberlerin bu bir nefret çeken hastalıklra mübtela olmasını izin Duyurmamaktadır. Şu halde peygam­berlerin bu tür illetlere mübtela olmamaları bunların nübüv­vet makamı için bir noksanlık teşkil etmelerinden ötürü de­ğil, olsa olsa tebliğin daha etkili olması içindir. Dolayısıyla da şeriat sahibi olmayan kimi peygamberlerin, büyük velile­rin ve mü'minlerin bu tür hastalıklara mübtela olmamaları için herhangi bir sebep yoktur. Nitekim Hz. Eyyub ve Hz. Habib Neccar bunlara mübtela oldular ve Hz. Eyyüb'ün bu ibtilasıyla ilgili pekçok rivayet mevcuttur.

Bunlardan birini de Ali b. İbrahim, Ebî Basîr'den, o da Ebu Abdullah (as)'dan rivayet ettiği uzun bir hadiste der ki: "Onun aklı ve iki gözü haricinde bedenine musallat etti. ib­lis ona üfledi ve başından ayaklarına kadar bir yara açıldı. Uzun bir zaman böyle kaldı. Allah'a hamd ve şükürler etti. Hatta vücuduna kurt düştü. Kurt bedeninden çıkınca onu çıktığı yere tekrar iade ediyor ve "Allah'ın seni yarattığı yere tekrar dön" diyordu. Böylece pis bir koku peydah oldu. Köy halkı onu köyden çıkararak köyün dışındaki çöplüğe attı." (13)

Kafî'de ise Ebu Basîr Abdullah (as)'dan rivayet eder: "Ona dedim ki: "Kur'anı okuyacağın zaman kovulmuş şey­tandan Allah'a sığın. Seylan'ın iman eden ve rablerine te­vekkül edenler üzerinde sultası yoktur. Ve dedi ki: Ey Eba Muhammed,vallahi müminin bedenine musallat olur, ama dinine musallat olamaz. Nitekim Eyyub'a musallat oldu ve onun şeklini çirkinleştirdi, ama dinine musallat olamadı. Mü 'minlerin de bedenlerine musallat olabilir ama dinlerine musallat olamaz." (14)

Naciye'den rivayet olunur: "Ebu Abdullah (as)'a dedim ki: Muğire diyor ki: "Mü'min cüzzam, abraş ve şuna., şuna müb­tela olmaz.." Dedi ki: "Öyleyse o kolları çolak olan Habib-i Neccar'dan habersizdir. Zira Habib-i Neccar'm kolu felç (ve­ya titrek) idi. "İmam daha sonra elini felçlilerin eli gibi yapa­rak şöyle buyurdu:"Sanki ben onun çolak kolların görüyor gi­biyim. Onlara geldi ve uyardı. Ertesi gün tekrar geldi ve onu öldürdüler. Sonra dedi ki: Mü'min her bela ile mübtela olur, her şeyden ölebilir. Ama kendi nefsini öldürmez." (15)

Bu hadislerden ve benzeri daha pek çok hadisten anlaşıl­dığı gibi müminler ve peygamberler kimi zaman bazı masla­hatlar gereği nefret çekici hastalıklara mübtela olurlar. Gerçi bu rivayetlerin aksine, Hz. Eyyüb'ün (as) basma bu türden illetler geldiğine ilişkin sözleri reddeden rivayetler de vardır, ama onlara değinmek hem sözü çok uzatacaktır ve hem de bunun pek bir yaran da yoktur.

Hasılı, bu tür hastalıklar müminlerin haline herhangi bir zarar vermez, bu onlar için ve peygamberler için herhangi bir noksanlık teşkil etmez. Aksine olsa olsa makamlarını yü­celtir ve onları daha yüksek mertebelere çıkarır.

"Doğrusunu Allah bilir."

4. bölüm

Dünyanın Hak Teala'nın Mükafat ve Ceza Diyarı Olmadığına Dair

Bil ki, dünya alemi sahip olduğu noksanlık, zaaf ve ku­surlardan ötürü ne Hak teala'nın kerem ve sevap ve ne de ceza ve azap diyarıdır. Çünkü Hakk'm kerem diyarı, nimet­leri halis, rahatı da yorgunluk ve sıkıntı icab ettirmeyen bir alemdir ve bu alemde şöyle bir nimet mümkün değildir. Çün­kü bu diyar zahmet diyarıdır ve her nimeti zahmet ve sıkın­tılarla içiçedir. Filozoflar demiş ki: Bu alemin lezzetleri elemleri defetmek kabilindendir ve denilebilir ki lezzetleri elemler gerektirmektedir. Çünkü burada her lezzet, sıkıntı elem ve yorgunluk gerektirir, bu alemin maddesi halis rah­meti içerip kapsayacak genişlikte değildir. Nitekim bu husu­sa hadis-i şerifin metninde işaret edilmişti ve biz bu yorum­lamaya gayret etmiştik.

Allah Teala bu dünyayı mümin için mükafat ve kafir için ceza diyarı kılmış değildir." Burası görev diyarıdır, ahiretin tarlasıdır ve kazanç alemidir. Ahiret alemi ise mükafat ve ceza, sevap ve ikab diyarıdır. Hak Teala'mn bu dünyada ma­siyet ve sapkınlığa sürükleneni veya birine haksızlık ve zu­lüm edeni derhal cezalandırıp engelleyeceğini sananlar bu­nun sünnetullaha aykırı olduğundan gafil olanlardır.

Burası imtihan diyarı ve şakî ile saidin, itaatkâr ile asi­nin birbirinden ayrılıp ayıklandığı bir faaliyetler alemidir. Amellerin sonuçlarının alındığı yer değil. Ve eğer Hak Teala nadiren bu zalimi derde giriftar ediyorsa, denilebilir ki bu, Hak Teala'nm o zalime bir lütfudur. Eğer zulüm ve masiyet ehlini kendi hallerine bırakırsa aşama aşama azaba yaklaş­tırmaktır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"Onları bilmedikleri yerden aşama aşama (azaba) yaklaş­tıracağız. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım metindir (ondan kurtuluş yoktur)." (16)

Ve buyurmuş ki:

"Kâfirler sanmasınlar ki kendilerine mühlet vermemiz kendileri için hayırlıdır. Biz onlara mühlet veriyoruz ki gü­nahı artırsınlar. Onlar için elim bir azap vardır." (17)

Ve Mucme'u'l-Beyân'da Hz. Sadık'tan (as) şu rivayet ya­pılmaktadır:

"Bir kul günah işlediğinde onun için bir nimet yenilenir ki bu günahından istiğfar etsin ve bu kendisine verilen bir mühlettir. " (18)

5. bölüm

Ruhsal İptilanın Şiddetin İdrakin Şiddetine Tabi Olduğuna Dair

"Dini ve aklı zayıf olanın belası da az olur." hadis-i şerifi­nin zeylinden anlaşıldığı üzere belalar hem cisanî olabilirler ve hem de ruhanî.

Akılları zayıf ve idrakleri yetersiz kimseler akıl ve idrak­lerinin kapasitesi oranında ruhanî belalardan ve aklı sorun­lardan uzak kalırlar. Buna karşılık akılları kamil ve idrakle­ri güçlü olanlar ise akıllarını kemali ve idraklerinin şiddeti oranında ruhsal ibtilaları şiddetli olur. idrakler ne oranda mükemmel ve ruhaniyet ne kadar güçlü olursa belalar o oranda çok ve duyumsanması o oranda şiddetlidir. Bu ne­denle Hz. Rasulullah'ın (sav) "Hiçbir peygamber benim çekti­ğim kadar eziyet çekmemiştir." (19) buyruğu da bu anlama delalet ediyor olabilir. Çünkü rububiyetin azamet ve celaleti-ni kim daha çok idrak ediyor ve Hak Celle ve Ala'nın mukad­des makamını kim daha iyi tanıyorsa o, kulların isyanından ve muharrematı irtikab etmelerinden daha çok müteessir ve müteellim olur. Aynı şekilde, kimin Allah'ın kullarına mer­hamet, inayet ve şefkati fazla ise onların sapkınlık ve şaki­liklerinden o daha çok eziyet eder. Ve elbette ki Hatemu'n-Nebiyyin (sav) bu makamda ve sair kemal aşamalarında en­biya, evliya ve diğer insanlardan daha kamil bir mertebedeydi ve bu nedenle de çektiği sıkıntılar daha çok ve teessürü daha fazlaydı. Ayrıca bu hususun bir diğer yönü de var ama bu, konumuzun kapsamı dışında kalmaktadır. "Vallahu'l-alimu ve lehu'l-hamd."

 


Dipnot:

(1) Kafî, C. 2., Kitabu'1-îman ve'1-Kufr, bab Şiddetu İbtila el-Mü'miıı, 29. hadis.

2) Feyz, Nehcu'l-Belâğe, Hutbe 16.

(3) Kafi, C. 1. Kitabu'l-Hucce, Babu't-Temhis ve'1-îmtihan, 2. hadis.

(4) Kafî, C. 1. Kitabu'l-Hucce, Babu't-Temhis ve'1-İmtihan, 4. hadis.

(5) Kafî, C. 1. Kitabu'l-Hucce, Babu't-Temhis ve'1-İmtihan, 1. ha­dis.

(6) Kafî, C. 1., Kitabu'l-Hucce, Babu'l-İbtilâ ve'1-İhtibâr, 2. hadis.

(7) Bakara Suresi, 286. 304

(8)A'raf Suresi, 176.

(9) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Bab Şiddetu İbtila'el-Mu'min, 17. hadis.

(10) Kafî, C. 2., Kitabu'1-îman ve'1-Küfr, Bab Şiddetu İbtila'el-Mu'min, 28. hadis.

(11) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Bab Şiddetu îbtiîa'el-Mu'min, 23. hadis.

(12) Kafi, C. 2., Kitabu'1-İman ve'1-Küfr, Bab Şiddetu İbtila'el-Mu'min, 3. hadis.

(13) Buhar, c. 12., s. 342.

(14) Ravza-i Kafi, s. 288, h. 433.

(15) Kafî, C. 2., Kitabu'1-îman ve'1-Küfr, Bab Şiddetu İbtila'el-Mu'min, 12. hadis.

(16) Kalem Suresi, 44, 45,

(17) Al-i İmraıı Suresi, 178.

(18) Mucma'el-Beyân, C. 5, s. 340.

(19) El-Cami" el-Sağîr, C. 2., s. 44.

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.