1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Muhsin Kızılkaya ile "Kürtçe Edebiyat ve Mehmed Uzun Üzerine"
Muhsin Kızılkaya ile "Kürtçe Edebiyat ve Mehmed Uzun Üzerine"

Muhsin Kızılkaya ile "Kürtçe Edebiyat ve Mehmed Uzun Üzerine"

A+A-

Muhsin Kızılkaya, kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle diyordu: "Ben kendimi büyük bir dünya kuran yazardan çok, bir anlatıcı olarak görüyorum. Üstelik Mezopotamya, dünyada ilk anlatıcıları çıkaran topraklardır." (Öküz dergisi, 86. Sayı, Temmuz 2001) Muhsin Kızılkaya son kitabı Sen û Ben'i (İthaki Yayınları, 2008)  de bir anlatı tekniğiyle kaleme almış böylelikle klasik biyografinin sıkıcılığından uzak merak öğesinin egemen olduğu, yaşamdaki yoğunlukların kılı kırk yararcasına değerlendirildiği, ayrıntılardan bir tekinin bile harcanmadığı bir teknikle. Sen û Ben Mehmed Uzun'un yaşam öyküsünü Kızılkaya'nın gözünden anlatıyor. Muhsin Kızılkaya, Mehmed Uzun'la yaşadığı "uzun" on beş yılın hikâyesini, hayatı eşliğinde, son derece sanatlı bir üslup ve biçimle kaleme almış. Roman tadında bir kitapla, hazine değerindeki bu anıları gün ışığına çıkardı. Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Mehmet Uzun'un kitaplarını Kürtçe'den Trükçe'ye çeviren Kızılkaya ile Mehmed Uzun'un yolları 90'lı yılların başlarında İstanbul'da kesişir. Önce arkadaş, sonra yazar-çevirmen, daha sonra hısım akraba(Kızılkaya aynı zamanda Uzun'un bacanağı)... Modern Kürt romanının öncüsü Mehmed Uzun'un sürgünde, İsveçte, memleket hasreti içinde yazdığı Kürtçe romanları, Muhsin Kızılkaya İstanbul'da Türkçeye çevirdi. Çok kısa bir süre içinde büyülü bir okur kitlesi yarattılar. Sen û Ben onu tanıyanların, tanımayanların, mutlaka okumaları gereken bir yapıttır ve yaratıcılıkla belgeselliği kaynaştıran Muhsin Kızılkaya ile Sen û Ben'i ve  Kürtçe edebiyatı konuştuk.

 

Kitabın adından başlayalım istiyorum: Sen û Ben neyi ifade ediyor?

Diyarbakır surlarından bir burcun adı "Ben û Sen" burcudur. Hevsel bahçelerine bakar, Dicle'nin üzerindeki On Gözlü Köprü'ye… Yaygın inanışa göre bu burçtan sözünü ettiğim manzarayı seyreden herkesin içinde aşka dair bir şeyler kımıldar. Romantik bir yerdir, aşkı çağırır. Herkes orada kendisini bir sevgiliyle o eşsiz manzarayı seyrederken hayal eder. Belki de "Ben û Sen" demelerini nedeni budur.

Sonra bir gün Diyarbakır'da bir meyhane gördüm, tabelasında "Ben û Sen" yazıyordu. Bu ismi o kadar sevdim ki, bu isimden bir burçtan da haberim yoktu. Meğerse Diyarbakır'ı bilen Kürtler arasında "Ben û Sen" adı çokça aşınmış bir şeymiş, onlar çok romantik bulmaz. Bana öyle gelmemişti.

Mehmet Uzun'un biyografisini yazmaya karar verdiğimde, alışagelmiş bir biyografi olsun istemedim. Farklı bir teknik arıyordum. Yaklaşık 15 yılımız beraber geçmişti, hısımdık, arkadaştık, yazar çevirmendik. Beraber çokça anımız vardı. Mehmet Uzun'a dair bir hayat hikayesi yazarken onunla ilgili kendi anılarımı da heba etmek istemiyordum, kitapta onların da yeri olsun istiyordum. O sırada "Ben û Sen" geldi aklıma. Kitabın öznesi o olduğu için "ben" yerine "Sen"i, "Sen" yerine "Ben"i koydum, böylece kendimi de megaloman bir konuma düşmekten kurtardım.

Kitap böyle çıktı ortaya..

Peki anılardan yola çıkarak oluşturulan bir biyografi denemesi ile kuru ve malumatlarla dolu bir biyografi denemesi arasında nasıl bir ayrım görüyorsunuz?

"Benim hayatım roman" derler ya, inanmayın böyle söyleyenlere. Hiçbir hayat hikayesinden hiçbir zaman çok iyi bir roman çıkmaz. Hayat hikayesi adı üzerinde, yaşananları anlatır, hiçbir şeyi ekleyemezsiniz hikayeye, kahramanı yapmadığı şeyi yaptıramazsınız. Oysa kurgu, hayal ürünü olan roman da yazarın eli serbesttir, kimse o adama neden o hareketi yaptırdın diyemez.

İşte bir insan 50 yıl boyunca ne yaşarsa odur onun hikayesi. Çoğu zaman da bu hikayeler sıkıcıdır. Kronolojik olarak takip edilen, okura bilgi veren, malumat satan biyografi türü böyle bir türdür. Üslup sahibi yazarların kaleminden iyi hikayeler üretilebilir bunlardan, ama sıradan bir yazarın yazacağı hikaye çoğu zaman sıkıcı olabilir.

Ben de bundan korktum. Mehmed'in hayat hikayesinin içine kendi hikayemi, anılarımı ekleyerek onu biraz monotonluktan, sıkıcılıktan, malumattan kurtardım sanıyorum. Biraz romana yaklaştım. Bir hayat hikayesini size anlatırken, aslında birden fazla hikaye anlatmayı amaçladım. Onun için Mehmed'in hayatına etki eden önemli Kürt şahsiyetlerinin, Musa Anter, Ferit Uzun, Necmettin Büyükkaya, Ahmet Kaya, Mahmut Baksi gibilerinin de portrelerine yer vererek çok hikayeli, çok katmanlı bir kitap yazmaya çalıştım.

Kendinizi sadık bir Mehmed Uzun okuru olarak görüyor musunuz?

Her şeyden önce ben Mehmed Uzun'un Türkçe çevirmeniyim. Tabi ki sadık bir okuruyum. Okuru olmasam onun romanlarını çevirebilir miydim? Zaten bir yazarı severseniz iyi çeviri yapabilirsiniz, gerisi sipariş çeviri olur ki, benim ki öyle değil. Çünkü başlangıçta kimse bu kitapları bana para kazandırmak için çevirmeyi önermedi. Bu işe gönüllü kalkıştım. Kürtçe 9 bin kelimeden müteşekkil, iptidai bir dil olarak kabul ediliyordu. Hatta bir dil olarak bile kabul edilmiyordu, Türkçenin bir şivesi sayıyordu onu bazı aklı evveller. Ben Uzun'un romanlarını çevirmeye talip olduğumda bu durumu tersine çevirmek istiyordum. Kürtçe sizin bildiğiniz gibi değil ey efendiler; Mezopotamya'nın en kadim dillerinden biridir ve 5 bin yıllık bir tarihi var, zengin bir sözlü edebiyatı var, iyi bir klasik dönem edebiyatı var, işte bu romanlar da onun modern döneminin ürünleridir. Bu romanların Türkçesini okuduğunuzda, ya Kürtçenin zengin bir dil olduğunu kabul edeceksiniz ya da Muhsin Kızılkaya'nın bir dahi… Çünkü Kürtçe bir dil değilse o halde bu metinleri ben uydurdum, bu romanları Türkçe ben yazdım, bana bütün edebiyat ödüllerini verin o halde… çok kısa bir zaman zarfında birincisinin doğru olduğunu anladılar, Mehmed Uzun'un o romanları bin bir güçlükle Kürtçe yazdığını kanaat getirdiler. Artık kimse Kürtçenin bir dil olmadığını iddia etmiyor bugün. Mehmet mezarında rahat uyuyor, ben de yaşarken mutluyum!

Kürtçede kayda değer bir yapıt ortaya koyabilmenin zorlukları nelerdir?

Cevap: "Kayda değer bir yapıt" üretmek bütün dillerde zordur. Her dilde günde binlerce kitap yayınlanmaktadır, ama bunların içinde zamana karşı direnebilen çok az yapıt kalıyor geriye. Gelişmiş edebiyatların içinde bile büyük yazarların büyük yapıtlar üretmeleri bir hayli zaman alıyor. Hele Kürt edebiyatında… Her şeyden evvel Kürtçe şimdiye kadar yasaklı bir dildi, varlığı inkar edilmişti. Araştırma kurumları yok, enstitüleri yok, sözlüğü yok, okuru yok, yazarı yok… Bu yokluklar içinde bir adamın kalkıp sanatlardın içinde en itibarlı sanat türlerinden biri olan roman yazması bir hayli güçtür. Mehmet Uzun bu güçlüğün üstesinden geldi. Çünkü sürgünde İsveç'te yaşadı. Oralarda bazı kaynaklara ulaşmak burada ulaşmaktan daha kolaydır. Çünkü orada bilgiye ulaşmanın yolları açıktır. Girersin arşivlere, kütüphanelere araştırır okursun. Ama burada bilgiye ulaşmak mümkün değil, yasaktır. Kapalı kapılar ardındadır. Uzun, sürgünün o imkanlarını kullandı, anadilinin bir sürü kaynağına kolay ulaştı ve oturup kelimenin tam anlamıyla "hayvan" gibi çalıştı. Bu çalışmasının, sebatının sonucu olarak da, başka dillere çevrildiği zaman bir anlam ifade eden, zamana karşı direneceğine kesin gözüyle bakılan birbirinden değerli 7 roman bıraktı. Kürtler Uzun'a minnettardır!

Çocukluğunuzdan bu yana içinde yaşamaya yazgılı olduğunuz dilsel çelişkilerin alttan alta bilincinizde yaralar oluşturduğu inkar edilemeyecek bir durum. Biyografinizi ilk yazma denemelerinizden birinde "Doğduğum köye, nüfus dairesi çok uzaktı. Onun için hemen yazdırmadılar nüfus kütüğüne. Yıllar sonra başka bir köye göç ettik. Bu köyde de okul yoktu, onun için her gece, evimize gelecek Türkçe bilen bir misafirin yolunu gözledim durdum ki, ona bildiğim birkaç Türkçe kelimeyi söyleyip caka satayım diye. Buna benzer meraklarımdan olsa gerek, babam beni Hakkâri merkezinde bulunan Yatılı Bölge Okulu'na yazdırdı. Okula alsınlar diye 3 yıl küçülterek yaşımı, kayıtlara 1966 olarak geçirdiler. O okulu hiç sevmedim, soğuktu, her yeri betondu ve öğretmenleri zalimdi. Şakır şakır Türkçe öğretinceye kadar, ağzımızdan burnumuzdan oluk oluk kan getirdiler. Orada iki yıl okudum ve evimizin taşındığı mahallenin ilkokuluna kaçtım. İlkokul dördüncü sınıfta devrimci oldum. Beşinci sınıfta Kürtçe okuyup yazmayı öğrendim." Sen û Ben'e de yansıyan bu zorlu yıllardan söz edelim biraz da. . Neler geliyor aklınıza?

Yukarıda yazdıklarımdan başka çok şey geliyor aslında aklıma. Yatılı Bölge Okulu'na girdiğim zaman devlet benim Türkçe bilmediğimi biliyordu ama ben anadilim Kürtçenin yasak olduğunu bilmiyordum. Onlar hemen hatırlattılar bana. Türkçe öğrenince kadar geçen bir üç aylık süre var, bu üç aylık süre benim için bir "dilsizlik" dönemedir. Fısıldayarak, saklanarak, korkarak konuştuk birbirimizle, sonra Türkçe öğrendik, Türkçe öğrendiğimde da kendi kendime bir söz verdim. Kürtçe konuşuyorum diye bana dayak atan bıyıkları sarkık faşist öğretmenlere inat, Türkçeyi o zalimlerden daha iyi öğreneceğim! Bunu becerdim mi bilmiyorum, ama hayata atıldığım günden bugüne hayatımı Türkçe üzerinden kazanıyorum.

İlk kitaplarınızdan biri hakkında konuşurken: "Ben Türkçe yazıyorum, çünkü edebiyat dilim Türkçe'dir. Dil düşüncenin bizzat kendisidir. Hangi dilin kelimelerini kullanıyorsan o dilin, o fikriyatın ürünüsün... Ama beni Türkçe yazan diğer insanlardan ayıran bir şey vardır bana göre; bu düşünmenin içine fazlasıyla Türkçe okuruna yabancı olan bir duyguyu katıyorum, bu duygu Kürtçe'dir. (...) Bir alt sestir o." Gölgeler Çabuk Ölür'ün arka kapağında ise "Anadilinden bir başka dile sürgün olan herkesin ortak sorunudur galiba; her şeyden habersiz yaşarken, bir de bakar ki, yeni dili anadiline karışmış, iki dil birbirinin içine geçmiş, hatta yeni dili anadilinin yerine geçmiş. (...) Zaman zaman hangisinin anadilim olduğunu unuttum. İkisini de kullandım..." Zaman içinde konuşma ve yazı dili olarak Kürtçe ile ilişkileriniz nasıl biçimlendi?

Hayatın tamamen Kürtçe yaşandığı bir aile atmosferinde geçti çocukluğum. Duyduğum bütün masallar, anlatılan bütün hikayeler, söylenen bütün şarkılar, oynanan bütün oyunlar Kürtçeydi. Tek bir istisna vardı. Kalabalık bir aileydik, ailem dindardı. Ağabeylerim sabah erkenden namaza kalktıktan sonra bir daha uyumaz, kahvaltı vaktine kadar herkes Kuran-ı Kerim'i alır, dizine koyar, hep bir ağızdan yüksek sesle, güzel bir tilavetle okurlardı. Gözlerimi hep kutsal kelamla açtım gün başlangıçlarına. İçim bir huşulukla dolu, huzur içindeydim. Kötülüklerden uzak, sadece Allah'la baş başa…

Anadilimiz Kürtçe ile ibadet dilimiz Arapçanın dışında Türkçe jandarmaların ve öğretmenlerin diliydi. Yol üstünde bir köydeydi evimiz. Yolu bizim eve düşen her devlet tahsildar, her jandarma, her öğretmene bildiğim Türkçe kelimeleri söyleyerek caka satardım. Zaten bu Türkçe merakı beni götürdü yukarıda sözünü ettiğim yatılı okula.

Sonra ilkokulu bitirdiğim zamana yakın bir dönemde elime 12 Mart 1971'de tutuklanan Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) sanıklarının Diyarbakır Cezaevinde yaptıkları savunma geçti. O savunmada, Kürtçenin varlığını inkar eden savcıya Kürtçenin bir dil olduğu 33 harfli bir alfabesinin bulunduğunu anlatıyorlardı aydınlar. İşte Kürtçe alfabeyi ilk olarak bu savunmadan öğrendim. Okuyup yazmayı da kendi kendime söktüm ve daha sonra çalışarak roman gibi çetrefil metinleri çözecek düzeye ulaştırdım. Haksızlıklara karşı gelmeyi solcu düşünce bana emrediyordu, daha çocuk sayılabilecek bir yaşta solcu oldum ben de.

Kürtçe'nin bir edebiyat dili olup olmadığı konuşulurken Türkçe yazan Kürt yazarların adı sıklıkla anılır: Ahmed Arif, Yaşar Kemal, Murathan Mungan ve Bejan Matur bu adlar arasında ilk olarak sayılabilecekler. Siz bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

Bu tartışmayı yersiz buluyorum. Hangi dilden yazıyorsan o dilin edebiyatının yazarısın. Kökenin Kürt olması veya Türk olması önemli değildir. Kürt isen ve Türkçe yazıyorsan Türk edebiyatının yazarısın. Olmaz ya, olur da Türsken ve Kürtçe yazıyorsan Kürt edebiyatının ürünüsün. Bu durum böyle olmasaydı Salman Rüşdü İngiliz edebiyatının değil de Hint edebiyatının yazarı sayılırdı. Oysa herkes Rüşdü'nün Hintli olduğunu bilir, ama herkes İngiliz yazarı olduğunu da bilir… Tıpkı Yaşar Kemal gibi, Yaşar Kemal Kürt'tür ama Tür edebiyatının yazarıdır, hatta Türkçenin "ses bayrağını" en yüksek burçlara dikmiş bir Kürt.. Bu da Kürtler için sadece bir gurur kaynağıdır. Sözünü ettiğiniz diğer yazarlar için de aynı durum geçerlidir.

Kürtçe'yle bu gerilimli ilişki Kürtlerin Kürtçe'yle bu ilişkilerini nasıl etkiliyor?

Kürtler bir mucizeyi yaşıyor. Kürtçe okuyup yazabilenler dünyada türünün tek örneğidirler. Düşünün bir dil var, okulu yok, araştırma kurumu yok, kamusal alanda yok, hasıla hiçbir şeyi yok ama insanlar o dilden hala kitap yazabiliyor, üstelik o kitapları birileri okuyabiliyor. Bütün Türkler Türkçe konuşmayı biliyor. Ama okuma yazma bilen Türkler okula giden Türklerdir. Kürtler hiçbir okula gitmeden Kürtçe okuyup yazabiliyorlar, işte mucize dediğim bu. Bir dili var eden öğretimdir, öğretilerek öğrenilir, ama Kürtçeyi kimse Kürtlere öğretmiyor, kendi çabalarıyla insanlar inat ediyor ve bir edebiyat, bir kültür yaratıyorlar. Bence bunun tek bir sebebi var, Kürtlerin kendi dillerine karşı besledikleri olağanüstü kıskançlık. Zaten bu kıskançlık olmasaydı Kürtler çoktan asimile olmuş, yeryüzünde böyle bir dil kalmamıştı.

Kürtçe  edebiyatı içinde Mehmed Uzun'un yeri nasıl tarif edilebilir?

 Çok özgün bir yeri var Kürt edebiyatında Uzun'un. Bu kadar uzun soluklu roman sahibi tek yazar Uzun'dur. Romanları yaygın olarak okunmakta, hemen hemen bütün Kürtler tarafından bilinmektedir. Romanlarını kendi keyfi için değil, halkının yaralarına "merhem olsun" diye yazmıştır ve yaptığı edebiyata da "ideolojik" değil "angaje" edebiyat demiştir. Taraf bir yazardır, mazlumdan yana taraftır ama mazlum edebiyatını da yapmamıştır. Çünkü mazlumu yücelten edebiyatın edebiyat olmadığına inanmaktadır. Yine çünkü mazlum iktidara gelirse zalim kadar zalimleşebileceğini de bilmektedir. Mazlumu yüceltmeden, mazlumdan yana taraf olmak… işte edebiyatının ruhu…

Rizgarî  dergisinin Mehmed Uzun ve Türkiye'deki Kürtçe edebiyat açısından önemi nedir?

Rizgari, 21 Mart 1976 yılında yayın hayatına başlayan, çok uzun süreli olmayan, birkaç sayıdan sonra kapanan bir siyasi dergiydi. Derginin içinde siyasetten başka kültür ve sanat da vardı. O dönemin koşullarında çıkan dergilerin içinde onu özgün kılan yanlarından biri de sayfalarının önemli bir kısmını Kürtçeye ayırmasıydı. Mehmet Uzun hem bu Kürtçe bölümünün redaksiyonunda yer almış, hem de derginin sorumlu yazı işleri müdürüydü. Kürt siyasi mücadelesinde önemli bir yeri var derginin ama edebiyatta o kadar önemli bir yeri yok. Çünkü asıl amacı edebiyat değil, siyasetti.

Sürgün, Göç ve Ölüm'de, sürgünde yaşayan Kürt yazarlarının öykülerini derlediniz. Kimliksiz, kişiliksiz ve tarihsiz olmak ya da sürgünlük Kürt edebiyatçılarının eserlerine nasıl yansıyor?

Kürt edebiyatı bir sürgün edebiyatıdır. Kendi anayurdunda yasak, anayurdunda yok, bütün ürünleri anayurdunun dışında vücuda gelmiş ve oralarda var. Yıllar sonra kendi yurduna gelen bir edebiyattır Kürt edebiyatı. Dolayısıyla temaları daha geniştir. Sürgünlük acısı, mültecilik, ötekilerle ilişkiler, sürgünde kendi ülkesini özlemek, sürgünde ülkesini yazmak ana temalarıdır. Sürgün edebiyatı çokça handikapları olan bir edebiyattır. Sürgünde sadece ülkene seranad yapmak edebiyat değildir. Sürgünün imkanlarını kullanarak edebiyat yapılırsa, sürgündeyken bile sadece kendi ülkesinin insanları için değil dünya insanları için yapılırsa edebiyat güçlü olur. Yoksa sürgünde sadece ülke insanına seslenmek yerellik tuzağının içine çeker yazarı ki, yerellik her zaman başa beladır. Kürt edebiyatının sürgün yazarları içinde bu handikaptan kendini kurtaran yazar sayısı çok azdır.

Kürt edebiyatında derin izler bırakmış isimler, yaşamlarını hep sürgünde geçirmişler. Mehmed Uzun için de aynı durum geçerli. Siz bunu Kürt edebiyatı açısından nasıl yorumluyorsunuz?

Kendi ülkesinden kaçmak zorunda kalan dünyanın en talihsiz aydınıdır Kürt aydını. Kimse kendi ülkesinden başka yerlere yazar olarak gitmedi. Siyasi adamlardı onlar, ülkenin kurtuluşuna dair fikirleri vardı, bu fikirler onların başına bela açınca ülkelerinin dışına kaçtılar. Oralarda silah kullanarak ülkeyi kurtaramayacaklarına göre kaleme sarıldılar. Kalemlerini silah gibi kullanmak istediler. Kalemin silah olamayacağını anlayanlar iyi yazar oldu, anlamayanlar ise biraz daha öfkelenerek ihtiyarladı.

Mehmed Uzun, kalemin silah olmayacağını, kalemle güzel romanlar yazılabileceğini erken fark etti ve acılar içinde değil, yazdıklarının yüz binlerle ifade edilen okurlar tarafından okunduğunu görerek mutlu bir şekilde öldü.

Roman yazmak zordur, ama Kürtçe roman yazmanın kendine özgü zorlukları da vardır. Nedir bu dilde roman yazmanın güçlükleri. Mehmed Uzun bu güçlükleri nasıl aştı?

Bu sorunun cevabı yukarıda anlattıklarımın içinde bir parça var. Mehmed Uzun ilk roman yazmaya başladığında bu işin bu kadar zor olduğunu bilmiyordu. İlk romanının 50 sayfasını yazdıktan sonra yazdıklarının romana benzemediğini anladı. O vakit yazmayı bıraktı ve Kürtçe çalışmaya başladı. Çünkü roman için gürül gürül akan geniş soluklu bir dil gerekir, bu soluk eksikti onda. Kendisinden önce yazılmış bütün Kürtçe metinlere ulaştı hepsini okudu. Kendi kendisine günlerce, sayfalar dolusu Kürtçe mektuplar yazdı, yazdıklarını okudu, çöpe attı, tekrar yazdı.

Bir yazar der ki, "Yazıp çöp kutusuna attıklarımı biriktirseydim, bugün ünümün çok ilerisinde olurdum, ama eğer bugün bu kadar ünlüysem yazıp çöp kutusuna attıklarım sayesindedir" der. Mehmet Uzun da bunu yaptı sanırım.

Mehmed Uzun'un ilk hangi romanını okudunuz, bu roman sizi nasıl etkiledi?

İlk defa "Yitik bir Aşkın Gölgesinde" adıyla Türkçeye çevirdiğim özgün adı "Siya Evînê" olan romanını okudum. Hüzün dolu, şefkatli bir romandı. Bir Kürt Osmanlı aydını olan Vanlı Memduh Selim Bey'in hayatını romanlaştırmıştı. Sürgünde, Şam'da yokluklar, keder ve elem içinde vefat etmişti Memduh Selim Bey. Romanını yazarken Uzun, sürgünde yaşadıklarının birçoğunu kahramanına mal etmişti. Ne de olsa bütün sürgünler aynı şekilde yaşar hayatı. Onları ısıtan güneş özledikleri güneş değil, üşüten hava alışkın oldukları hava değil, hiçbir koku tanıdık değil, duydukları bütün sesler yabancıdır onlara. Bu ruh halini çok iyi yansıtmıştı Uzun ve bütün bunları benim İstanbul'da özlem duyduğum anadilimin kelimeleriyle yapmıştı. Çevirirken Türkçeye bu duygularla oturdum masanın başına.

Kitabınızdan sadece Kürtçe roman yazmanın değil yayınlatmanın da güç olduğunu öğreniyoruz. Mehmed Uzun'un Türkçe'de yayımlanma seyri hakkında neler söylenebilir? Siz bir çevirmen olarak hangi güçlüklerle karşılaştınız?

Mehmet Uzun'un yukarıda adını verdiğim romanını Türkçeye çevirip yayıncı aradığımda 90'lı yılların başıydı. Kürtçeye karşı müthiş bir önyargı vardı. Öylesine ideolojik bir koşullanma içindeydiler ki insanlar, İstanbul'da iyi niyetinden zerre kadar kuşku duymadığım birçok yayınevinin editörü bile Kürtçeyle roman yazılabileceğine çok fazla inanmıyordu. Onun için böyle bir önyargıyla yaklaştılar çevirime. İşte sürgünde bir Kürt bir roman yazmıştı, İstanbul'da yaşayan başka bir Kürt de onu Türkçeye çevirmişti; bundan bir şey çıkmaz! Sanırım çok fazla ciddiye almadılar. Onun için istediğim yayınevlerinden çıkmadı Uzun'un ilk kitabı. Sonra önyargısı olmayan bir adam çıktı karşıma; Ragıp Zarakolu, ilk romanını belge yayınları arasından o çıkardı. Kısa bir süre içinde Kürt gençleri ekmeğe peynire hücum eder gibi kitaba hücum ettiler. Sonra diğer kitaplarına geldi sıra, üçüncü romanını çevirdiğimde artık ilk başta talip olmayan yayıncılar da talip olmaya başladılar. Mehmet Uzun bu dille de roman yazılabileceğini göstermişti herkese.

Kürtçe edebiyatın  aynı zamanda çok politik bir edebiyat olduğu göz önünde tutulduğunda Mehmed Uzun'un edebi kimliği denildiğinde neler söylenebilir?

Mehmet Uzun siyasetten edebiyata geçmiş bir yazardır. Siyaset yoluyla beceremediklerini edebiyat yoluyla yapmaya kalkıştı ve çok başarılı oldu. Edebiyatına "angaje" edebiyat diyordu ve şöyle tarif ediyordu:

"İyi edebiyat etikle estetiğin mükemmel uyumu, ideolojik edebiyat ise emir komuta zincirinin mükemmel birliğidir."

Yazdığı her şeyin "İzlanda'daki balçıkçı" için de bir şeyler ifade etmesi gereken bir şey olmasına dikkat ederdi.

Kürtçe edebiyatı hangi dönemlere ayırmak mümkün? Her bir döneme damgasını vuran ve öne çıkan yazarların ayırt edici özellikleri nelerdir?

Klasik ve modern döneme ayırmak mümkün. Klasik Kürt edebiyatının en önemli yazarlarından biri "Mem û Zîn"i yazan Ehmedê Xanî'dir. Öncülerden biri olarak kabul etmek gerekir. "Memê Alan" adında bir sözlü halk destanını alıp yeniden yorumlayarak dönemi için oldukça modern bir teknikle bir mesnevi vücuda getirmiştir. Bir "metinler arası ilişki" şaheseri olarak kabul etmek gerekir. Uzun bir süre birçok edip Xanî'nin etkisinde kalmışlar.

Modern dönemde ise belirgin tek bir yazar yok, birçok yazar var. Bütün bu modern dönem yazarlarını etkileyen en önemli olay 1930'ların başında Celadet Bedirxan'ın Şam'da yayınlamaya başladığı "Hawar" (İmdat) dergisidir. Bu dergi bir ekoldür. Burada bir sürü yazarın ilk ürünleri yayınlanmıştır. Modern Kürt edebiyatının temellerini bu dergiye bağlamak sanırım yanlış olmaz.

Bu dergide sürgünde yayınlanmış ve orada yazan bütün yazarlar da sürgündeydi.

12 Eylül darbesinden sonra Avrupa'ya, özellikle İsveç'e kaçanlar, "Hawar Ekolünü" sürdürerek modern romanlar, hikayeler, piyesler yazmışlar. Bu kez de tema çok değişmemiş. Sürgünde ülkesine bakan çaresiz aydının dramı… Sürgünün zorlukları… Ülke özlemi… kendi ülkesinin dışında ölmek… temalar çeşitlendirilebilir.

Size göre Kürtçe edebiyatta- tür ayrımı yapmaksızın bu soruyu soruyorum-  belirgin temalar nelerdir? Süreç içinde hangi temalar öne çıktı ve nasıl dönüştü?

Klasik dönemden başlayarak ülke ve halkın içinde bulunduğu durum ana temaydı. Aşk ve mistik mevzular da girmiş şairlerin temaları arasına.

"Belingaz" diye bir söz var Kürtçede, "çaresiz"e karşılık gelebilir. En önemli temalardan biri… sonra özellikle 60'lı yıllarda yeni gerçekçilik akımının etkisiyle sınıf, proletarya, feodal ağalarla mücadele gibi şeyler girdi ama bunların ömrü kısa oldu. Daha sonra sürgün ve ülkenin kurtuluşu için önerilen reçeteler…

Kürtçe edebiyatın geçmişi ve geleneği ile bugünkü edebiyat arasında ne gibi bağlardan söz edilebilir?

Kürt edebiyatında bir gelenekten söz etmek bir hayli zor. Gelenek demek bir süreklilik demektir. Böyle bir karakteri yok, çünkü imkansızlıklar yüzünden çoğu zaman kesintiye uğramış. Kesintisiz bir edebiyat yapmanın imkanını bulamamışlar Kürt yazarlar.

Sadece geleneksel sözlü edebiyatın bir ürünü olan ve Türk sözlü halk edebiyatında "medah"a karşılık gelen "dengbêj" geleneği diye bir şey var. Bu gelenek süreklilik arz etmiş ve başta Mehmet Uzun olmak üzere birçok yazar bu geleneğin imkanlarından çok yararlanmış ve kullanmışlar.

En netameli olduğunu düşündüğüm sorulardan birini yöneltmek istiyorum: Bütün romanlarını Kürtçe yazan Mehmed Uzun'un son romanını Türkçe yazmış olması sizi şaşırttı mı? Neden Türkçe yazmayı seçti Mehmed Uzun?

Kürtçe okuyup yazabilenlerin sayısının azlığının, Kürt edebiyatına, kültürüne, sanatına kafa yoranların sayısının azlığının nedenleri sadece aşırı siyasallaşmadan mı kaynaklanıyor?

Hemen bir yanlışınızı düzeltmeme izin verin. Mehmet Uzun'un Türkçe yazdığı "Ruhun Gökkuşağı" adındaki son kitabı bir roman değil, bir anlatı, belki de bir kitap boyutunda kendi  hayatından izler taşıyan, yazarlık serüvenini anlattığı uzun bir deneme diyebiliriz ona.

Uzun'un bir prensibi vardı; romanlarını Kürtçe yazardı, diğer metinlerini de, özellikle denemelerini Türkçe ve İsveççe yazardı. Sorduklarında, "Türkiyeliyim, İsveçliyim ve Kürdüm" derdi. Üç dili de çok iyi kullanabiliyordu. Ama Kürt roman yazmayı ahlaki bir sorun olarak koymuştu önüne, madem bu işi becerebiliyordu, güçlükleri bile olsa bunu devam ettirmeliydi. Başkalarını da teşvik etmek için yapıyordu bunu.

İlk başlarda romanlarının Kürtçe yayınının üzerinden iki yıl geçtikten sonra Türkçeyle çeviriyordum onları ben. Sonra bu mesafe gittikçe kısaldı. Çünkü Türkçe okurları da ilgiyle beklemeye başladılar romanlarını. Kürtlerin önemli bir kısmı, -okuryazar olanlarının- zaten Kürtçe bilmiyordu. Hiç kimseye haksızlık yapmak istemiyordu ve Mehmed bütün dilleri kardeş görüyordu. Onun için önemli olan romanlarının okunuyor almasıydı, Kürtçe, Türkçe, İngilizce, İsveççe fark etmez…

Türkçe edebiyatta "öteki" olarak Kürtlerin temsili hakkında neler söylenebilir?

Türk edebiyatında Ermeni kadınları çok güzel dolma sarar, Rumlar işveli olur, Yahudiler de tüccar… Kürtler ise yok.. Devlet varlığını nasıl yok saydıysa, edebiyat da uzun süre "yok" saymış. Kürtler hep birer "sıfat" olarak yer almışlar. Kötü adamlar, hırsız, eşkıya olarak girmişler edebiyatın başlangıç yıllarına. Sanırım ilk defa olumlu bir tip olarak Yaşar Kemal'in "Teneke" romanında görünür Kürtler.

Şimdilerde yeni yeni keşfediyorlar yazarlar Kürtleri. Ama onların bakışında da hala orası "turistik bir acılı coğrafya"dır orası. Bu onların hatası değil, bütün mesele gelenekle ilgilidir. Sanırım durumun değişmesi biraz daha zaman alacak, yazarlar biraz daha iyi bilecekler o coğrafyayı, o insanları biraz daha yakından tanıyacaklar; mesela belki de bütün bu acılara rağmen Ortadoğu'da hala kahkahalarla gülmeyi becerebilen ender halklardan birisinin Kürtler olduğunu görecekler.

Kürtçenin lehçelerinin yazılı edebiyattaki yansımaları nasıl oldu?

Kürtçenin üç temel lehçesi var; Kurmanci, Sorani ve Zazaki… En yaygın lehçe büyük bir çoğunluğu Türkiye, Irak'ın bir kesimi ve Suriye'dekiler tarafından konuşulan Kurmanci lehçesidir, en fazla edebi eser bu lehçeden yazılmıştır. Ama yazılı eser bakımından Sorani daha zengindir ve Irak'ın güneyinde konuşuluyor. En az edebi eser verilen lehçe de Zazaki'dir.

Mehmet Uzun gibi yazarlar üç lehçeden de yararlanıyorlar. Çünkü amaçları bir "dil birliği" yaratmaktır. 12 Eylül darbesinden sonra yurt dışına kaçan Kürt aydınları, sürgünde birbiriyle buluştu ve aradan geçen süre zarfında aralarındaki lehçe farklılıklarını önemli oranda azalttı. Yani 12 Eylül Kürtlerin "dil birliğine" gitmesine vesile oldu. Şimdi bunun ürünlerini ufak ufak edebiyatta görmeye başlıyoruz.

Son olarak şunu sormak istiyorum. Kürtçe edebiyatta bir alfabe birliği sorunu da var. Diyarbakır'da, 4-6 Kasım 2003 tarihleri arasında, "Diyarbakır Edebiyat Günleri" kapsamında bir "Kürt Edebiyatı Konferansı" düzenlendi.  Burada da Latin alfabesi öne çıktı. Bu sorun bir yandan sekülerlikle de ilgili. Bu sorunu aşma sürecinde Latin alfabesinin öne çıkışını nasıl açıklarsınız?

Irak ve İran Kürtleri dışında dünyanın her tarafına dağılmış olan Kürtler Latin alfabesini kullanıyor. Kürtlere ilk Latin alfabesini öneren Dr. Abdullah Cevdet'tir. Yüzyılın başında hem Kürtlerin, hem de Türklerin Latin alfabesini geçmesini önermiştir. Cumhuriyeti kuranlar onun bu fikrini hayata geçirdiler, Kürtler de demin sözünü ettiğim "Hawar" dergisiyle bunu denemeye kalkıştılar ve başarılı oldular. Çünkü o zamana kadar yazılmış bütün Kürtçe metinler Arap alfabesiyle yazılmıştı. Yaklaşık on beş yıldan beri Klasik Kürt edebiyatının bütün eserleri Latin alfabesine dönüştürüldü. Ancak Irak'taki özellikle Soranlar Arap alfabesinde hala diretiyor. Ama zaten bunu zorlayan da yok. Zorla, devrim yoluyla bu iş bu çağda biraz güç görünüyor bana. Günümüzün modern dünyasında ihtiyaçlar sanırım Latin alfabesinden yanaymış gibi görünüyor.

Söyleşi için teşekkür ederim.

Ben de size teşekkür ederim

 

Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.