1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Muhammed Hüseyin Fadlallah röportaj-I
Muhammed Hüseyin Fadlallah röportaj-I

Muhammed Hüseyin Fadlallah röportaj-I

A+A-

Lübnanlı Şii Merci Ayetullah Muhammed Hüseyin Fadlallah ilk kez Arap Şiilerin İran’a tabi oldukları yönündeki suçlamaların tamamen zalimane ve haksız suçlamalar olduğunu belirterek, Şiiler içerisinde İran’a taraftar olanlar olduğu gibi muhalif olanların da bulunduğunu ifade etti. Tartışmalar ve eleştirilerin mezhebî zeminden uzak yapılması gerektiğini belirten Fadlallah, sorunların daha çok siyasi ve toplumsal olduğuna dikkat çekti.

 

Seyyid Fadlallah, bazılarının Şiilere yönelik Amerikan yanlısı olma suçlamasını reddederek, Amerika’yla çok stratejik ilişkiler kuran birçok Sünni bulunduğunu, bu nedenle sorunun mezhep dairesinin dışında olduğunu söyledi.

 

Şii düşüncesiyle ilgili birçok soruya cevap veren Lübnanlı âlim, özelikle de merceiyyet, Arap Şii merceiyyetinin varlığının İranlılar tarafından tehdit edilmesi gibi konularda yoğunlaşırken, Velayet-i Fakih Velayet-i Fakih, Hizbullah ve etrafında koparılan fırtınalar hakkında konuştu. Okuyucularımızın röportajı yapan gazetecinin Suud’daki resmi çizginin temsilcisi bir gazetenin (Suud’ta resmi çizgiye karşıt bir gazetenin bulunması düşünülemez bile) Yazı İşleri Müdür olduğuna dikkatlerini çekmek istiyoruz. Sorularda da büyük ölçüde İslam dünyasının hassa bölgelerindeki bir takım olayları siyasi değil de mezhebi olaylarmış gibi sunma gayreti göze çarpıyor. Takdiri okuyucuya bırakıyoruz.

 

Sayın Fadlallah, soruma Lübnan’daki Cebel-i Amil’de (Şiilere ait) ilmi faaliyetlerin sona ererek Necef ve Kum’a taşınması konusuyla başlamak istiyorum. Bunun nedenleri nelerdir?

 

Cebel-i Amil’in Safevi devletiyle tarihte hiçbir zaman ilişkisi olmadı. Çünkü Safevi devleti, Lübnan’a hatta Suriye’ye kadar ulaşabilme gücüne sahip değildi. Cebel-i Amil Okulu eskiden fıkıh, usulu’d-din, edebi ve kültürel konularda Müslüman Şii âlimler çıkaran bir merkezdi. Bu âlimler, ilim için göç ediyor, sahip oldukları kültürel birikimleri birçok ülkeye götürüyorlardı. Bunun dışında Hindistan’a ve İran’a giden Cebel-i Amil âlimleri de vardı. Şeyh el-Behai, El-Hurru’l Amili, el-Kurki gibi isimler bunlardandır. Ayrıca koyu mezhebi bakış açısı nedeniyle bölgede kalan ve hiçbir yere gitmeyen âlimler de vardı. 

 

İkinci Şehit Lakabıyla bilinen Zeynuddin el-Cabi, Balebek medresesinde Şia mezhebinin yanında diğer dört mezhebi de öğretiyor, Mısır’a ve diğer ülkelere Ehl-i Sünnet fıkhını öğrenmek için gidiyordu. Çünkü Cebel-i Amil’deki Şiiler, mezhebî açıdan dışa kapalı bir bölge değildi. Tersine nasıl Sünni Müslüman âlimlerin rahle-i tedrisinden geçiyorsa, Şii âlimlerin de rahle-i tedrisinden geçmekteydi.

 

Ancak ekonomik olan ve olmayan koşullar etki edince Necef daha ön plana çıktı. Belli bir dönemden sonra Necef ulemasının yanında ders görmeye başladılar. Ancak burada Saddam Hüseyin’in Şii öğrencilere yaptıkları ve ilim havzalarına el koyması nedeniyle öğrenciler Kum’a gitmeye başladılar.

 

Özür dilerim Sayın Seyyid.. Safevi devletiyle Cebel-i Amil’deki Şii ulema arasında bir bağlantı yok dediğinizde bu benim için sürpriz oldu. Tarihi kaynaklar Safevi Devleti’nin İran’ı Şiileştirmek istediğinde Cebel-i Amil ulemasından yardım istediğini ve buralardan âlim getirttiğini yazıyor.  

 

Safevi devletinin iktidarını Cebel-i Amil bölgesine kadar yayamadığından bahsediyordum. Ancak bu bölgenin bazı âlimleri, İran’a gitti ve Safevi Devleti’nin imkânlarından yararlandı. Aslında sorun, ulemanın devlet tarafından İran’a ya da başka bir yere getirilmesi değildi.

 

Bu da benim tekrar, özelde Cebel-i Amil’de genelde ise Lübnan’da Şii ilim hareketinin neden zayıfladığını sormamı gerektiriyor?

 

Gerçekten çok büyük imkânlara sahip olan Kum havza-i ilmiyesinin güçlenmesiyle birlikte böyle olması doğaldı. Bu nedenle insanlar genellikle Kum’a gidip sonra da Cebel-i Amil’e ve Lübnan’a dönüyorlardı. Ama buna rağmen Cebel-i Amil’de Kum’da ders görmemiş Seyyid Muhsin el-Emin, Şeyh Muhammed Cevad Muğniye, Şeyh Haşim Maruf, Şeyh Abdullah Nime ve Muhammet Mehdi Şemseddin gibi isimler vardı. Bu isimlerin tamamı Necef’te öğrenim görmüş, gerek kültürel gerekse fıkhi planda etkileri olmuştur. Ancak bu sürecin sonunda Necef’teki havza-i ilmiyelerle Kum’daki medreselerin kapıları öğrencilere açılmıştı. 

 

ARAP MERCİLER

 

Peki, sizce Arap Şiiler içerisinde merci konumunda âlimlerin bulunmayışının nedeni bu mu? Günümüzdeki Şii mercilere baktığımızda içlerinde Arap olanların sayısının bir ya da ikiyi geçmediğini, buna mukabil geri kalan tüm mercilerin Arap olmayan unsurlardan olduğunu görüyoruz. 

 

Daha önce de söylediğim gibi Cebel-i Amil uleması tarih boyunca İslami ilimlerde İran’da bile öncü rolü oynamıştır. Hatta bu âlimlerin kitapları havzalarda okutulmuştur ve hala da okutulmaktadır. Merceiyyet ise genel olarak, gerek Ehl-i Sünnet gerekse Şiilerde kavmi unsurlardan etkilenmemiştir. Bu nedenle sorun etnik meseleden kaynaklanmamaktadır. Bir başka deyişle Arap olup olmamak burada etkili olmamaktadır. Meselenin kendine has tarihi kökleri vardır. Burada asıl olan ilmi yeterliliktir.

 

Beni hoşgörün lütfen ama bu nokta üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Amacım İslam’dan olmadığını açıkça söyleyebileceğimiz Şuubiyyecilik yapmak değil ama şunu sormak istiyorum: Milyonlarca Şii Müslüman karşısında sizin dışınızda tanınmış tek bir Şii merci bile olmamasının garip olduğunu düşünüyorum. Hatta sizin merciliğiniz konusunda da Necef ve Kum arasında bir anlaşmazlık oldu. Kum’dakiler sizin merciliğinizi kabul etmediler.

 

Çok yaygın olmamakla birlikte Arap merciler de olmuştur. Örneğin Şam’da ikamet eden ve Hicri 14. yüzyılda vefat eden Seyyid Muhsin el-Emin bunlardan biridir. Kendisi Şam’daki Arap İlimler Topluluğu’nun bir üyesiydi. Birçok kitabı da bulunmaktadır.

Mesele, merceiyyetin daha çok maddi imkâna ihtiyaç duymasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle merci olmak isteyenler imkânların daha kıt olduğu Lübnan’a değil, daha iyi imkânların bulunduğu Kum ve Necef’e yöneldiler. Ben de bu çerçevede Necef’e gitmiş ve oradaki mercilerle arkadaşlık etmiştim. Necef’teki koşullar benim İslami merceiyyetimle ilgili altyapının oluşmasına katkıda bulundu. Kaldı ki benim takipçi ve mukallitlerim sadece Arap coğrafyası ya da Lübnan’la sınırlı değil. Pakistan, Hindistan ve İran’da beni taklit edenler var.

 

MERCEİYYET KOMPLEKSİ

 

Hiçbir çekince olmaksızın istediğimi sorabilme lütfünü bana bahşettiniz. Bu nedenle bazılarının dillendirdiği ve hatta bazı Şiilerden de duyduğum bir takım şeyleri size sormak istiyorum. Acaba Sayın Muhammed Hüseyin Fadlallah, Arap kökene sahip olması ve İran’daki mollaların da etkisiyle bu konuda acaba belirli bir dirençle karşılaştı mı?

 

Meseleyi daha hassas bir şekilde ele almak istediğimizde şunu söylemek gerekir ki İran’daki bütün mollalar bana karşı bir pozisyon almadılar. Tersine Necef’te de benim merci olmama karşı tavır alan Arap kökenli mollalar oldu. Meselenin merceiyyet konusuna vakıf olmayan insanlara karmaşık gelecek bazı boyutları var. Tarihi, fıkhî ve kelamî bazı içtihatlar konusunda bazılarının çok da hoşnut olmadığı düşüncelere sahip oldum. Onlardan farklı düşünmem, onlar tarafından sanki mezhebin temellerine karşı çıkıyormuşum gibi bir algılamanın doğmasına yol açtı.

 

Yine bu konuyu ele almaya devam edeceğim Sayın Fadlallah. Benim gibi Şii toplumunun dışında olan kimseler, sizin Arap ve Şii bir merci olmanız hasebiyle mukallitlerinizin genellikle Araplardan olması gerektiğini düşünüyor. Ancak baktığımızda Körfez ülkelerinde, Kutayf’da ve Kuveyt’te sizin takipçilerinizi görmüyoruz. Çoğu ya Sistani’yi ya da Şirazi’yi taklit ediyor.

 

Irak’ta, Suud’ta, Bahreyn’de, Umman’da, BAE’de ve Kuveyt’te beni taklit eden hiç de azımsanmayacak bir topluluk var. Belki sayıları fazla olmayabilir ama var.

 

COĞRAFYA VE MEZHEBİ SEMPATİ

 

İranlı düşünür Ali Şeriati, “Alevi Şiası, Safevi Şiası” adlı eserinde “Safevi devleti, Fars kavmiyetçiliğiyle Şii mezhebinin bir karışımıdır” demekte ve İran kimliği vurgusunun bu anlayışta hâkim olduğunu, Acem’in Araplara üstün olduğu anlayışının yaygınlaştırılmaya çalışıldığını söylüyor. Peki, İran Şii mercilerine karşı Arap Şii mercilerinin az oluşu bu düşüncenin yaygınlaşmasından kaynaklanabilir mi?

 

Safevilik unsurunun konuyla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Ancak mercilik rekabetinde şahsi çekişmelerin geçerli olduğu bazı meseleler bence daha çok etkili. Bu, ise yeni bir şey değil. Laik makamlarda ve hatta Sünni mercilikte bile bir takım çekişmeler yaşanıyor. Biz, Hanefilerin, Hanbelilerin, Malikilerin ve Şafiilerin bilmediği ne kadar sert tarihi çekişmelerin olduğunu biliyoruz. Öyle ki bazı fakihler geçmişte Hanefilerin Şafilerle evlenmesini haram gören fetvalar vermişlerdir. Bunlar her yerde meydana gelebilecek türden konular olup bazısı duygusal bazısı ise duygusal olmayan bir takım fikri konuların da etkisiyle güç kazanmış olabilir.

 

Ancak sanmıyorum ki Safevilik siyasi boyutuyla Şiilerin yaşadıkları vakıaya tesir etmiş olsun. Mesela İran Farisi bir devlet olup çoğunluğu Farisi, azınlığı ise Arap’tır. Büyük bir Kürt azınlık da bulunmaktadır. Örneğin Farslarla Türkler arasında etnik çatışmanın bulunduğunu belirten birçok insan vardır.  Aynı şekilde Arapların yaşadıkları bölgede de bir yönden etnik boyut diğer yönden mezhebi boyut kazanan psikolojik birikimler ya da işleri daha da içinden çıkılmaz hale getiren bir takım olaylar bunda etkili olabilir.

 

Mercilik konusunda rekabet olduğunu düşünüyoruz sayın Fadlallah. Merciliğin tespitinde İran’ın rolü olduğunu düşünüyoruz. Merciliğe Sistani’nin getirileceği, İran’da kararlaştırıldı. Sorum çok basit: Sistani niçin ilim olarak sizin üzerinizde addedilsin?

 

—Öncelikle ben mercilik konusunda müctehidin diğer bütün ulemadan ilim olarak daha üstün olması gerektiğini düşünmüyorum. İlim olarak üstünlük bana göre delil olamaz. Önemli olan ictihadî yeterlilik, âlimlik konusunda uzun bir tecrübeye sahip olmaktır.  

 

Bütün dünyada falanca konuda dünyanın en bilgili insanı diyebileceğiniz bir insanı bulmak mümkün değildir. Bir konuda bir müctehidi üstün görürken başka bir konuda başka bir müctehidi üstün görmek mümkündür.

 

Sayın Seyyid, bu konuya yakından ilgi duyan bir kimse, Lübnanlı Şiileri hakkında bir araştırma yaparak onları Iraklı, Kutayflı, Kuveytli ya da Körfez ülkelerindeki mezhebdaşlarıyla karşılaştırdığında aralarında özellikle mezhebe bağlılık konusunda büyük fark görür. Coğrafyanın bunda rolü olabilir mi?

 

Aralarında büyük fark vardır. Çünkü Lübnan dini olarak büyük bir zenginlik içerisinde olan ve her bir mezhep ve dinin diğeriyle ilişkiler içerisinde bulunduğu bir ülkedir. Ayrıca Lübnan’da kültürel, siyasi ve dini alanlarda özgürlük vardır. Ayrıca Lübnan Batı’nın Doğu’ya ve Doğu’nun da Batı’ya penceresidir. Bu nedenle bütün Arap ve İslam ülkelerinden farklılık arz eder. Bu etkileşim ve iç içe geçmişlik, onların mezhebi taassup içerisinde olmamalarını beraberinde getirmiştir. 

 

Müslümanlarla Hıristiyanlar, Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında büyük bir etkileşimin olduğunu da görürüz. Hatta Şiilerle Sünniler arasındaki evliliğin %40 ve 50’ler seviyesinde olduğu bir gerçektir. Bu etkileşimin doğal sonucu olarak, kültürlü ve dini birikim olarak gelişkin insanlar, bu konularda diğer bölgelere nazaran çok daha fazla esneklik göstermektedir.

 

Arap ve İslam dünyasının birçok tarafında gerek Sünnilerde gerekse Şiilerde donukluğun ve bir tür içe kapanıklığın bulunduğunu bilmekteyiz.

 

Peki, benim coğrafyanın rolü konusundaki söylediklerime ne diyorsunuz? Haccac döneminin insanları sertlik ve ödün vermezlikleriyle biliniyorlardı. Hatta bundan da ileri giderek, tarihte Irak’ın ancak diktatör biri tarafından yönetilebileceği konusunda bir takım görüşler öne sürülmüştü.

 

Bu coğrafi bir özellik olabilir. Baktığımızda bir Körfez ülkesindeki durum bir başka Körfez ülkesindeki durumdan daha farklı olabiliyor. Örneğin ABD ve Avrupa’ya giden gençlerle diğerlerinin olaylara bakışı farklı oluyor.

 

Ayrıca tarihi etkenlerin de rolü olmuş olabilir. Bahreyn’de mevcut olan sıkıntılar ve sorunlara rağmen bu konuyu irdelediğimizde bu ülkedeki Şiiliğin diğer bölgelerdekine nazaran temayüz etmiş olduğunu görüyoruz. Örneğin Bahreyn, Körfez bölgesi içerisinde ilk parlamentoyu kuran ve bunun açılışını yapan ülkedir. Ancak bu parlamento daha sonra feshedilmiştir. Ayrıca Bahreyn’deki edebiyat ve şiire dönük faaliyetler, Arap dünyasında hep ilgiyle takip edilmiştir. Var olan zenginlikler bir açıdan psikolojik birikimler ya da siyasi, mezhebi vs. gibi etkenlerle alakalı olabilir. Bu, ülkeden ülkeye farklılık arz eden bir durumdur.

 

ŞİİLERİN BAĞLILIĞI KİME?

 

Ortadoğu’ya hâkim olan ve savaş atmosferinin hâkim olduğu bu dönemde iyice belirginleşen husus, Şiilerin velayeti hususu. Şiiler kime bağlı? Devlete mi yoksa ulemaya mı? Acaba özellikle de Körfez ülkelerinde yaşayan Şiilerin sorunu buradan kaynaklanıyor olabilir mi?

 

Şiiler açısından dini ve mezhebi olarak herhangi bir devlete bağlılık söz konusu değildir. Şiiler, İran konusunda farklı düşünmektedirler. Onu destekleyen de ona karşı çıkan da vardır. Şiileri, tamamen İran’a bağlılığını sunmuş insanlar olarak takdim etmek büyük haksızlıktır. Sünnilerde de benzer bir durum yok mu? Suud ve Körfez ülkelerindeki durum da bundan ibarettir. Şiiler vatanlarına bağlı insanlardır, Lübnan’da İsrail’e karşı savaşan Hizbullah olmamış mıdır?

 

Ancak tam da bu hareket, Sayın Seyyid, eski Genel Sekreteri’nin itiraflarıyla doğrudan İran’a bağlılığını ilan etmiştir. Bunu söyleyen bizzat liderleridir.

 

Bu hareket velayet-i fakihe inanan ancak Lübnan’ın çıkarları için mücadele eden bir partidir. Birçok Arap ve İslam ülkesi, ABD ile ittifak halindedir. Buradan hareketle bütün Sünnilerin Amerikan yanlısı olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu doğru olmaz. Siyasi ayak oyunları neticesinde birileri çıkıp Şiilerin İran’a bağlı olduklarını, bu ülkenin çıkarı için çalıştıklarını söylüyor. Hizbullah, Lübnanlı bir harekettir. Hizbullah içerisinde, Lübnanlı olmayan bir tek kişi dahi bulamazsınız. Bu harekete İran yardım ediyor belki ama Suriye de yardım ediyor. Aynı zamanda Lübnan’ı işgalden kurtaran bir harekettir. Örneğin Iraklı Şiilerin bir bölümü İran’a sempatik bakmaz.

 

Okuyucu bizi okurken şaşırabilir. Biz şu an iki sadakat karşısındayız. Bir yandan İran’a bağlılık diğer yandan da ulemaya bağlılık. Açıkça soruyorum: Lübnan ve Körfez ülkelerindeki Şiiler velayet-i fakihin her konuyu kapsayan bir velayet olduğunu söyleyen Ali Hamaney’e bağlılık gösteriyor. Bunlar kime bağlılar?

 

Körfez ya da Lübnan Şiileriyle ilgili herhangi bir anket var mı? Ben, Körfez Şiilerinin önemli bir bölümünün Necef’teki ulemayı ve Kum’daki bazı mercileri taklit ettiğini biliyorum. Hatta durum gerçekten soruda sorulduğu gibi olsa bile; taklit olgusu, fıkhi ve şer’i bir bağlılıktır, siyasi bir olgu değildir.

 

VELAYET-İ FAKİH

 

Be çerçevede sorunun başına dönersek daha iyi olur gibi geldi bana. ‘Humeyni’nin getirdiği velayet-i fakih, Şia fıkhında bir içtihattır’ dediniz.  Ulemanın uzun yıllar siyasetten uzak durmasıyla birlikte onları tekrar siyasete sokmaya çalışan bir içtihattır. Özetle bunu ve bu konu hakkındaki görüşünüzü bize anlatır mısınız?

 

Velayet-i fakih nazariyesi birçok Şii âlimin kabul etmediği bir görüştür. Ancak buna karşın diğer herhangi bir teori gibi bu görüş de içtihadi bir nazariyedir. Bu nazariye, Şiilerin vatanlarına bağlılığı düşüncesiyle çelişmez. Çünkü bu nazariye, âlime sadece şer’i açıdan bağlılığı öngörmektedir. Ehl-i Sünnet’in, falanca imamdan sadır olan fetva ya da içtihatlara bağlılıkları nasıl ki vatanlarına olan bağlılıklarıyla alakalı değilse,  Şiilerinki de öyledir

Önemli olan Şiilerin ve Sünnilerin vatanlarına bağlı olmaları, ancak bunu yaparken Allah’tan başka kendisine taptıkları bir put haline getirmemeleridir. Vatana bağlılık demek, orada adaletin hâkim kılınacağı bir mekân, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini gasp etmek ve izzet, onur ve özgürlüklerine el koymak isteyen müstekbirlere karşı durdukları, ona karşı mücadele ettikleri bir yurt demektir.  Çünkü Allah (c.c.) Müslümanlardan ve hatta kâfirlerden zulmü reddetmelerini ve adaletin sebeplerine tutunmalarını istemiştir.

 

Bu nedenle, Şiilerin ya da Sünnilerin vatanlarına bağlılıkları meselesi, mezhebi bir sorun olmayıp şurada ya da buradaki taassupla veya mutaassıp (fanatik) kişilerle ilgilidir. Velayet-i fakih meselesiyle ilgili soruna gelince, bu konu bazılarının ‘adil müçtehidin hükmettiği topraklarda yürütmekte olduğu bir yönetimdir’ diyebilecekleri bir içtihattır. Aynı şekilde Sünniler de bazı yöneticilerine mutlak bir şekilde biat etmektedirler. Onların bu beyatleri, başka ülkelerde yaşayan dindaş ya da mezhepdaşlarına olan bağlılıklarına bir engel midir?

 

Ben örneğin Bahreyn’de gençlerin kışkırtılması ve karışıklıkların meydana getirilmesiyle ilgili Şeriatmedari’nin söylediklerini örnek olarak vereceğim. Bu hadiseler nasıl yorumlanmalı?

 

Bahreyn meselesi ayrı bir konudur. Bu ülkede Şiiler, tarih boyunca kendilerini dışlanmış hissetmişlerdir. Şiilerin hepsi din âlimi değildir. Bir kısmı da siyasetçidir. Bu çerçevede yönetimin vatandaşlar arasındaki nüfus dengesini (kendince) kurabilmesi için Sünnilerin dışardan getirtilmesi sözkonusu olduğunu düşünmektedirler. Bu siyasi bir mesele olup, mezhebi açıdan ele alınmaması gereken bir meseledir. Meseleye siyasi olarak bakıldığında insanlar bu konuda farklı görüşlere sahip olabilirler. Falanca yönetici ya da filanca yönetimden söz açabilirler.

 

Ama efendim, bunlar şiddetin, yakıp yıkmanın ya da gösterilerin bahanesi olabilir mi?

 

Bu yöntem her yerde vardır. O dönem ben (bu ülkedeki) şiddete karşı olduğumu açıklamış, bunun haram olduğunu ilan etmiştim. Hatta duvarlara yazı yazmanın bile haram olduğunu söylemiştim, çünkü o evin sahibi buna rıza göstermeyebilir. Bir süre önce çevreye zarar verdiği ve insanlara eziyet verdiği için tekerlek yakmanın da haram olduğu fetvasını vermiştim.

 

Şii Araplara bir öğüdünüz var mı?

 

Benim görüşlerime itibar eden insanlara, bölgemizdeki siyasi durumların sarsıntılı olduğunu, bu nedenle de meselenin Şiilikle ya da Sünnilikle alakasının bulunmadığını, tersine meselenin birçok yönüyle siyasi olduğunu belirtmek istiyorum. Evrensel istikbarın hareketlerini gözlemleyip onlarla nasıl mücadele edebileceğimizi öğrenmemiz ve bu alanda sorumluluklarımızı yerine getirmemiz gerekiyor. Ben, Şiilerin vatanlarına karşı davranışları incelendiğinde onların vatanlarına en bağlı insanlar olduğunun ortaya çıkacağına inanıyorum. 

 

AMERİKALILARIN ŞİİLERE VAADİ

 

Amerika, Körfez ülkelerindeki Şii kozunu kullanma ve buradaki istikrarı sarsma oyununa birçok Şii gelmiş bulunuyor. Onlar Amerikan kurdunun merhamete geldiğini ve Şiilerin bu bölgedeki beklentilerini yerine getirebileceğini düşünüyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Şiiler, Amerikalıları öncelikli düşmanı olarak görüyorlar.

 

Affedersiniz efendim. Bütün Şiiler aynı görüşte mi?

 

ABD, Iraklı Şiileri Saddam’dan kurtaracağına ikna etmiş olsa da Şiilerin çoğunluğu ABD’ye karşıdır. Saddam’ın tarihini okuduğumuzda binlerce Şii’yi astığını görürüz. El-Cezire Televizyonuyla yaptığım bir mülakatta Irak’ta Amerikan işgaline direnen Şiilerin olduğunu söylemiştim.

 

Şiilerin Amerika’ya karşı olduğunu söylediniz ama Amerika’da yaşayan muhalif hain Şiiler var ve kendi ülkelerine karşı kışkırtmak için Amerikan Kongresi’ne gidiyorlar ve vatanlarına karşı düşmanlık yapıyorlar. Bu oluyor mu peki?

 

Sünni dünyada bazı yönetici kesimden insanlar, bizatihi Amerika’yla flört ediyorlar. Bush bölgeye geldi ve Körfez ülkelerini İran’a karşı kışkırtmaya çalıştı. Burada Sünni ya da Şii şahsiyetlerden bahsedemeyiz. Bu siyasi bir meseledir ve şu veya bu mezhebi temsil etmez.

 

BİR KEZ DAHA VELAYET-İ FAKİH

 

Bir kez daha Velayet-i Fakih meselesine dönelim efendim. Bu nazariyeye bir çok Şii âlimin inanmadığını ve desteklemediğini söylediniz. Bu konu bu kadar kolay mı acaba?

 

Mesela ben bu teoriyi desteklemiyorum.

 

Fakat koca bir ülke (İran) bu nazariye üzerine kurulu..

 

Ben, velayet-i fakihin yürütme organıyla eşdeğer olmadığını söylemek istiyorum. Seyyid Ebu’l Kasım el-Hui de bunu desteklemiyor. Muhsin el-Hakim de aynı şekilde. Velayet-i fakih taraftarı olmamak demek fakihin zorunlu olarak yönetici olmamasını savunmak anlamına geliyor. Bu, söz konusu düzenin İslami olmadığı anlamına gelmez.

 

Başka bir ifadeyle, Biz, fıkhın yürütme organıyla irtibatlı olan yönetim açısından bağlayıcı olmayan kültürel ve içtihadi bir olgu olduğuna inanıyoruz. Fakat bunun temeli şu iki şeye dayanmaktadır ve bu ikisi bir şahısta toplanabilir: Birincisi: Yönetme ehliyeti, tecrübe ve erdem. İkincisi: yönetimde İslam yasalarına uygun hareket etmek.

 

Affedersiniz efendim, Humeyni devriminden sonra yaptıklarınız bu söylediklerinize ters. Humeyni’yi tebrik ettiniz ve İran yönetimiyle sürekli yoğun bir irtibat içerisinde oldunuz. Hemen hemen her sene İran’a gidiyorsunuz.

 

Doğru, ben Şah’a karşıydım. İran’da aydınlar, entelektüeller ve âlimler var oraya gitmem son derece doğal.

 

FADLALLAH VE MUSA SADR

 

Lübnan konusuna tekrar dönersek, Muhammed Hüseyin Fadlallah’ı ne Lübnan’daki Şii hareketini meydana getiren Musa Sadr hareketinde ne de Yüksek Şii Konseyi’nde görmüyoruz. Neden?

 

Benim Musa Sadr’la son derece yakın ve derin bir ilişkim vardı. Necef’te birlikte öğrenim görmüştük, orada da arkadaşımdı, Lübnan’a gelince de bu dostluk devam etti. Bu nedenle ilişkimiz, bazı konulardaki görüş ayrılıklarımız dışında çok iyiydi. Şii Yüksek Konseyi konusuna gelince daha önce de söyledim; ne aday olacağım ne de oy kullanacağım. Çünkü ben Şiilerin Sünnilerle birlikte Yüksek Konsey kurmaları gerektiğine inanıyorum. Ben bunu Musa Sadr’a teklif ettim, ancak o bana bazı önde gelen Sünni şahsiyetlerin bunu kabul etmediğini söyledi.

 

Hizbullah’la ilişkinizle ilgili olarak, bu örgütün manevi lideri olduğunuz söyleniyor.

 

Hizbullah’la hiçbir örgütsel resmi ilişkim yok. Ancak genel olarak İslami faaliyet ve hareketlere düşünsel destek veriyorum. Hizbullah da bu hareketlerden biri. Özellikle de İsrail’e karşı direnişten yana olması hasebiyle onu destekledim. Direniş, benim için düşünsel sabitelerimden biridir. 

 

Hizbullah’tan bahsettiniz. Bu hareket velayet-i fakihe inanıyor ve aynı zamanda Lübnan’ın maslahatı için mücadele veriyor. Lübnan’ın çıkarları Hizbullah’ın tabi olduğu Veliyy-i Fakih’in pratikleriyle ya da yönelimleriyle çatışsa da Hizbullah, Veliyy-i Fakih’in talimatından dışarı çıkabilir mi?

 

Bu soru Hizbullah’a sorulsun, ben başkalarının yerine cevap veremem.

 

HİZBULLAH VE İRAN

 

Size, İran’ın İçişleri eski Bakanı Ali Ekber Muhteşemi Pur’un İran’da yayınlanan Şark gazetesine 3 Ağustos 2006 tarihinde yaptığı açıklamaları aktaracağım. Bu mülakatında Muhteşemi Pur, Hizbullah milislerinin Irak savaşında İranlıların yanında savaştığını ifade etmişti. Bunun yanında Arabistan Ulusal Partisi* Hasan Nasrallah’a gönderdiği mektubunda parti üyelerinin İran yönetimine karşı ayaklanan Ahvaz halkının isyanının bastırılmasında Hizbullah üyelerinin yer almamalarını isteyen bir mektup göndermişti. Bu mektup halen söz konusu partinin internet sitesinde bulunuyor. Bu, Hizbullah’ın İran’dan talimat aldığının önemli bir delili değil mi?

 

Peki, ben de sana şunu söyleyeyim o zaman, sen İran’daki Müslümanlara karşı Irak rejiminin yanında savaşan Sünniler hakkında ne düşünüyorsun? Peki, ABD’nin yardımıyla azgın Saddam rejimine 36 milyar dolar civarında yardımda bulunan Körfez ülkeleri hakkında ne düşünüyorsun? Birilerinin Şiilere yapmak istediğinin aynısını yaparak bunun günahını Sünnilere yükleyebilir miyiz? Sonra Şiilerin İsrail’e karşı verdikleri başarılı mücadelesinde 2000 ve 2006 yıllarında Siyonistlere mağlubiyeti tattırmaları hakkında ne düşünürsün? Filistin’i işgal eden İsrail’i tanıyan önde gelen Sünni yetkililer hakkında ne düşünürsün?

Kısacası sorun siyasi bir sorundur. Birilerini kınamak için mezhebi konular araç kılınmamalıdır.

 

Peki, siz, Hizbullah’ın Lübnanlı bir parti olduğuna inanıyorsanız, parti içinde neden önde gelen Sünni bir şahsiyet olmadığını ya da Sünnilerin niçin bu partiye girmediğini açıklayabilir misiniz? Şayet Hizbullah, Lübnanlı ve vatansever bir partiyse mezhebi tabiatının nedeni nedir?

 

Hizbullah’la Sünniler arasındaki ilişkiler gerek mezhebi gerekse siyasi açıdan oldukça iyidir. Bu nedenle, âlimler, Müslüman siyasetçiler ve İslami hareket düzeyinde Hizbullah’la Lübnanlılar arasında ittifaklar bulabilirsiniz.

 

Şunu sorgulamak da meşrudur: “Niçin Müslüman Kardeşler ya da başka İslami hareketlerde Şii Müslümanlar bulunmamaktadır. Bunlar, Arap ve İslam ülkelerindeki siyasi sorunların kompleks yapılarından ileri gelen hadiselerindendir.

 

 

 

*Suudlu Gazeteci ve Ukaz Gazetesinin Yazı İşleri Müdürü

 

Çev: İslam Özkan

 

 

 

NOT: RÖPORTAJIN DEVAMI ÇARŞAMBA GÜNÜ YAYIMLANACAKTIR.

 

 



* Arabistan Ulusal Partisi, İran’da yoğunluklu olarak Arapların yaşadığı Ahvaz bölgesinde varlığını sürdüren Nasırcı/Arap Milliyetçisi Sünni bir organizasyon. Temel amaçları İran’dan bağımsızlık kazanmak.

timeturk

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.