1. HABERLER

  2. MAKALELER

  3. MUHAKKİK VE RABBÂNİ BİR ÂLİMİN (MUHAMMED SALİH EKİNCİ) MECLİSİNDEN NOTLAR/ Arş. Gör. Erkan BAYSAL
MUHAKKİK VE RABBÂNİ BİR ÂLİMİN (MUHAMMED SALİH EKİNCİ) MECLİSİNDEN NOTLAR/ Arş. Gör. Erkan BAYSAL

MUHAKKİK VE RABBÂNİ BİR ÂLİMİN (MUHAMMED SALİH EKİNCİ) MECLİSİNDEN NOTLAR/ Arş. Gör. Erkan BAYSAL

A+A-

 

Dinî ve ahlâkî değerlerin anlamını yitirmeye yüz tuttuğu dünyamızda gösteriş, resmiyet, menfaat, din ticareti ve reklamdan uzak ilmî meclisler mumla aranmaktadır.

 

İslam’ın en temel özelliklerinden birisi de “ihlas”a dayalı olmasıdır. İslam, başta akide, ahlak ve ibadet olmak üzere hayatın her alanında ihlası zorunlu kılar. Gösteriş ve menfaatin galebe çaldığı hiç bir amel, İslam’da makbul değildir. Bütün maddî imkânlara rağmen bir avuç sahabe nesli kadar etkili olamıyoruz. Bunun en temel nedenlerini sahih akide, salih amel ve ihlasta aramak gerekir.

İslam’ın ayakta kalması, geniş coğrafyalara yayılması ve birçok büyük tehlikeleri atlatmasındaki en büyük etken “sivil kurumlar”dır. Elbette birçok eksik ve yanlışlarına rağmen tarihte ortaya çıkan Müslüman ülkeler de dış tehditlere karşı İslam Dünyasını büyük ölçüde korumuşlardır. Ancak onların yıkılmasından sonra İslam’ın yok olmaması ve tekrar ayağa kalkmasını sağlayan sivil ilmi ve tasavvufî kurumlardır. Bunun başında da “medrese” ve “tasavvuf hareketleri” gelmektedir. Günümüzde de İslam’ın geniş kitlelere yayılmasına öncülük eden ve İslâmî duyarlılığı sağlayan kurumların başında medreseler, Kur’an kursları ve tasavvuf hareketleri gelmektedir. İslam Dünyası’nda binleri aşan İlahiyat fakülteleri ve benzeri kurumların asıl amacı “uzmanlaşma” ve “nazariyat” olduğundan dolayı kitlesel ve eylemsel olarak bu kurumlar kadar etkili değildir. Belirtmek gerekir ki aşırılıklar bir kenara bırakılırsa ismi geçen kurumların tamamı birbirlerini tamamlar niteliktedir. Onlardan biri olmadan diğerinin mütekâmil olması pek düşünülemez.

İslam ilim ve kültür mirasını ortaya koymanın bir kısım zorlukları vardır. Onlardan birisi de klasik dil, metod ve terminolojiyi yeterince bilmemektir. İlim ehline bu nosyonu kazandıracak kurumların sayısı oldukça azdır. Bu durum, çağımıza has değildir. Söz gelimi İbn Sinâ (ö. 428/1037), Sühreverdî (ö. 587/1191), İbn Ârabî (ö. 638/1240), ve Râzî (ö. 606/1210) gibi büyük filozof ve kelamcıların kullandıkları dil ve uyguladıkları metot uzun zamandan beridir yaygınlığını kaybetmiştir. Bu açıdan başta medrese olmak üzere sivil ilmi oluşumların “nahiv”, “sarf”, “mantık”, “kelam” ve “usül” ilimlerini metin odaklı ve doğrudan ana kaynaklarından okutması oldukça önem arz etmektedir. Bu durum, klasik dili anlamama sorununu büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Elbette mezkûr kurumların büyük ölçüde metin odaklı olması ve yeterliliği tartışılmalıdır. Ancak bunlar, İslami ilimlerin anlaşılmasında ciddi bir sorun olarak ortaya çıkan dili anlamama sorununu ortadan kaldırması açısından “vazgeçilmez”dir”.

Aynı zamanda daha önceki bir yazımızda Sünniliği “epistemolojik”, “toplumsal” ve “politik” şeklinde üçlü bir tasnife tabi tutmuş, aksi takdirde Ehl-i Sünnet ile ilgili yapılan veya yapılacak değerlendirmelerin eksik kalacağını belirtmiştik. Buna örnek olarak Hasan Hanefi’nin çalışmalarını vermiştik. Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından idare edilen medrese ve diğer ilmi kurumlar, temelde Sünniliğin epistemolojik boyutu ile ilgilenmektedir. Bu boyut olmaksızın Sünniliğin politik ve toplumsal boyutunun eksik kalacağı aşikârdır. Bu açıdan da başta medrese olmak üzere sivil ve resmi ilmi kurumların önemi oldukça fazladır.

İslam ilim ve kültür mirası bir bütündür. Tekfir ve ötekileştirmeye başvurmadan hepsini birer zenginlik olarak kabul etmek gerekir. Bu açıdan Gazzâlî kadar İbn Sînâ, İbn Teymiyye (ö. 728/1328) kadar İbn Ârabî, İmam Eş’ârî (ö. 324/935) ve Mâtûrîdî (ö. 333/944) kadar Ebû Ali el-Cübbâî (ö. 303/916)’ye değer vermek ve onların ilmi mirasına sahip çıkmak zorunludur. Bunların tamamı farklı açılardan İslam ilim, düşünce ve felsefe binasının ustalarıdır. Ancak bu durum onların bütün söylediklerini tasdik etmek anlamına gelmemektedir. Böyle bir durum söz konusu da değildir. Çünkü onların birbirlerinden farklı düşündükleri yüzlerce konu vardır. Bu nedenle hepsini aynı anda tasdik etmek mümkün değildir. Ancak İslam medeniyetine hizmet etme ve onu tekâmüle erdirme açısından hepsinin büyük katkıları vardır.

Hayatı boyunca İslam’a hizmet eden önemli şahıslardan birisi de Muhammed Salih EKİNCİ’ (Seyda Molla Salih)dir. Mola Salih kelam, fıkıh, hadis, usul, belağat, tasavvuf ve diğer İslami ilimlerde söz sahibidir. Onun farklı ilim dallarında yazdığı bağımsız eser, şerh, haşiye, makale ve tebliğler bunu ortaya koymaktadır. Onun ilmi derinliğini ortaya koyan önemli eserlerin başında Tühfetü’l-mürîd, Menhecü’l-Eşâ‘ire fi’l-‘âkide ve es-Sünnet en-nebeviyye hücciyetten ve tedvînen eserleri gelmektedir. Bu eserlere bakıldığında Molla Salih’in sadece ansiklopedik bir âlim değil; bununla birlikte derin bir muhakkik olduğu anlaşılmaktadır.

Dünyevi hiçbir menfaat talep etmeksizin farklı yerlerde medrese açarak klasik İslami ilimleri ana kaynaklarından öğreten Molla Salih, yüzlerce öğrenci yetiştirmiştir. Onun en büyük amacı İslam ve İslam’ın Ehl-i Sünnet yorumunun güçlenmesidir. Kuşkusuz farklı konularda eser kaleme alan muhakkik bir âlimin izlediği bazı yöntemler vardır. Gerek kaleme aldığı eserlerde gerekse hayatı boyunca yaptığı irşad hareketlerinden Molla Salih’in beş temel yöntemi takip ettiği anlaşılmaktadır.

1) Başta hadis ve fıkıh usulü olmak üzere usul ilimlerini öncelemesidir. Birçok medrese hocalarından farklı olarak tedris sisteminde usul ilimlerine ayrı bir yer vermektedir. Hatta onun fıkıh ve hadis usulüne dair yazdığı birçok eser, ders halkaları esnasında tekamüle ulaşmıştır. Bununla birlikte tahkik ettiği birçok ilmi konuyu usul odaklı temellendirmeye çalışmaktadır.

 

2) Ehl-i Sünnet-i merkeze koymasıdır. Molla Salih’in Allah, âlem ve insan tasavvuru ana hatlarıyla Ehl-i Sünnet anlayışı ekseninde oluşmaktadır. Genel olarak Eş’ârî olmakla birlikte Mâtüridi ve ilk dönem selefin görüşlerini tercih ettiği konular da vardır. Bu nedenle o, ilmi konularda “tekfir” ve “ötekilleştirme”den hoşlanmadığı gibi Ehl-i Sünnet’in farklı ekolleri arasında her türlü taassup ve mezhepçiliği reddeder.

 

3) Beyânî ilimleri daha fazla referans almasıdır. Molla Salih, birçok konuda usul, fıkıh, hadis ve tefsir gibi beyânî ilimleri önceler. Kelama dair önemli eserler yazdığı halde müteahhir dönemde felsefe-kelam tedahülünü eleştirir. Ona göre müteahhir kelamcılar, beyânî ilimlerin dışına çıkarak gereksiz yerde birçok felsefi kavram ve anlayışları kelama dâhil etmişlerdir.

4) İtidali bir yöntem haline getirmesidir. Bu metodun en bariz şekilde ortaya çıktığı alan onun tasavvuf anlayışıdır. Molla Salih, başta tasavvuf olmak üzere birçok konuda ifrat ve tefritten uzak durmaya çalışır. Ne bazıları gibi tasavvuf ve tarikata dair her şeye sımsıkı sarılır ne de tasavvuf ve mutasavvıfların İslam tarihinde oynadığı rolü inkâr eder. Bu nedenle ciddi tartışma ve tekfire konu olan birçok meselede tasavvuf ile hadis veya tasavvuf ile kelamı uzlaştırmaya gayret eder. Şah Veliyyullāh ed-Dihlevî (ö. 1176/1762) ile ilgili yazdığı eserde bu yöntem açıkça görülmektedir.

 

5) İlim-amel bütünlüğünü önemsemesidir. Molla Salih, teori ile pratiğin birlikteliğini esas alır. Bundan dolayı o sadece bir müderris değil aynı zamanda öğrencilerini güzel ahlak üzere yetişmesini önemseyen bir mürebbidir. Yılda bir iki defa bütün öğrencilerini bir yerde toplamasının asıl amacı ilimle birlikte irşad ve terbiye görevini ifa etmektir.

Molla Salih, 27-28 Nisan 2019 tarihlerinde daha önce ders verdiği öğrencilerini Konya’ya davet ederek İki günlük yoğun bir programda birçok önemli konuları öğrencileri ile birlikte ele almaya çalışmıştır. Söz konusu toplantıda özellikle dört konunun altını çizdi. Özetle onları şu şekilde ifade edebiliriz;

Birincisi, metafizik konularda aklın yetersizliğidir. Ona göre İslam, temelde “akıl” ile temellendirilir. Çünkü nakle dayalı olan dinin tekrar nakil ile temellendirilmesi devir/kısır döngüye yol açar. Akıl-nakil ilişkisinde ألإسلام دين النقل المؤيّد بالعقل “İslam akılla teyit edilen bir nakil dini” olduğunu ifade etmektedir. Hüsün ve kubuh konusunda da vahiyden bağımsız değerlerin idrak edilebileceğini ileri süren Matüridi anlayışını daha makul görmektedir. Bununla birlikte başta Yüce Allah’ın zat ve sıfatları olmak üzere metafizik konularda aklın yetersiz olduğunu, vahiyden bağımsız felsefî yöntemlerin birçok aklî ve dinî sorunlara yol açtığını vurgulamaktadır. Bu meyanda Meşâî felsefesinin “on akıl teorisi”ni yetersiz, çelişkili ve dayanaksız görmektedir. Bunun en büyük kanıtı da filozofların neredeyse bütün metafizik konularda ihtilaf etmeleridir. Ona göre bu durum söz konusu filozofların akıl ile idrak edilemeyecek konularda hüküm verdiklerini ortaya koyar. Aynı zamanda Yüce Allah’ın varlığı ve diğer konularda felsefi delillerin zorluğuna dikkat çeken Molla Salih, kelamcıların ihtiyaçtan fazla felsefi argümanlara yer vermesini de tasvip etmemektedir.

İkincisi, Sünnetin hücciyetidir. Bir konuşmasını Sünnetin önem ve hücciyetine ayıran Molla Salih, sünnet olmaksızın İslam’ın söz konusu olamayacağını, sünnete yapılan her saldırının İslam’a yapıldığını vurguladı. Sünnet müdafaası Molla Salih’in en önemli ilmi özelliğidir. Ona göre Sünnetin değerine halel getiren her söylem doğrudan Kur’an’a halel getirmektedir. Bu meyanda Rasulullah’ın mübeyyin/açıklayıcı, müekkid/tekid edici vasıfları ile birlikte onun şari‘/hüküm koyan vasfını her fırsatta savunur. Ona göre sünnet, konumunu her şeyden önce Kur’an’dan almaktadır. Bu konuda “Hücciyetü’s-sünne mine’l-Kur’ân” eserini yazmıştır. Eserin Türkçe çevirisi de yakında ilim camiasına sunulacaktır.

Üçüncüsü nübüvvetin ispatıdır. Molla Salih’e göre gerek İslam akidesinin savunulması, yayılması gerekse İslam’a yapılan birçok eleştirinin bertaraf edilmesinde en önemli yöntem “nübüvvetin ispatı”dır. İslam’ın bütün akide, ahlak ve amelî hükümleri Kur’an’a dayalıdır. Kur’an da bir açıdan Hz. Muhammedin nübüvveti ekseninde temellendirilir. Bu nedenle onun nübüvveti ispat edilmeden hiçbir İslâmî hüküm ispat edilemez.

Kelamcılar, mükellefe ilk neyin vacip olduğunu tartışmışlardır. Onun “Allah bilgisi”, “nazar”, “şüphe” veya “nazarın kastı” gibi hususlar olduğu belirtilmiştir. Ancak anlaşıldığına göre Molâ Salih’e göre mükellefe ilk vacip olan, nübüvvete dair konuları tefekkür etmektir. Çünkü nübüvvet sabit olmadan hiçbir şeyin sabit olması düşünülemez. Ayrıca ona göre geçmişte ve günümüzde İslam’a yapılan birçok eleştiri ile deizm, agnostizm ve ateizm gibi birçok gayri İslâmî akıma “nübüvvettin ispatı” ile cevap verilmesi gerekir. Bunun en önemli nedeni ise nübüvvetin sadece kaynak olması değil; aynı zamanda nübüvveti ispat eden delillerin diğer delillerden daha açık ve güçlü olmasıdır. Bu konuda daha çok Kadı Abdülcabbâr’ın (ö. 415/1025) tesbitü’d-delâili’n-nübüvve eserinden yararlanarak bir eser kaleme almıştır. Bu eserde nübüvvetin ispatı ile birlikte birçok asıl ve tamamlayıcı konuları tartışmıştır.

Son olarak Molla Salih’in toplantıda ele aldığı en önemli konulardan biri de “üsve-i hasene/iyi bir model” olmaktır. Bu konuda bir risale kaleme almıştır. Risalede bir ilim ehlinde bulunması gereken ilmi, ahlaki ve ameli vasıflar yer almaktadır. Ona göre çağımızda Müslümanların âlimleri yeterli düzeyde itibar görmemelerinin en temel nedeni âlimlerin “model” olma vasıflarını ciddi oranda kaybetmiş olmalarıdır. Model bir âlimde bulunması gereken önemli vasıfları Gazzalî, İbn Cevzî (ö. 597/1201) ve İbn Küdame el-Makdisi (ö. 620/1223)’den naklederek onların “tevazu”, “kalbi kötülüklerden arındırmak”, “sünnet ve selef-i salihini esas almak” ve “İslâmî hükümlerin maksatlarını bilmek” şeklinde sıralamaktadır.

Bu hafta sonu katıldığım söz konusu ilmi toplantının en önemli boyutlarından birisi de güncel politik konulara neredeyse hiç temas edilmemesidir. Bu konuyu oldukça önemsemekteyim. Çünkü Molla Salih gibi hayatını hizmete ve ilme adamış bir âlim, siyaset üstü bir konuma sahiptir. Böyle bir şahsiyetin güncel siyasi polemikler ve siyasetçilerin peşine takılarak kat edeceği ciddi bir mesafe yoktur. Elbette bir âlimin dünya görüşü içerisinde siyasi anlayışı da vardır. Ancak büyük bir âlimin bunları dile getirdiği veya getireceği yer ve zaman çok önemlidir. Ayrıca daha önce farklı münasebetlerle dile getirdiğimiz gibi İslam Dünyası’nın asıl sorunu siyasette değil akıl, iman ve ahlaktadır.

Rahle-i tedrisinden geçtiğim, kendisinden “düşünceler”den daha çok “düşünme” ve “düşünme tarzı”nı öğrendiğim Muhammed Salih Ekinci Hocama uzun ve sağlıklı ömürler diler, onun daha büyük hizmetlere muvaffak olmasını Allah’tan niyaz ederim..

whatsapp-image-2019-05-01-at-13.00.40.jpeg

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.