1. HABERLER

  2. MAKALELER

  3. Mısır ve Tunus Seçimleri Bağlamında İslami Hareketin Geleceği
Mısır ve Tunus Seçimleri Bağlamında İslami Hareketin Geleceği

Mısır ve Tunus Seçimleri Bağlamında İslami Hareketin Geleceği

6 Mayıs 2018’de gerçekleşen Tunus Belediye Seçimleri, devrim sonrası ilk olması ve siyasal partilerin sistem içindeki yerinin ne kadar pekiştiğini gösterecek olması bakımından son derece önemliydi.

A+A-

 

Aynı zamanda bu seçimler, 2011’den bu yana devam eden normalleşme sürecinde otoriter rejimin kalıntılarının temizlenmesi ve demokratik bir kültürün ne düzeyde oluştuğunun anlaşılmasına da katkı sağlayacak nitelikteydi.

 

Arap ayaklanmalarıyla beraber Orta Doğu’daki değişim ve demokratikleşme dalgasının önemli merkezleri Mısır ve Tunus, 2018’in ilk yarısında ülke siyaseti ve geleceği açısından son derece önemli seçimlere tanıklık etti. Mısır’da devlet başkanının belirlendiği seçimlerin yanı sıra Tunus’ta ise 2011 Ocak devrimi sonrası ilk yerel yönetimler düzeyindeki seçimler gerçek- leşti. Her iki ülke halkının aynı zaman diliminde otoriter yönetime son vermesi ve demokra- tikleşme sürecini başlatması, bu seçimleri 2011’den bu yana kat edilen mesafenin anlaşılması açısından son derece önemli kılmıştır. Ayrıca hem Mısır hem de Tunus’taki devrimin ardından İslami hareketlerin oldukça etkin rol oynadığı dikkate alındığında, biri başkanlık biri yerel yö- netim düzeyindeki bu seçimlerin İslami hareketlerin konumu ve süreçteki başarısının değer- lendirilmesine ciddi katkı sağlayacağını söylemek mümkündür.

Seçimlerinin genel havası ve yansımalarını dikkate aldığımızda her iki ülkedeki seçimlerin de demokratik kültürün inşasını sağlayacak ya da halkın seçimlere yönelik itimadını artıra- cak şekilde olmadığını belirtmek gerekir. Katılım oranlarının düşüklüğü, toplumun siyasetten beklentisinin istenilen seviyeye ulaşmadığını ve hala siyasilere yönelik güvensizliğin devam et- tiğini ortaya koymaktadır. Seçim kültürünün kurumsallaştığı toplumlarda insanların sandık yoluyla değişim sağlayabileceklerine inancın, otoriter rejimleri sona erdiren bu iki ülkede hala tesis edilememesi, özellikle Mısır ve göreceli olarak Tunus için geleceğe dair ciddi ümit verme- mektedir. Şüphesiz bu durumun baskıcı yönetimlerin neden olduğu geleneksel algılarla ilgisi olmakla beraber, devrim sonrası süreçte toplumsal ve siyasal yapıların yeteri kadar özgün bir karakter ortaya koyamaması da her iki ülkenin eski statükosuna Mısır’da tamamen Tunus’ta görece dönmesini beraberinde getirmiştir.

Alternatif düzen fikrine sahip olmaları nedeniyle değişimi sağlayacak en büyük potansiyeldeki İslami hareketin süreçte izlediği siyaset de toplumsal zeminle kurdukları irtibatta çeşit- li sorunların doğmasına yol açmıştır. Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı ve Tunus’taki en-Nahda’nın devrim sürecinden itibaren izlediği strateji ele alındığında, yeni bir düzenin tesi- sine dair her iki hareketin büyük krizde olduğunu göstermektedir. Nahda lideri Raşid el-Gan- nuşi, Batılı demokratik sistem ve ilkeleri verili kabul etmek suretiyle bu krizi aşmaya çalışmış ve İslami ilkeleri merkeze alan siyasallıktan ziyade adalet ve uzlaşı odaklı anlayışıyla Tunus’ta sancısız bir geçişin oluşmasında aktif rol oynamıştır. Müslüman Kardeşler’in ise devrim son- rası süreçte kurumsallaşma eksikliği nedeniyle yaptığı stratejik hatalar ordu tarafında fırsata dönüştürülerek Teşkilat’ın hayatta kalabilmesi dair büyük bir krizle yüzleşmesiyle sonuçlan- mıştır. İslami bir siyasal ve toplumsal düzen tasavvurunun Müslüman Kardeşler’in kuruluşun- dan itibaren başlıca gündem maddesi olduğu göz önünde bulundurulduğunda mevcut durum itibariyle Kardeşler’in bu fikri hayata geçirmenin aksine devrim öncesinden çok daha kötü ve riskli bir sürecin içine girdiğini söylemek abartı olmayacaktır. Tam da bu noktada yazı kapsamında Müslüman Kardeşler ve Nahda’nın süreçteki stratejisi ve mevcut durumları seçimlerle ilişkilendirilerek analiz edilecek ve gerek Mısır gerekse Tunus’un yarınına dair her iki hareketin konumu tartışılacaktır.

Mısır Seçimleri ve Müslüman Kardeşler

2013 Temmuz’unda Abdul Fettah es-Sisi öncülüğünde Mısır ordusunun yönetime el koy- ması, bir taraftan Mübarek sonrası demokratikleşme sürecini sona erdirirken diğer taraftan da Muhammed Mursi’nin iktidardan uzaklaştırılması nedeniyle Müslüman Kardeşler’in si- yasal sistem içindeki varlığını kökten etkiledi. Müslüman Kardeşler, 1928’deki kuruluşundan bu yana defalarca siyasal sistemin baskısına maruz kalmakla beraber, darbe sonrası oluşan durum, teşkilatın en büyük travmayı yaşamasıyla sonuçlandı. Daha önceki dönemlerde Müs- lüman Kardeşler, muhalif hareket olarak rejimin baskı ve zor araçlarına maruz kalmaktaydı. Sisi öncülüğündeki darbeyle gelen baskı ve sindirme politikası ise ilk defa iktidar olma şansını yakalayan Müslüman Kardeşler’e müesses nizamın gösterdiği direnç sonucu ortaya çıktı. Bu iki durum arasındaki fark, Kardeşler’in devrim ve darbe sonrası siyasal pratiklerinin anlaşılmasında çeşitli ipuçları vermektedir.

Darbeden 2018 başkanlık seçimlerine kadar geçen süreci ele almadan önce siyasal bir kurum statüsündeki Müslüman Kardeşler’in siyasal sistem içindeki hayati konumuna değinmek yerinde olacaktır. Çünkü Kardeşler Teşkilatı, kurucusu Hasan el-Benna’dan itibaren ortaya koyduğu prensipler ve siyasal pratikler ile kendinden sonraki tüm İslami hareketleri derinden etkilemiştir. Benna’nın İslami ilkeleri temel alan siyasal düzen tasavvuru, İslamcılık ve İslami harekete dair literatürün oluşmasında da rol oynamıştır. Teşkilatın modern dönem Müslüman toplumlarda siyasal sisteme entegre olarak onu dönüştürmeye çalışan ilk örnek olması, Kardeşler’i birçok yönden çığır açıcı ve gelenek oluşturucu hareket kılmıştır. Özellikle 1930’ların ikinci yarısından itibaren Mısır siyasetinin aktif unsuru olmayı başaran Müslüman Kardeşler, dini oluşum ya da salt toplumsal bir hareketten ziyade siyasal kurum hüviyetiyle siyasal sistemin yerleşik yapılarından biri haline gelmiştir.

Bu kadar köklü bir geçmişe rağmen 25 Ocak 2011 devrimi sonrası Müslüman Kardeşler’in iktidar esnasında iyi bir sınav verememesi, teşkilatın kurumsallaşma sorunsalıyla doğrudan alakalıdır. Kurumlar “istikrar, değer ve tekrar eden davranış kalıplarıyla” şekillenmiş ör- gütlü yapılardır. Aynı zamanda kurumların başlıca görevi toplumsal ilişkileri düzenlemesi, davranışlardaki esneklik ya da farklılıkları azaltması ve kişisel çıkar ve dürtülerden oluşan tek taraflı amaçları kısıtlamasıdır.2 Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere bir kurum, edindiği istikrar çerçevesinde mensuplarına yapıyı oluşturan değerler üzerinden kimlik atfetmekte ve onların ilişkilerini düzenleyerek tek taraflı yaklaşımdan ziyade tüm mensupları kapsayan bir davranış kültürü inşa etmektedir. İslami hareketlerin de mensuplarına belirli ideal ve değerler doğrultusunda kimlik atfettiğini ve mensupların sosyal ilişkilerini tamamen düzenlediğini söylemek, kurum perspektifinden doğru olacaktır. Yusuf el-Karadavi’nin İslami hareket tanımaması ku- rum yaklaşımıyla oldukça uyuşmaktadır. Ona göre İslami hareket, en genel anlamda İslam’ın toplumdaki tüm kesimlerin hayatını idare edecek şekilde düzenleyecek kişileri bünyesinde ba- rındıran örgütlü yapıdır.3 Görüldüğü üzere İslami hareketin bu özelliği onu siyasal bir kurum yapmakta ve tüm uygulamalarının da bu çerçevede değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle siyasal kurum niteliğindeki Müslüman Kardeşler’in halk ayaklanmasından itibaren izlediği siyaset ve maruz kaldığı darbe, sadece Mısır’ın müesses kurumlarının başkaldırısıyla değil aynı zamanda hareketin kurumsallaşma sorunu nedeniyle yaptığı hatalar üzerinden de incelenmelidir.

Hüsni Mübarek döneminin bitmesiyle kitlesel mobilizasyon araçlarını ve teşkilatlanma yeteneğini iyi kullanan Müslüman Kardeşler, kurdukları Hürriyet ve Adalet Partisi’nin ilk seçimlerden zaferle çıkmasını sağladı. Benzer şekilde Muhammed Mursi’nin devlet başkanı seçilmesi de hem Mısır hem de Müslüman Kardeşler tarihini açısından dönüm noktasıydı. Yaklaşık dok- san yıllık bir hareketin ele geçirdiği ilk iktidar fırsatı, yeni bir düzen inşası kadar İslami hareketin iktidarla imtihanı açısından da oldukça önemliydi. Mursi iktidarına kadar muhalefette kalan Kardeşler Teşkilatı’nın artık devlet yönetimini ele alacak olması, şüphesiz yeni bir statükonun doğması anlamına gelmekteydi. Bununla birlikte Kardeşler’in Mısır siyasal sisteminin direnç kaynaklarını yeteri kadar hesaplayamaması ve kurumsallaşma sorunları nedeniyle gerekli siyasal manevraları yapamaması, darbeye giden süreci hızlandırdı. Onlarca yıldır iktidarda olan Mısır müesses nizamının bazı atamalar yoluyla kısa sürede dönüştürülmesi beklenilemezdi. Nitekim dindar bir kimliğe sahip olması hasebiyle Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye sadık olacağı düşünülen Abdul Fettah es-Sisi, yaptığı darbe hareketiyle kendi tarihinin en sert baskı- larından birini de uygulamaya başladı.

2014’teki başkanlık seçimlerinde aday olarak Mısır devlet başkanı seçilen Sisi, kendisine bir düzeyde meşruiyet alanı oluşturmaya çalışsa da bu durum elbette darbeyle iktidara geldiği gerçeğini değiştiremezdi. Bu nedenledir ki Sisi, başkan olarak seçildiği günden itibaren dış politikada İslami siyasallığı zora sokacak politikalar izlerken, içeride de orduya daha fazla rant alanı oluşturmaya çalışmış ve muhaliflere yönelik sistematik baskının dozunu artırmıştır. Mart ayında yapılan seçimlere bakıldığında adaylık sürecinde Sisi’nin güçlü rakiplerinin tamamı- nın adaylığını engellemesi, ülkenin otoriter kodlarına keskin dönüş yaptığının göstergesiydi. Aslında Arap dünyasındaki otoriter rejimlere bakıldığında Mısır’daki sistemin görece daha serbest olduğunu belirtmekte yarar vardır. İngiliz sömürge döneminden kalma parlamento ve seçim kültürü, Nasır’ın anti-emperyalist söylemi, Sedat’ın Batı açılımı gibi durumlar Mısır’da melez bir sistemin oluşmasına neden olmuştur. Otoriter rejimler üzerine yaptıkları çalışma- larla bilinen Alfred Stepan ve Juan J. Linz’in Mısır’da görece kurumsallaşmış bir sistemin ol- ması nedeniyle tam otoriterden ziyade “hibrid durum”un hâkim olduğu bir siyasi yapıdan bahsetmektedirler.4 Bununla birlikte Sisi’nin son dönemlerdeki katı uygulamalarının devletin yarı otoriter kimliğinden tam otoritere doğru geçiş yaptığı ortaya koymaktadır. Seçimlerin so- nuçlarından ziyade Sisi’nin rakiplerini nasıl engellediğinin ana gündem maddesi şeklinde kal- ması, son başkanlık seçimlerinin meşruiyetini sarsan temel etken olmuştur.

Müslüman Kardeşler açısından bakıldığında siyasal zeminde Sisi dönemi ve öncesinde çok farklılık yok gibi görünse de aslında Mısır devletinin kodlarına dair ciddi değişim bu süreçte görülmektedir. Çünkü Sisi sadece İslamcıları ya da Müslüman Kardeşler mensuplarını değil aynı zamanda eski rejim mensuplarına karşı da katı bir siyaset izlemeye başlamıştır. Anaya- sal demokrasilerde partiler ya rakipler, seçimleri kazanmak için ciddi bir yarışa girerler ama bunlar seçimleri feshetmeyi ya da rakipleri ortadan kaldırmayı düşünmezler. Otoriter rejim- lerde ise bu durum sıklıkla görülmekte ve şahsi uygulamalarla sisteme ciddi manipülasyonlar yapılmaktadır.5 Bu bakımdan Sisi’nin siyasal rejimde Müslüman Kardeşler’e yönelik sindirme politikalarını daha geniş bir satıhta muhalif ya da rakip algıladığı tüm kesimlere yayması, ülkede tek adam merkezli bir yönetim anlayışının katı şekilde meydana geldiğine işaret etmektedir. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından İngiltere’de futbol yaşamını sürdüren Muhammed Salah’a bir milyondan fazla oy çıkması, seçim meşruiyetine dair yeni bir boyut ka- zandırmıştır. Sandığa gitmemektense sandığa giderek protesto oyu kullanan Mısırlılar böylece tüm dünyaya seçimlerin meşruiyetini olmadığını göstermişlerdir. Bu aynı zamanda toplumun dikkat çekici bir çoğunluğunun seçim öncesi örgütlü bir protesto eylemi meydana getirecek olması açısından da son derece çarpıcı bir örnek olmuştur. Elbette bu eylem, Sisi’nin devlet başkanlığının meşruiyetine gölge düşürecek düzeyde olsa da seçimlerden zaferle çıkması ve BM nezdinde tanınan bir egemen devletin başkanı olması hasebiyle uluslararası toplum nezdindeki konumunu değiştirmeyecektir. Tam da bu noktada Müslüman Kardeşler’e toplumda oluşan meşruiyet krizinin aşılmasına kapı aralayacak çözümlerin üretilmesinde önemli sorumluluklar düşmektedir.

Devlet Başkanı Sisi’nin seçimlerin kazananın kim olacağı belirli olması nedeniyle üzerinde durduğu esas mesele katılım oranıydı. Yüzde 50 üzerinde bir katılımla başkan seçilecek olması şüphesiz Sisi’nin elini oldukça kuvvetlendirecek ve siyasi nüfuzunu artıracaktı. Bu minvalde katılım oranının artırılması için seçimlerin üç gün süreyle devam etmesi kararlaştırılmış ve memurların özellikle oy kullanmalarının sağlanmasına çalışılmıştır. Tüm bu uğraşlara rağmen seçimlere katılım oranı Ulusal Seçim Konseyi’nin resmi açıklamasına göre yüze 41 bandında olmuştur.6 Bu katılım oranı, meşru demokratik bir sistem için oldukça düşük olmakla beraber dikkat edilmesi gereken temel husus; Mısır’da devrim sonrası iktidara dair meşruiyet algısının çok daha önceden yıkıldığı gerçeğidir. 2012 sonunda Mursi tarafından yürürlüğe konan yeni anayasa, birçok kesimler tarafından yüzde 63 evet oyu çıkması nedeniyle büyük bir zafer gibi algılansa da anayasa referandumuna katılım oranı dikkate alındığında Mısır halkı nezdinde du- rumun 2018 başkanlık seçiminden çok farklı olmadığı görülmektedir. 51 milyon civarında seç- menin olduğu ülkede 17 milyon civarında seçmenin sandığa giderek anayasa referandumunda oy kullanması, Mısırlıların Mursi idaresine hazırlanan anayasadan beklentilerinin olmadığını ve bu yeni anayasayı meşru kabul etmediklerini göstermekteydi. Yüzde 30’larda gerçekleşen bir katılım oranı, bir süre sonra Mursi’ye toplumsal desteğin tamamen kaybolacağının deliliydi. Nitekim darbe esnasında Müslüman Kardeşler mensupları dışında hiçbir grubun Mursi’nin yanında yer almaması, cumhurbaşkanının meşruiyetini taktik hatalar ve dış manipülasyonlar nedeniyle kaybettiğini haber vermekteydi.

Mart’taki seçimlerle birlikte dört yıl daha ülkeyi yönetmeyi garantileyen Sisi’nin 2022’de tekrar aday olmasının yolunu açacak düzenlemelerin yapılmaması için Müslüman Kardeşler’in yeni bir söylem ve gündemle Mısır siyasal sahnesine dönüş yapması gerekmektedir. Elbette re- jimin uyguladığı mevcut baskıdan sıyrılmak kolay olmamakla birlikte Kardeşler’in yeni bir yol haritasıyla değişim sinyallerini vermesi, ekonomik ve siyasal krizle yüzleşen Mısır toplumunda yeni bir ümidin doğmasına vesile olabilir. Bu noktada öncelikle Kardeşler’in devrim sonrası süreçteki hatalarını tespit etmesi ve bu hatalardan ders alarak yeni bir vizyonla ortaya çıkması gerekmektedir. Aslında hareketin kendi tarihine bakıldığında krizlerden kurtulmaya yönelik ya da teşkilatı büyük bir krizden korumaya yönelik ciddi örnekler mevcuttur. Hasan el-Benna’nın teşkilatın sürekliliğini sağlama noktasında yeri geldiğinde pragmatik kararlar almaktan geri durmaması tam da bugün Müslüman Kardeşler mensuplarının takip etmesi gereken yegane yöntemdir.

Mısır’daki 1942 parlamento seçimlerinde Hasan el-Benna, Müslüman Kardeşler mensubu on yedi isimle seçimlere adaylık başvurusunda bulundu. Benna’nın meclise girmesinin muhte- mel etkilerini hesaplayan dönemin başbakanı Nahhas Paşa, Benna’yı görüşmeye davet ederek adaylıktan geri çekilmesi hususunda ikna etmeye çalışmıştı. Bunun sonucunda Benna, teşkilat içindeki itirazlara rağmen Nahhas Paşa’nın teklifini kabul ederek teşkilata dair bazı imkanlar elde etmek kaydıyla adaylıktan geri çekildiğini duyurmuştu.7 Bu hadise, Benna’nın teşkilatın maslahatı ve sürekliliği için rejimle pazarlık yapılabileceğini ve taviz verilebileceğini göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Benzer şekilde Benna, II. Dünya Savaşı boyunca İngiliz karşıtı söylemler serdetmekten mümkün mertebe uzak durmuştur. Savaş dolayısıyla küresel siyasetin dengelerinin tamamen değişeceğini bilen Benna, İngiliz karşıtlığı nedeniyle ağır bedeller ödemekten çekindiği için bu süreçte İngiliz karşıtı açıklamalardan uzak durmuş ve Mısır Hükümeti’nin savaşla meşgul olmasını fırsat bilerek teşkilatlanma çalışmalarına ağırlık vermiştir.8 Bu örneklerden ve gerek Hasan el-Hudeybi gerekse Ömer et-Tilmisani’nin genel mürşitliği dönemlerindeki benzerle- rinden anlaşılacağı üzere Müslüman Kardeşler, teşkilatı ayakta tutabilmek adına pragmatik manevra sergilemekten ve değişen koşullara göre uyum sağlamaktan uzak durmamışlardır. Fakat son yıllarda hem iktidar olmanın hem de darbeyle iktidardan uzaklaştırılmanın yol açtığı travma, Müslüman Kardeşler’in yeni sürece uyum sağlama kapasitesini önemli ölçüde olum- suz etkilemiş ve manevra alanını kısıtlamıştır.

Bir siyasal hareket ya da kurumun değişen şartlara uyum sağlayamaması, onun kurumsal- laşma sorunuyla alakalıdır. Samuel P. Huntington kurumsallaşmayı “örgütler ve yerleşik usul- lerin değer ve istikrar edindiği süreç” diye tanımlamaktadır.9 Ona göre bu süreçte bir kuru- mun uyum sağlama kabiliyeti ne kadar yüksekse kurum karşılaştığı sorunlarla o kadar kolay şekilde baş edebilecektir. Bir kurumun uyum sağlama yeteneği azaldıkça katılık ve değişmezliği artacağı için bu durumda da ister istemez kurum yüzleştiği krizlerin üstesinden gelememe so- runuyla karşı karşıya kalacaktır. Darbe sonrası oluşan statüko, Müslüman Kardeşler’in yeni sü- rece uyum sağlama yeteneğinin kaybolduğuna dair emareler taşımaktadır. Bu nedenle Kardeş- ler’in öncelikle yapması gereken şey kendilerine manevra alanı oluşturacak faaliyetlerle siyasi rejimin baskısını kırmaya yönelik girişimlerde bulunmaktır. Unutulmamalıdır ki Sisi, tek adam merkezli bir rejim kurma niyetinde olsa dahi Mısır’ın değişen sosyolojisi önümüzdeki dönem- lerde güçlü otoriter bir sistemin tesisini engellemeye çalışacaktır. Oy pusulasında adı dahi yaz- mayan bir futbolcuya milyonu aşkın oyun çıkması, toplumdaki belirli kesimlerin rejime karşı organize olabilme gücünü göstermektedir. Sisi’nin dış politika pratiklerinin de son dönemlerde Mısır’daki muhafazakâr kesimleri rahatsız ettiği düşünüldüğünde Müslüman Kardeşler’in yeni bir siyasal söylem ve pazarlama araçlarıyla toplumsal meşruiyetini yeniden kazanmaya yönelik girişimleri olumlu sonuçlar doğuracaktır. İslam dünyasının en önemli siyasal hareketlerinin başında gelen ve İslami siyasallığın kurucu kabul edilebilecek bir yapının kendini güncellemesi ve yeni bir gündem oluşturması, sadece Mısır için değil aynı zamanda İslami hareketlerin gele- ceği açısından da önemli bir dönüm noktası meydana getirecektir.

Tunus Seçimleri ve Nahda

6 Mayıs 2018’de gerçekleşen Tunus Belediye Seçimleri, devrim sonrası ilk olması ve siya- sal partilerin sistem içindeki yerinin ne kadar pekiştiğini gösterecek olması bakımından son derece önemliydi. Aynı zamanda bu seçimler, 2011’den bu yana devam eden normalleşme sü- recinde otoriter rejimin kalıntılarının temizlenmesi ve demokratik bir kültürün ne düzeyde oluştuğunun anlaşılmasına da katkı sağlayacak nitelikteydi.
Arap ayaklanmalarının fitilini ateşleyen ve Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesiyle otoriter rejime son veren ilk ülke konumundaki Tunus, diğer ülkelere nazaran oldukça başarılı ve sağlıklı bir geçiş süreci yaşadı. Ülkenin bölgesel ve küresel iddiasının çok olmaması nede- niyle dış nüfuz ve manipülasyonun daha az gerçekleşmesi, bu süreçte görece rol oynasa da asıl faktör şüphesiz muhaliflerin uzlaşı eksenli izlediği siyasetti. Özellikle Nahda lideri Gannuşi’nin Batılı demokratik sistemi verili kabul etmesi nedeniyle Batılı siyasal ilkeler ekseninde yeni bir Tunus ideali sunması, çatışma ve krizlerin çok düşük düzeyde kalmasını sağladı.

Tunus’taki geçiş sürecinin devrimlerin yaşandığı diğer Arap ülkelerinden çok farklı olma- sı, yeni dönemin aktörlerinin dışarı tutmaktan ziyade içe alıcı tavırlarıyla doğrudan ilişkilidir. Aynı zamanda seçimlerin yanı sıra anayasa yapımını da başarmış Mısır’la kıyaslandığında iki ülkenin mevcut durumda oldukça farklı kulvarlarda olması, demokratikleşme sürecinde be- nimsenen anlayış farklılığını göstermektedir. Tunus devriminin gerçekleştiği andan itibaren Gannuşi’nin yanında liberal ve sol kesimi temsil eden muhaliflerin işbirliği mesajları, toplumun konsolidasyonunda büyük rol oynamıştır. Benzer şekilde hâlihazırdaki cumhurbaşkanı Bacı Kaid es-Sibsi’nin de muhaliflerle çalışma yönündeki yaklaşımı sürecin daha kolay ve Tunus’un tüm kesimlerini kapsayacak şekilde evirilmesine yol açmıştır. Demokratikleşme teorileri arasında geçiş sürecinde eski rejim mensupları ve muhalifler arasındaki işbirliğine odaklanan elit teorisi, Tunus’u açıklamada oldukça işlevseldir. Teori, rejim mensuplarını katı ve ılımlılar olarak ikiye ayırırken aynı zamanda muhalifler için de benzer ayrışmayı yapar. Bu bağlamda teorinin temel argümanı, rejimin ılımlı mensuplarıyla muhaliflerin ılımlı kesimi bir araya gelerek bir- birlerine çeşitli garantiler verip değişimi başlatmaları ve demokratik sisteme geçişi sağlamaları yönündedir.10 İki kesim arasındaki işbirliği gerçekleştiği vakit eski rejimin katı taraftarları, ya değişime ikna olacaklardır ya da ülkedeki etkinlik ve kontrollerini tamamen kaybedeceklerdir.

Elit teorisinin sunduğu bu çerçeveden hareketle Tunus’ta Nahda’nın başını çektiği ılımlı muhaliflerin Sibsi öncülüğündeki eski rejimin ılımlı kanadıyla uzlaşı sağladığı ve sağlıklı bir ge- çiş sürecinin temellerinin atıldığı görülmektedir. Gannuşi’nin uzlaşı temelli bu anlayışı, Müs- lüman Kardeşler’in Mısır’da düştüğü hatalara düşmekten Nahda’yı korumuş ve bugün Tunus, siyasal sisteminin baş aktörlerinden biri olarak varlığına devam etmesini sağlamıştır. Gannu- şi’nin çoğunluktan ziyade çoğulculuk vurgusu ya da Tunus gibi geçiş sürecindeki ülkelerde yüzde 50’yi aşmanın yeterli olmayacağı; yüzde 90 bandına yaklaşmadıkça gerçek toplumsal meşruiyetin sağlanmayacağı inancı, diğer muhalif kesimlerle koalisyon kurmasına vesile ol- muştur.11 Böylece iktidara talip olmayan Gannuşi, partisini de diğer partilerle koalisyon çatısı altında tutarak Tunus’u Nahda eliyle değil Tunuslular eliyle yönetmeyi tercih etmiştir. Anayasa sürecinde Mursi’nin gösterdiği acelecilikten özellikle imtina eden Gannuşi, tüm toplumu ra- hatlatan açıklamalarıyla ince ve başarılı bir strateji izlemiştir.

Devrimden sonraki iki meclis seçiminde de büyük başarı gösteren Nahda, 6 Mayıs’taki belediye seçimlerinden de zaferle çıkmayı başarmıştır. Bununla birlikte seçimlere katılım ora- nının düşüklüğü, hem Tunus’ta seçim kültürünün hala oluşamadığını hem de Nahda’nın bu başarısının mutlak bir zafer olmadığını göstermektedir. Tunus Bağımsız Yüksek Seçim Ku- rulu’nun ilan ettiği resmi katılım oranı yüzde 33,7’dir.12 Kurulun yayınladığı katılım istatistik- lerinde 18-35 yaş arasındaki genç kesimin dahi katılımının oldukça düşük olması, devrimin getirdiklerine ve toplumun siyasetten beklentilerine dair ciddi şüphelerin olduğunu ortaya koymaktadır. Nasıl Mısır’daki katılım oranının düşüklüğü bir meşruiyet sorunu doğurmak- taysa aynı şekilde Tunus’taki bu katılım düşüklüğü de benzer bir meşruiyet sorununa işaret etmektedir. Ama Tunus özelinde üzerinde durulması gereken husus, Mısır’daki gibi darbeyle iktidara gelmiş bir yöneticinin tüm rakiplerini engellemesine ve uyguladığı baskı politikalarına dair boykot niteliğinde değildir.

Aksine demokratik şartlarda gerçekleşen seçimlere dair Tunusluların değişim beklentileri- nin olmadığıyla alakalıdır. Şüphesiz on yıllar boyunca yerel yönetim kültürünün oluşturulma- dığı bir toplumda belediyeler eliyle yeni bir atılımın sağlanacağını iddia etmek doğru olmaya- caktır. Lakin bu yönde bir ilerlemenin kaydedilememesi de Tunus’taki sağlıklı geçiş sürecinin ilerleyen dönemlerde ciddi krizlerle karşılaşmasına yol açma ihtimalini taşımaktadır. Gannuşi liderliğindeki Nahda’nın üzerine düşen en büyük sorumluluk ise topluma kuşatıcı hizmetler eliyle bu kültürün pekişmesini sağlamaktır. Nahda Partisi’ne mensup belediyelerin gerçekleş- tireceği ciddi atılımlar ve yapacağı projeler, hem Nahda’nın siyasi sistemdeki varlığını güçlen- direcek hem de toplumun zihnindeki algıları değiştirerek ilerleyen yıllarda daha güçlü yerel yönetimlerin oluşmasına kapı aralayacaktır.

Tunus’ta kişisel taleplerini bir tarafa bırakıp Tunus’un demokratikleşmesine dair çaba gös- teren, farklı kesimlerle işbirliği yapmaktan ve yeri geldiğinde bazı tavizler vermekten çekinme- yen, çoğulculuk ve uzlaşı merkezli anlayışıyla Gannuşi, bugün gelinen noktada demokratikleş- me yolundaki tüm Arap toplumlarına bir model sunmaktadır. Bununla birlikte Gannuşi’nin Batılı siyasal kavramlar üzerinden sistemi yorumlaması ve oldukça liberal bir perspektif sun- ması, İslami hareketin özgün karakterine de bir düzeye kadar zarar vermektedir. Alternatif dünya düzeni geliştirme potansiyeline sahip yegâne yapı konumundaki İslami hareketlerin, İslam’ın siyasal perspektifinden uzaklaşması, Müslüman toplumların küresel siyasetteki krizini derinleştirecektir. Bu çerçevede Gannuşi, bir yandan Tunus’a odaklanıp yerel seçimlerde orta- ya çıkan meşruiyet sorunun nasıl aşılabileceğini siyasi kimliğiyle çözmek için uğraşırken aynı zamanda İslami siyasallık dairesinde nasıl özgün bir küresel düzen tasavvuru geliştirilebilece- ğine dair de kafa yormalıdır. Aksi takdirde, Tunus’ta dönemin şartlarına göre yükselen ya da düşen bir siyasi parti olarak Nahda kalmakla birlikte, tecrübe ve entelektüel birikimini özgün bir karaktere eviremediği için İslami siyasallığını yitiren bir harekete dönüşmesi de ihtimal dâhilindedir.

Mart ayında Mısır’da yapılan başkanlık, Mayıs’ta da Tunus’ta gerçekleşen belediye seçim- leri; sonuçları ve katılım oranlarının düşüklüğü itibariyle demokratik kültürün oluşamamasına ve toplumsal meşruiyet sorununa dair ciddi emareler taşımaktadır. Bununla birlikte seçimlerin bu durumu, hem Müslüman Kardeşler hem de Nahda için ciddi fırsatlar taşımaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi Nahda’nın seçimlerdeki başarısı mutlak bir zafer olarak kabul edilmemeli ak- sine toplumun sandıktan beklentisinin azalması nedeniyle bir tehlike olarak görülmelidir. Bu- rada Nahda mensubu belediyelerin sergileyeceği başarılı yerel yönetim performansı, partinin ilerleyen yıllarda Tunus’taki hâkimiyetini artıracaktır. Tersinin gerçekleşmesi durumunda ise Nahda, toplum tarafından dışlanmaya başlayacaktır. Gannuşi’nin özellikle yerel yönetimler hu- susunda mensuplarına kazandıracağı vizyon, İslami hareketin başarısı bağlamında da olumlu şekilde değerlendirilecektir.

Müslüman Kardeşler ise Sisi’nin baskı politikalarından sıyrılarak Mısır toplumuna yeni bir gelecek vaat eden söylem ve gündem oluşturarak toplum nezdinde yitirdiği meşruiyetini ye- niden kazanmak zorundadır. Tıpkı Benna ve Hudeybi gibi genel mürşit makamındaki öncü isimlerin uyguladığı strateji izlenmeli ve yeri geldiğinde pragmatik kararlar almaktan ya da taviz vermekten imtina etmemelidir. Hareketin sürekliliğinin esas olmasının yanı sıra değişen koşullara da uyum sağlanması gerektiğinin tüm teşkilat mensuplarınca anlaşılması, hem 2022 Mısır seçimlerinde Kardeşler’in yeniden denkleme girmesini hem de otoriter rejimin önünün kesilmesine dair adımların atılmasını sağlayacaktır. Teşkilat içindeki mevcut nesil çatışması- nın devam ettirilmesi gibi bir lüksün olmadığı, Kardeşler’in tüm yönetici ve mensuplarınca kabul edilmeli ve sadece kendileri için değil aynı zamanda İslami hareketlerin tamamı için bir kırılma ve dönüşüme vesile olacak bir siyaset tarzı uygulamaya geçirilmelidir. Bunun ol- maması halinde darbe dolayısıyla devam edegelen altı boş Sisi eleştirileri ve Mursi’ye destek romantizmi, Müslüman Kardeşler’i krizden kurtarmayacak aksine istenmeyen sona daha da yaklaştıracaktır.
 

Muhammed Hüseyin Mercan kimdir?

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta; Orta Doğu siyaseti ve İslami hareketler üzerine çalışmaktadır. Bu alanda çeşitli makaleleri kaleme alan Mercan’ın, Suriye: Rejim ve Dış Politika başlıklı bir kitabı ve Transformation of the Muslim World
in the 21st Century adlı bir derlemesi bulunmaktadır.

Kaynak: Dış Politika Dergisi, Sayı:5

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.