1. YAZARLAR

  2. Altan TAN

  3. Mısır ve Cemal Abdünnasır (2)
Altan TAN

Altan TAN

Altan TAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Mısır ve Cemal Abdünnasır (2)

A+A-

Kısaca 'NASIR' olarak tanınan Cemal Abdünnasır (1918-1970),15 Ocak 1918’de Asyût’un Benî Mür köyünde doğdu.

Bir posta memuru olan babasının, oğluna İttihat ve Terakki'nin en önde gelen üç liderinden biri olan Suriye Valisi Cemal Paşa'dan dolayı; Cemal adını verdiği söylenmektedir.

Nasır, 1936 yılında hukuk fakültesine kayıt oldu; ancak ertesi yıl ayrılarak harp okuluna girdi.

İlk gençlik yıllarından itibaren ordu içindeki milliyetçi ve İslamcı gruplarla, milliyetçi WAFD Partisi’nin yanı sıra İhvan-ı Müslimin ile de ilişkiler kurdu.

Harbiye'den mezun olduktan sonra önce Asyut'a sonra ise Sudan'a gönderildi. Burada, sonraki yıllarda en yakınında görev yapacak olan Enver Sedat, Abdülhakîm Amr ve Zekeriya Muhyiddin’le arkadaşlığını ilerletti.

1942’de Mısır’a döndü, harp akademisini bitirdi ve aynı yıl Kemâleddin Hüseyin ve Abdülhakîm Âmr'la Hür Subaylar (Dubbâtü’l-Ahrâr) teşkilâtını kurdu.

7 Şubat 1943 tarihinde askerî akademiye öğretim üyesi olarak tayin edilmesiyle genç subaylarla daha yakından ilişki kurma fırsatı elde etti.

1948'deki Arap İsrail Savaşı'nda, Filistin’deki çarpışmalara bir birliğin kumandanı olarak katıldı, Fâlûce’deki başarısından dolayı “Kral Fuâd askerî nişanı”nı aldı ve Faluce Kaplanı olarak anılmaya başlandı.

Hür Subaylar, 25 Ocak 1952’de İsmâiliye’de çıkan olaylardan sonra ülkedeki siyasi tansyonun giderek artmasından istifade ederek 22-23 Temmuz 1952 gecesi yönetime el koydu.

İhvan-ı Müslimin, Hür Subaylar'ın darbesini destekledi.


23 Temmuz 1952 sabahı Kral Faruk, darbecilerin tüm şartlarını kabul etmesine rağmen tahttan indirilerek ülke dışına çıkarıldı.

Kral Faruk, 26 Temmuz 1952 günü altı aylık oğlu Ahmed Fuâd (Doğumu 16 Ocak 1952) lehine tahttan feragat ettiğine dair belgeyi imzalayarak Mısır’ı terketti.

İhtilâlin lideri olarak General Muhammed Necîb (1901-1984) görünmesine rağmen tüm yönetim Nasır'ın elindeydi.

Nasır, kısa bir sürede ülkede tam bir kontrol sağladı, tüm siyasi parti ve dernekleri kapatarak, muhalifleri tutuklattı ve topraksız köylüler için toprak reformu yaptı. Karşı çıkanlar sert bir şekilde cezalandırıldı.

18 Temmuz 1953’te, monarşi yönetimine son verilerek Cumhuriyet ilân edildi.

General Muhammed Necîb, başbakanlığın yanı sıra cumhurbaşkanlığı görevini de üstlendi; iktidarın gerçek sahibi Nâsır ise başbakan yardımcısı ve içişleri bakanı oldu.

Demokratik bir yönetim kurulmasını isteyen General Necib'ten kurtulmak isteyen Nasır, 25 Şubat 1954'te, Necib'ten habersiz bir emri vaki olarak Necib'in istifa ettiğini duyurdu.

Halkın ve İhvan-ı Müslimin'in karşı koyuşu sonucu iki gün sonra, 27 Şubat 1954'te Necib tekrar geri döndü.

Nasır, Hasan El Benna'nın öldürülmesinden sonra İhvân-ı Müslimîn’in başına geçen Hasan el-Hudaybî'nin, 1952'de bir genelge yayımlayarak Hür Subaylar Hareketi'ni desteklemesine rağmen; kendisinin de bir dönem üyesi olduğu İhvan Hareketi'ni, iktidarına karşı tehlike olarak görerek tasfiye kararı aldı.

İlk etapta ordu ve bürokraside yer alan İhvan taraftarlarını görevlerinden alarak teşkilatın faaliyetlerini sınırladı.

İhvân-ı Müslimîn’e yakın öğrenciler Nâsır ve askerî rejim aleyhine gösterilere başlayınca, Hasan Hudeybi ve yardımcıları ile birlikte binlerce kişi tutuklandı.

Nasır, Başbakan ve Cumhurbaşkanı Muhammed Necîb’in ısrarları üzerine Hasan el-Hudeybî ve arkadaşlarını serbest bırakmak zorunda kaldı.

Necib'i tasfiye çalışmalarını hızlandıran Nasır, kendisine karşı hazırlanan bir suikast girişimi ile Necib'in ilgisi olduğunu iddia ederek 29 Mart 1954'te, Necib'i ev hapsine aldı ve yönetime el koyarak diktatör oldu.

General Necib, 1960’a kadar ev hapsinde tutuldu. Sonraki hayatında, 1984’te ölümüne kadar siyasetin dışında kaldı.

Birkaç ay sonra, 26 Ekim 1954'te Nâsır, İskenderiye’de halka hitap ederken; İhvan mensubu olduğu iddia edilen Mahmûd Abdüllatîf adlı bir genç Nasır’ı hedef alarak 8 el ateş etti, ancak hiçbiri Nasır’a isabet etmedi.

Bugün artık bir tertip olduğu anlaşılan bu suikast girişimi bahane edilerek öncekinden çok daha geniş bir şekilde tutuklamalar başladı.

Kurulan ihtilâl mahkemesi, teşkilâtın lideri Hasan el Hudeybi ve en önde gelen üyeleri Abdülkadir Udeh, Mahmûd Abdüllatîf, Şeyh Muhammed Fargal, Yûsuf Talat ve İbrâhim Tayyib hakkında idam cezası verdi.


Bazı İslâm devletlerinin aracılığı sonucu sadece başkan Hasan el-Hudaybî’nin cezası müebbete çevrildi, diğerleri 9 Aralık 1954'te idam edildi.

Kısa bir zaman sonra ise hapishanelerde tutuklu diğer önde gelenlerin birçoğunun öldükleri açıklandı!


Abdülkadir Udeh

İslam dünyasında ‘İslam Ceza Hukuku’ kitabı ile saygın bir yeri olan Abdülkadir Udeh (1907-1954), 1930’da Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra savcılık ve hâkimlik yaptı.

İlk kuruluş yıllarından itibaren Müslüman Kardeşler teşkilâtında yer aldı. 1951’de resmî görevlerinden istifa ederek avukatlığa başladı.

1952’de Kral Faruk devrildikten sonra kurulan yeni Anayasa Komisyonunda yer aldı.

1953 yılında anayasa hazırlamak üzere Libya’ya davet edildi.

General Necib’in görevden uzaklaştırıldığı dönemde Necib’i destekleyerek, Necib yanlısı gösterilerde yer aldı.

Abdünnâsır’ın İngiltere ile imzaladığı antlaşmayı Müslüman Kardeşler adına inceleyerek hazırladığı raporda, anlaşmanın İngiliz menfaatlerini koruduğu ve İngiliz işgaline zemin hazırladığı gerekçesiyle karşı çıktı.

İhvan’ın kapatılma kararını geri alması için Nasır’la yaptığı görüşmede, Nasır’la aralarında çok sert bir tartışma yaşandı.

Nasır’ın şahsi iktidarı ve kini uğruna Abdülkadir Udeh gibi iyi yetişmiş bir Müslümanı idam etmesi tüm Müslümanlarca nefretle karşılandı.

Nasır, kurduğu diktatörlüğü Arap milliyetçiliği ile sosyalizmin sentezi üzerine oturttu.

Yaptığı toprak reformu ile topraksız yoksul köylülerin, Cezayir Kurtuluş Savaşı'na verdiği destek ve Arap halklarının birliği siyaseti ile de Arap milliyetçilerinin desteğini aldı.

Kısa bir sürede tüm Arap dünyasında Suudi Arabistan Kralı Faysal'ın İslam Birliği siyasetine karşı, tüm Arap milliyetçileri ile laik seküler-sol çevrelerin idolu haline geldi.

İsrail’e karşı kullanacağı gerekçesiyle ABD ve Batılı ülkelerin silah satışını sınırlamaları ve sosyalist fikirlerinden dolayı Sovyetler Birliği ile ilişki kurarak onların izni ile Çekoslovakya’dan silah satın aldı.

Batılı ülkelerin tepkileri üzerine de Hindistan başbakanı Nehru ve Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Çe En Lai ile dostluk kurarak 18-24 Nisan 1955’te toplanan Bandung Konferansı’na katıldı ve üçüncü dünya ülkeleri Bağlantısızlar Hareketi’nin Yugoslavya lideri Tito ve Hindistan Başbakanı Nehru ile birlikte en önemli liderlerinden biri oldu.

Batılıların dünyanın sayılı büyük yatırımlarından biri olan Nil Nehri üzerinde yapılmakta olan Asuvan Barajı için vermeyi taahhüt ettikleri kredileri kesmeleri üzerine 23 Temmuz 1956’da Süveyş Kanalı’nı ve ülkedeki diğer Batılı şirketleri millileştirdi.

Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi üzerine 29 Ekim 1956’da İsrail birlikleri, İngiliz ve Fransız hava kuvvetleri desteğinde Mısır’a saldırdı ve ilk etapta Sînâ Yarımadası ile 6 Kasım 1956’da Port Said ve Port Fuad işgal edildi.

Birleşmiş Milletler'in ve ABD’nin karşı çıkması ve Sovyetler Birliği’nin protestosu üzerine geri çekilindi.

Nasır, Süveyş Savaşı'nda büyük bir yenilgi almasına rağmen, savaş sonrasındaki diplomatik çalışmalarla sonucu kendi açısından bir başarıya çevirdi. Arap dünyasındaki şöhreti daha da arttı.

Öteden beri Arap coğrafyasında Arap milliyetçiliğinin en güçlü olduğu yer olan Suriye’de, Arap Birliği fikri doğrultusunda Nasır önderliğinde birlik fikri öne çıktı.

11 Ocak 1958’de Kahire'de iki ülke yetkilileri arasında görüşmeler yapıldı.

1958 Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin Kuruluşu töreni

1 Şubat 1958’de, Mısır ile Suriye’nin birleşerek ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ adı altında birleşme kararı alındı.

Anlaşmayı Mısır adına Cemal Abdünnasır, Suriye adına ise Cumhurbaşkanı Şükrü el Kuvvetli imzaladı.

Alınan bu karar 5 Şubat 1958’de her iki ülkenin yasama organlarınca onaylandı ve 21 Şubat 1958’de her iki ülkede de aynı gün yapılan referandumlarla kabul edildi.

8 Mart 1958'de federal bir yapı içinde Yemen'de bu birliğe dâhil oldu.

Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin devlet başkanı Nasır, başkenti ise Kahire oldu.

1948 Arap İsrail Savaşı’ndan sonra Mısır’ın kontrolüne bırakılan Gazze Bölgesi de 1959’da fiilen Birleşik Arap Cumhuriyeti topraklarına dahil edildi.

Arap Cumhuriyeti’nin ömrü fazla uzun sürmedi. Nasır’ın Suriye’yi tamamen kendi denetimi altına almak istemesi, Suriye’deki tüm siyasi partilerin kapatılması, ordu ve bürokraside tüm üst ve önemli mevkilere Mısırlıların getirilmesi; Suriye’de, özellikle de ordu içinde ciddi rahatsızlıkların doğmasına neden oldu.

28 Eylül 1961’de bir grup asker darbe yaparak Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti’nden ayrıldığını ilan etti.

Suriye’nin ayrılmasına rağmen Mısır, 1971’e kadar Birleşik Arap Cumhuriyeti adını kullanmaya devam etti.

Birliğin dağılması ile ‘İslam Birliği’ fikrine karşı konumlanan ve öne çıkarılan laik-seküler-sol Arap Birliği fikri ağır bir darbe yedi.

Bu başarısızlıktan sonra Nâsır, iç siyasette Mısır’a uygun bir sosyalizm kurmaya, dışarıda ise daha çok Afrika’ya yönelik bir siyaset izlemeye başladı.

Büyük sanayi ve ticari işletmelerle, ithalat ve ihracatı devletleştirdi.

Ticaretin tamamen devletin kontrolüne geçmesi, kayırmacılık ve yolsuzlukların artması ile yeni bir ayrıcalıklı sınıfın ortaya çıkmasına neden oldu, ülke ekonomisi de ağır bir askeri ve bürokratik vesayetin altına girdi.

Ortadoğu ve Afrika’daki sömürge ülkelere yönelik Batı’ya ve özellikle de İngiltere’ye karşı yoğun radyo yayınları başlattı, bu ülkelerdeki muhalifleri destekledi.

4 Temmuz 1962’de başkanı Nasır olan, Arap Sosyalist Birliği Partisi’ni (El-İttihâdü’l-iştirâkī el-Arabî) kurdu.

27 Eylül 1962’de Yemen’deki Nasır yanlısı subaylar, Abdullah Sellal liderliğinde bir darbe ile Kral Muhammed Bedr’i devirerek cumhuriyet ilan etti.

Kral, Suudi Arabistan’a kaçarak Suudi Arabistan, Ürdün ve İngiltere’nin desteği ile yönetimi tekrar ele geçirmek için darbecilerle savaşmaya başladı.

Mısır’ın Yemen’e müdahalesi, Suudi Arabistan ile Mısır’ı fiilen karşı karşıya getirdi ve Yemen kanlı bir iç savaştan sonra Kuzey ve Güney Yemen olarak ikiye bölündü.

Güney Yemen’de Sovyetler Birliği yanlısı komünist bir rejim kuruldu. Yemen’in Nasır eliyle bölünerek, Sovyetler Birliği’nin kontrolüne girmesi Arap Dünyası’nda ciddi tepkilere neden oldu.

İçte ve dışta ciddi başarısızlıklar yaşayan Nasır, gittikçe güçlenmekte olan İslami muhalefete karşı baskılarını artırmaya başladı.

1954’ten 1964’e kadar 10 yıl cezaevinde kalan, 16 ciltlik ‘Fi Zilalil Kur’an’ tefsiri ile tüm İslam dünyasında büyük bir saygı uyandıran Seyyid Kutub’u, Meʿâlimfi’ṭ-ṭarîḳ (Yoldaki İşaretler) kitabı nedeniyle tekrar tutuklatarak 29 Ağustos 1966’da idam etmesi büyük bir nefrete neden oldu.


Seyyid Kutub

Seyyid Kutub, 9 Ekim 1906’da Hindistan asıllı El Hac Kutub bin İbrahim’in oğlu olarak Mısır’ın Asyut iline bağlı Muşa köyünde doğdu.

Babası işgalci İngilizlere karşı kurulan Hizbul Vatani’nin aktif bir üyesiydi.


İlköğrenimini köyünde tamamlayan Seyyid Kutub,1926 yılında Kahire’deki Öğretmen Okulu’ndan, 1933 yılında ise üniversiteden mezun oldu ve altı yıl kadar ilkokul öğretmenliği yaptı.

Eğitim sisteminin düzeltilmesi için çeşitli reform taslakları hazırladı. Öğrencilik yıllarında girdiği Wafd Partisi’nden 1942’de ayrılarak Sa‘diyyîn Partisi’ne üye oldu. Ancak 1945’te siyasî partilerle ilişkisini kesti.

Kasım 1948’de devlet tarafından ABD’ye gönderildi. New York ve Colorado’da eğitimle ilgili araştırmalarda bulundu ve Amerikan hayat tarzını yakından tanıma fırsatı buldu.

Mısır’a dönüşü sırasında İngiltere, İsviçre ve İtalya’ya uğradı. Düşüncelerinin değişeceği beklentisiyle gönderildiği Amerika’dan, Ağustos 1950’de; Batı sisteminin en keskin karşıtlarından biri olarak döndü.

Bir süre eğitim bakanlığında çalıştıktan sonra 18 Ekim 1952’de memuriyetten istifa etti.

İhvan-ı Müslimin ve Nasır başkanlığındaki Hür Subaylarla ilişki kurdu.

Nasır ve arkadaşları bazı toplantılarını Seyyid Kutub’un evinde yapmaya başladı.

Ocak 1953’te oluşturulan Hey’etü’t-tahrîr’in genel sekreterliğini yürüten Cemal Abdünnâsır’a, bir ay kadar yardımcılık yaptı.

Cemal Abdünnâsır ile İhvân-ı Müslimîn’in arasında çıkan sorunda arabuluculuk yaptı; ancak uzlaşma sağlayamadı.

Bu ayrışmada İhvan safında yer alarak Şubat 1953’te teşkilata üye oldu.

15 Ocak 1954’te İhvan’ın yasaklanması ile tutuklandı; birkaç ay sonra serbest bırakıldı.

26 Ekim 1954’te diğer İhvan liderleriyele birlikte tekrar tutuklandı ve 1964’e kadar cezaevinde kaldı. Hapiste, Fi Zilali Kur’an tefsirini yazdı.

Irak Devlet Başkanı Abdüsselâm Ârif’in girişimiyle Mayıs 1964’te tahliye edildi. Hapisten çıktıktan sonra tüm İslam dünyasında büyük yankılar uyandıran Meʿâlim fi’ṭ-ṭarîḳ (Yoldaki İşaretler) kitabını yazdı.

Görüşleri ile tüm İslam dünyasını derinden etkiledi.

9 Ağustos 1965’te tekrar tutuklandı, idam cezasına çarptırıldı ve 29 Ağustos 1966’da cezası infaz edildi; cesedi bilinmeyen bir yere gömüldü.

Nâsır’ın, Arap milliyetçiliği ile sosyalizmi birleştiren anlayışı, teorik bir tutarlılıktan uzak ve klasik anlamda Marksizm’le de ciddi çelişkiler taşıyan bir yaklaşımdır.

Nâsır’ın sınıf mücadelesine kesinlikle karşı olan ve sosyalizmi sınıflar arası iş birliği ve devlet öncülüğünde kalkınma olarak kabul eden ve bununla birlikte Arap milliyetçiliği ve Arap Birliği'ni önceleyen fikirleri tamamen eklektiktir ve hiçbir ideolojik zemine oturmamaktadır.

Bir türlü siyasi bir tutarlılık sağlayamayan Nasır, Seyyid Kutub’un idam edilmesi ve İhvan mensuplarına karşı artırılan baskıların toplumda oluşturduğu tepkilerin önüne geçmek için; ‘İsrail’in en kısa bir zamanda yerle bir edileceği, haritadan silineceği, kökünün kazınacağı’ gibi ifadelerle milliyetçi söylemlerini arttırdı.

İsrail’e karşı kazanılacak bir savaş ile tüm başarısızlıklarının üstünü örtmek isteyen Nasır, hızla savaş hazırlıklarına başladı.

30 Mayıs 1967 tarihinde Ürdün ve Irak ile askerî ittifak anlaşması imzaladı, Kral Hüseyin aleyhine Kahire Radyosu’nun yaptığı yayınları durdurdu.

Nasır daha harekete geçmeden, İsrail; 5 Haziran 1967 günü beklenmedik bir şekilde saldırıya geçerek Mısır havaalanlarını bombaladı ve Mısır Hava Kuvvetlerine ait tüm uçaklar daha havalanamadan yerde, pistlerde vurularak imha edildi.

5 Haziran’dan 10 Haziran’a kadar devam eden ve tarihe 6 Gün Savaşı olarak geçen savaşta; Mısır, Ürdün ve Suriye orduları ağır bir yenilgi aldı.

İsrail, tarihi Kudüs şehrini (Eski Kudüs-Doğu Kudüs), Sina Yarımadası’nı, Gazze şeridini, Batı Şeria’yı ve Suriye’deki Golan Tepeleri’ni işgal etti.

Bu yenilgi, sadece Arap dünyasında değil tüm İslam dünyasında etkileri bugün bile sürmekte olan ağır bir travmaya neden oldu.

Nâsır, istifa ettiğini ağlayarak açıkladı, ancak taraftarlarının gösterileri sonucu istifasını geri aldı.

Nasır’ın ilk gençlik yıllarından beri yakın arkadaşı olan Mısır Genel Kurmay Başkanı General Abdülhakim Amr (1919-1967) istifa etti.

Evinde gözaltında tutulurken, Nasır karşıtı bir darbe planladığı iddia edilince, 14 Eylül 1967’de intihar etti.

Ailesi, Amr’in intihar etmediğini, Nasır tarafından öldürüldüğünü iddia ederek 2012 yılında olayın aydınlatılması talebiyle dava açtı.

Nasır’ın karizmasının yerle bir olması ile birlikte laik-seküler Arap milliyetçiliği fikri de çöktü ve büyük baskılarla sindirilmiş olan İslami muhalefet tekrar canlandı.

Bir müddet sonra savaşın doğurduğu ekonomik çöküntü, işçi ve öğrenci hareketlerinin başlamasına neden oldu.

1970 yılının Eylül ayında Ürdün Kralı Hüseyin, Filistinli gerillaların kendisini devirerek Ürdün’de yönetime el koymak istemeleri üzerine; Bedevi ve Çerkeslerden oluşan ordu kuvvetlerini devreye soktu, başkent Amman sokaklarında yaşanan çarpışmalarda her iki taraftan binlerce kişi öldürüldü.

Bu sorunu görüşmek üzere Arap Zirvesi 22 Eylül 1970’te Kahire’de toplandı.

Nâsır, 28 Eylül 1970 günü Kuveyt Emiri’ni havaalanında yolcularken geçirdiği kalp krizi sonucunda öldü. Cenaze törenine milyonlarca kişi katıldı.

İslami kesime uyguladığı baskı ve şiddetten dolayı Türkiye’deki bir İslami yayın organı ölümünü;
‘Mısır’ın son Firavunu öldü’ manşetiyle duyurdu.

Eşi, ölümünden sonra mütevazi denilebilecek bir hayat sürerken, Enver Sedat’ın en yakınındaki kişilerden biri olan damadı, küçük kızı Muna’nın eşi milyarder iş adamı Eşref Mervan’ın ilk gençlik yıllarından itibaren İsrail’e çalışan bir Mossad ajanı olduğu ortaya çıktı.

Eşref Mervan’ın büyük servetini Kaddafi ve Enver Sedat’ın da içinde olduğu silah ticaretinden ve Ortadoğu’da kurduğu karanlık ilişkilerden elde ettiği öne sürüldü.

Ekrem Mervan, 2007 yılında Londra’daki evinde şaibeli bir şekilde öldü. Resmi raporlara göre, evinin balkonundan atlayarak intihar ettiği söylense de 51 yıllık eşi Muna Cemal Abdünnasır, uzunca bir süredir ölüm tehditleri aldığını ve öldürüldüğünü iddia etti.

Cemal Abdülnasır’ın ölümüyle;

Yaklaşık yüz yıl boyunca Arap halkına, İslam’a karşı alternatif bir kurtuluş yolu olarak sunulan, halka perişanlık ve zulümden başka bir şey yaşatmayan, siyasi maceralarla dolu laik-seküler Arap milliyetçiliği ve Arap sosyalizmi de öldü!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.