1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. Mısır Tecrübesi
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Mısır Tecrübesi

A+A-

     Mısır'da, faturası oldukça ağır ve belki  daha da ağırlaşacak olan bir tecrübe süreci yaşanmaktadır. Mısır halkı başta olmak üzere dünya müslümanlarını derinden yaralayan bu gelişmeler siyasi mücadele birikimi açısından da önemli noktalar içermektedir.

     2012 Haziranında cumhurbaşkanı seçilen Mursi, görevde kaldığı bir yıl içerisinde Doğu ve Batıdan bağımsız bir politika izleyeceğinin ip uçlarını fazlasıyla verdi. Mısır'ın uluslar arası anlaşmalarına bağlı kalacağını deklare etmekle beraber Camp David anlaşmasını iptal edeceğine dair düşüncelerinin yayılması, İsrail'e karşı sertleşmesi, Hamas'a kucak açması gibi politikalarıyla İsrail ve Batıdan uzaklaşırken, Suriye konusunda da rejim karşıtı net bir tutum alarak İran ve Rusya'dan uzaklaştı.

     Bu politikalar, Doğu ve Batının Mursi'ye soğuk bakmasının ötesinde her iki tarafı gelecek açısından ciddi olarak kaygılandırdı. Endişe içinde olanlar bununla da sınırlı değildi.

     Mursi, halk ayaklanması sonucu devrilen Mübarek'in yerine halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanıydı. Eğer iktidarda kalır ve izlemeye başladığı politikalarda başarılı olursa, başta Arabistan olmak üzere diğer Arap rejimleri için de tehlikeli bir örnek olma potansiyelini taşıyordu. Bu nedenle başta Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri de ciddi bir kaygı içindeydi. Zira Mısır'ın Arap dünyasındaki rolü Fas, Tunus ve Libya ile kıyaslanamazdı. Mısır'ın başarısı, Krallık rejimlerinin sonu olabilirdi.

      Mursi, Doğu ve Batının yanında Arap rejimlerinin de hedefi idi. Yakınlaştığı ve destek gördüğü ülkeler Türkiye ve Katar ile sınırlıydı ki, bunların gücü Mursi'yi korumaya yetmezdi ve yetmedi.

     Mursi ve İhvan, Doğuyu, Batıyı ve Arap rejimlerini ürkütecek haklı politikalar izlemeye başlarken bölgesel ve küresel güç denklemlerini nasıl okuduklarını bilmiyoruz ama yaptıkları muhasebenin ciddi eksiklikleri olacak ki, karşı darbeyle süreç tersinden işlemeye başladı.

     Muhammed Mursi ve İhvan, bölgesel ve küresel denklemleri değiştirmeye aday müstakil politikalar üretmeye ve uygulamaya yetecek güce ve araçlara sahip miydi?

     Evvelen Tunus'ta ateşlenen halk ayaklanmaları dalgası Mısır'a ulaştığında İhvan hareketi süreci başta temkinle karşıladı, bir maceraya atılmak istemedi. Diktatör rejime karşı itirazlar artınca sürece dahil oldu. En örgütlü güç olduğu için de ayaklanma sürecinde gittikçe inisiyatif aldı ve ayaklanmalar Mübarek'in devrilmesiyle sonuçlandı.

     Ayrıca hatırlanacağı üzere cumhurbaşkanlığı seçimi konusuna da İhvan hareketi önce temkinle yaklaştı, sonra aday çıkarmaya karar verdi. İhvan'ın bu temkinli ve tedbirli yaklaşımları, sanıyorum devrimin tek ve temel aktörü olmadıklarının farkında olmalarından kaynaklanıyordu.

     Buradaki önemli nokta, Mısır'da kıyamı İhvan'ın başlatmamış olması ve süreci başından beri yöneten tek aktör olmamasıdır. İhvanın bu konumu, devrim sonrası elini zayıflatan önemli bir husustu. Devrimi planlayan ve gerçekleştirilmesinde belirleyici temel ve tek güç olmaması, devrim sonrasında da İhvan'a tek aktör olma imkanını vermedi.

     Bir diğer önemli husus, halk ayaklanması sırasında ordu tarafsız kaldı ve halk ile çatışmaya girmedi, İran devrimi örneğinde olduğu gibi büyük kıyamlar yapmadı. Yani halk orduyu göğüs göğüse çarpışarak ve orduyu yenerek devrim yapmadı. Ordunun tarafsızlığı halkın diktatörü devirmesine imkan tanıdı. Dolayısıyla ordu da kendisini devrimin dolaylı ama önemli bir ayağı olarak gördü. Ordunun devrime verdiği dolaylı destek, devrim sonrası temel politikaların tayininde hak sahibi olma isteğini sağladı. Zaten Sisi'nin yaptığı darbe, bir bakıma "bu makama bizim tarafsız tutumumuz sayesinde geldin ve şimdi di seni oradan biz alıyoruz" anlamına geliyordu.

     Eğer İran devrimindeki gibi halk orduyu yenerek devrim yapmış olsaydı, devrimden sonra yine aynı halk ordunun karşı devrim yapmasına imkan tanımazdı. İran devriminde ordu yenilgiye uğradığında, ordunun üst kademesinin tümü tasfiye oldu ve ordunun üst kademelerine devrime destek veren alt düzeylerdeki subaylar getirildi. Yenilgiye uğramış, komuta kademesi tasfiye edilmiş, komuta kademesine devrimci subayların atanmış olduğu bir ordu karşı devrim yapamaz yapmaya kalksa da başarılı olamaz. Nitekim İran devriminde de devrimden sonra ordudaki kalıntıların İmam'ın kaldığı Cemaran'ı bombalayarak karşı devrim yapma planı, hayata geçirilmeden fark edildi ve tasfiye edildi.

     Mısır'daki halk ayaklanması, diktatörü devirdi ama diktatörün zamanındaki kurumlar, özellikle de ordu bütün ihtişamıyla yerinde duruyordu. Diktatörle beraber kurumlar devrilmedi. Ordu, istihbarat, emniyet ve yargı güçleri önceki pozisyonlarını neredeyse aynen korudu.

     Mübarek'in devrilmesi sonucunda seçimle iş başına gelen Mursi ve İhvan, devrimci kurumlara sahip değildi. Kendilerinin başlatmadığı bir devrim sürecinin sonunda eski gövdeye baş olarak kendilerini buldular.

     Yukarıdaki soruyu, "eski rejimin gövdesine baş olan ve devrimci kurumlardan yoksun olan Mursi ve İhvan; Doğu, Batı ve Arap rejimlerini ürküten müstakil bir politikayı uygulayabilir miydi" şeklinde yeniden soralım.

     İşin evveliyatında bu mahiyetteki soruları gündemlerine alıp almadıklarını ve ne tür cevaplar bulduklarını bilmiyoruz ama düşündüklerini uygulama fırsatı İhvan'a verilmedi.

     Muhammed Mursi, Sovyet devriminin lideri Lenin ve İran İslam devriminin önderi İmam gibi bir lider değildi. Elbetteki onlar gibi ve onlar kadar devrimci kararlar da almadı ama daha çok benzeştiği Tayyib Erdoğan kadar tedrici bir siyaset de izlemedi. Bir yandan çevreyi ürküttü, öte yandan korkuttuğu güçlerin şerrinden kendini koruyacak kurumlara sahip değildi.

     Örneğin, eski ordunun yanında devrimci güçlerden oluşacak yeni bir ordu kurmadı veya kurma imkanına sahip olamadı. Zira gerçek devrimin yaşandığı ülkelerde eski güvenlik kurumları ya tasfiye edilir veya İran örneğinde olduğu gibi paralel devrimci güçler oluşturulur. İran'da devrimden sonra klasik ordu korundu ama onun yanında tamamen devrimci güçlerden oluşan Devrim Muhafızları adında yeni bir ordu teşkil edildi. Emniyet gücü dağıtılmadı ama onun yanında Komiteler adında yeni bir emniyet kurumu ihdas edildi. Yıllar sonra komite ve polis gücü birleştirilirken Devrim Muhafızları Ordusu güçlendirilerek korunmaya devam edildi.

      Muhammed Mursi, cumhurbaşkanlığı alayını bile değiştirerek devrimci güçlerin eline vermedi veya böyle bir imkanı olmadı. Eski gövde bütün ihtişamıyla dururken bu türden değişiklikler yapmak kolay değildir. Turgut Özal, yavaşça orduya karşı terörle mücadele adı altında Özel Tim kurarak polis teşkilatını kuvvetlendirmeye başladı. Sonuç, şüpheli bir ölüm ve arkasından Özel Tim'in elindeki ağır silahların alınması ve polis teşkilatının olası bir darbe durumunda orduya karşı çıkma imkanlarından arındırılması oldu.

     Muhammed Mursi, İran ile yakın ilişki kurup devrimin tecrübelerini aktarmayı uygun veya mümkün görmedi. Böyle bir eğilimi olsaydı, İran sonuna kadar yanında yer alırdı. Çünkü İran, kendi müttefiklerine sahip çıkmada oldukça cesur davranıyor.

     Mursi'nin Türkiye tecrübesini de çok fazla dikkate aldığını sanmıyorum. Üçüncü ülkelerin deneyimlerinden yararlanıp yararlanmamada tabi ki özgürdürler ama kendisini ve hareketini hedefe ulaştıracak kendine özgü üçüncü bir alternatifi uygulayamadığı da herkesin iliklerine kadar hissedebileceği acı bir gerçek haline geldi.

     Mısır tecrübesinin özeti şu: Eski rejime ait güvenlik kurumlarının olduğu gibi korunduğu ülkelerde halk ayaklanması veya seçim sonucu rejimin başının değişmesi, yeni başa, keskin devrimci politikalar uygulama imkanı vermez. Yeni baş, devrim olmuş gibi hareket ederse, dış güçler, eski güvenlik kurumları eliyle başa döner.

     Muhammed Mursi, eski rejimin generallerinden biri olan, Amerika ve İngiltere ile iyi ilişkileri olan Sisi'yi ordunun başına getirdi.  On yıllardır gerçek gücü elinde bulunduran ordu, kendisiyle, Doğu ve Batıyla uyumlu olmayan ve korumasız olan bir 'başı' kendi başına bırakmaz. Ya onu teslim alır veya onu maskara bir yargıya teslim eder. Ve ondan sonra tiyatro başlar. Mısır'daki yargı tiyatrosu, Yassı Ada tiyatrosuna rahmet okutacak gibi gözüküyor.

     Dakikalar içerisinde binleri aşan idam kararlarının verilmesi, bir duruşmada 528 ve ikinci duruşmada 683 kişi hakkında idam hükmünün ilanı maskaralık ve pervasızlığın zirvesidir. Sisi'nin hukukla ve Mısır halkıyla bu denli istihza edebilmesinin nedeni, arkasındaki güçlerdir. Doğu ve Batının siyasi desteğiyle gerici Arap rejimlerinin siyasi ve mali desteği, Sisi'yi Mısır'ı tehlikeli sulara yelken açmaya hazır hale getirmektedir.

     Dakikalar içinde bini aşkın insan hakkında idam hükmünün verildiği bir ülkede, gadre uğramış insanların soğuk kanlı düşünmesi, barışçı yollarda ısrar etmesi her zaman beklenemez. Ölçüsüz ve aşırı baskı, silahlı mukavemeti tek çare olarak dayatabilir; her ne kadar silahlı mukavemet daha büyük facialara yol açsa da. Yakın ve yanı başımızdaki Suriye örneği gibi. Suriye rejiminin ölçüsüz ve pervasız baskısı, silahlı mücadeleyi, silahlı mücadele de felaketi getirdi. Mısır da benzer bir tehlikenin içine düşürülebilir; eğer bu idam kararları, ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikası değilse.

     Sisi, önce ölüm kararları aldırtmak, arkasından göstermelik ve diktatörvari bir seçimle  cumhurbaşkanı olmak ve sonrasında da bir af ile idam kararlarını kaldırmak suretiyle hem İhvan hareketini bir şekilde sessizliğe razı etmek ve hem de sahte kahraman olmak gibi bir siyaset izliyor olabilir. Aksi halde Mısır ikinci bir Suriye olabilir.  Bin idam, iç savaşın fitilini ateşlemek demektir.

     Mısır'da alınmış olan idam kararları uygulansa bile, Batı, Doğu ve Arap ülkelerinin Sisi'ye olan desteği kesilmeyecek. Sisi, bunun garantisini almış durumdadır. Firavni kültürün taşıyıcısı olan Mısır ordusunun idam kararlarını uygulamaktan vazgeçmesini sağlayabilecek iki unsur var:

     Birincisi, iç savaş ihtimali.

     İkincisi de af ile sahte kahramanlık yolunu deneyerek iktidarda kalma arzusu.

     Mısır'da yaşananlara dünya Müslümanlarının caydırıcı tepki vermesi bir görevdir. Hakeza Mısır'da yaşanan tecrübeyi doğru anlamaya çalışmak da.

     Mısır tecrübesi önemlidir. Zira Mısır, İran ve Türkiye İslam dünyasının ve Ortadoğu'nun siyasal ve kültürel ağırlık noktalarını oluşturmaktadır. Bu üç ülke aynı zamanda İslam tarihi ve medeniyetinin şekillenmesinde öncü rolü üstlenmiş olan halkları temsil etmektedir. Dolayısıyla bu üç ülkedeki gelişmeler geniş bir siyasi coğrafyayı yakından ilgilendirdiği gibi bu üç ülkenin tecrübelerinin paylaşılması ve derinlikli incelenmesi de önem arz etmektedir.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum