1. YAZARLAR

  2. Hasan Şerefoğlu

  3. Mezhep ve Fırkalaşma Taassubu 
Hasan Şerefoğlu

Hasan Şerefoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Mezhep ve Fırkalaşma Taassubu 

A+A-


 “Allah'a ortak koşanlardan olmayın. Onlar ki, dinlerini parça parça edip fırkalara böldüler; hizipler haline geldiler. Her hizip kendi kabulleriyle avunup sevinmektedir!” (Rum suresi 30-32)


Günümüz İslam toplumlarında, sadece dört hak mezhep vardır, benim tabii olduğum mezhep en doğrusudur şeklinde ileri sunulan görüş, Müslümanlara yapılacak en büyük haksızlık ve kötülük olacaktır. Kendi mezheplerini Allah'ın kat’î emri gibi görenler, peygamberin (a.s) vefatından sonraki ilk yüzyılda seksene yakın mezhep ve fırkanın varlığını bilmeleri gerekir. 


Mezhep mensuplarının kendi mezheplerini ve onun öğretilerini bir din kitabı gibi görmeleri toplumda fırkalaşmalara sebebiyet vermiştir. Tâbi oldukları fetva sahibinin yorumlarının dinin yegâne yorumu gibi algılanmasına ve kabul edilmesine karşı çıkmalıyız. Aslında bunun suçlusu olarak da, mezhep imamlarını değil, onların dine getirdikleri yorumu dinin bizzat özü gibi empoze eden taklitçi mukallitlerde görmeliyiz. İslam âleminin bugünkü bölünmüşlüğünün nedenini; tahkik etmeden mezhep seçenleri ve bunu kutsallaştıranları, Mezhepleri, kendi siyasi otoritelerinin devamı için payanda gibi görenlerde görmeliyiz. 


Sadece dört hak mezhep vardır dediğimizde, İslam coğrafyasında yaşayan milyonlarca İranlı,  Pakistanlı, Iraklı, Afganistanlı, Hindistanlı, Yemenli, Lübnanlı Caferi ve Zeydi Müslümanları nereye oturtacağız; yoksa onları Müslüman kabul etmeyecek miyiz? Bu İslam’a ve Müslümanlara yapılacak en büyük haksızlık olacaktır.


Mezhep ve fırkaların tarih sahnesinde ortaya çıkması Peygamberimiz (a.s)'in vefatından sonra olmuştur. Çünkü Hz Resulullahın sağlığında böyle bir sıkıntı yoktu. Sahabeler herhangi bir mesele olduğunda Peygamberimiz (a.s)'e gelip, o konuda bilgi istiyorlardı. Peygamberimiz (a.s) de sorulan soruyu nübuvet perspektifinde cevaplandırıyordu. 
Fakat daha sonra Müslümanların çoğalması ve İslam coğrafyasının genişlemesi neticesinde, Peygamberimiz (a.s)'in vefatından sonra ayet ve hadislerden izaha açık olan meselelerde tüm Müslümanların sorunlarını giderecek, şeri konularda hüküm verebilecek dini otoritenin varlığına duyulan ihtiyaçtan ortaya çıktı.


Özelikle Resulullahın vefatından sonra yerine kimin Müslümanlara önderlik edeceğine dair ihtilaflar vuku buldu. Henüz Hz Peygamberin na’şı ortadayken Ensar, Beni saide Sakifesinde toplanıp Hazreclilerin reisi Hz Sad bin Ubadeyi halife seçmek istemiştir. Yine Hz Ebu Bekir’in halife seçilmesinde sonra başta Hz Ali, Hz Selman-ı Farisi, Hz Ebu Zer Ğıfari, Hz Ammar bin Yasir gibi mertebeleri yüksek sahabenin hilafetin Hz Alinin hakkı olduğunu söylemeleri, Haşim oğulları ve Beni Ümeyye arasındaki ihtilaf, mezhepleşme ve fırkalaşmanın ilk nüvelerini oluşturmuştur.


Peygamberimiz (a.s)'in vefatından Hz Osman’ın halifeliğine kadar sahabe Medine’yi terk etmemiştir. Hatta Hz Ömer bunu yasaklamıştır. Fakat daha sonra İslam toprakları genişlemiş, sahabeler İslam coğrafyasına dağılmışlardır. Bu sahabeler gittikleri bölgelerde yeni Müslümanların dini konularda müracaat kaynağı oldular. Sahabeler de kendilerine yöneltilen dini meselelerin çözümü için Kur'ana ve sünnete müracaat ettiler. Orada cevabını bulamadıkları meselelere kendi içtihatlarıyla hüküm verdiler.


Bu sahabelerin etrafında dini konularda mahir ilmi guruplar oluştu. “Tabiin” denilen bu ilim erbabı şahsiyetler “Tebe-i Tabiin” diye anılan bir sürü talebe yetiştirdiler. Bu âlimler dini konularda fetva vererek bulundukları bölgelerdeki Müslümanları her konuda aydınlattılar. Gerek sahabe, gerek Tabiin, gerekse Tebe-i Tabiin'in ayetlerden çıkardıkları farklı yorumları, kendilerine ulaşan farklı hadisler, İslam coğrafyasının genişliği ve farklı insan kitlesine sahip olması, farklı fetvalar, farklı hükümler ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Müslümanların yaşadıkları bölgelerde dini meselelerde otorite sahibi, fetva verebilen müçtehit zatların etrafında kümelenmiş, dinlerini onların yorumlarına göre yaşamıştır. Bu da o zatların ismiyle anılan mezheplerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.


Aslında mezhep kurucuları olarak anılan müçtehitlerin hiç biri “ben bir mezhep kurdum gelin benim mezhebime tabi olun” dememişlerdir. Tüm Müslümanların, dinle ilgili her konuyu doğrudan Kuran ve Sünnet'ten öğrenmesi mümkün değildir. Dini mevzuları bir bilene danışma ihtiyacı duyarlar. Bu ihtiyaçtan dolayı, dini konularda kendilerine yöneltilen meseleleri izaha çalışan, itikâdî, siyasi ve fıkhî konularda görüş beyan eden ve fetva veren makamın adıyla anılan ders halkaları ve guruplar oluştu, daha sonra bu guruplar mezhep olarak anıldı.


İslam dini, Kur’anî buyruk açısından evrenseldir. Lakin İslam toplumları; renk, ırk, coğrafya ve zaman açısından yüzlerce farklı temayül, meşrep ve arzuya sahip olduğundan, İslam’ın vahye dayalı Kur’anî çatısına dokunmamak koşuluyla farklı bu eğilim ve meşreplere dini yorumlamak gerektiğinden içtihat yapabilen müçtehitler ortaya çıktı. Bu da farklı bölgelerde farklı müçtehitler etrafında guruplaşmalar oluşturmuştur. 


Çünkü tüm Müslümanlardan şeri nass´lardan hüküm çıkarmaları beklenemez. O halde şer´i hükümleri yorumlayabilmek için içtihat (dini, yorumlayabilme ilmine sahip olmak) şarttır. Ayet ve hadislerin lafızlarından manalar çıkarmak ve yorumlamak ilmi kabiliyet gerektirir. Her Müslüman’ın nass’ları bilmesi ve onları kavraması, onlardan hükümler çıkarması mümkün olmadığından, bu işte mahir olan ilim erbabına ihtiyaç doğdu. 
Ve Selam…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum