1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. Meşruiyet, Makbuliyet ve İlgili Bazı İtirazlara Cevaplar
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Meşruiyet, Makbuliyet ve İlgili Bazı İtirazlara Cevaplar

A+A-

     Topluma/halka mesajı olanların, toplumsal projeleri olanların, toplumu yönetmek isteyenlerin ve toplumu yönetenlerin kadim zamanlardan beri iki temel zorluğudur meşruiyet ve makbuliyet.

     Meşruiyet temelinde gelişen en büyük çatışma, meşruiyetin halktan mı yoksa Hak'tan mı olduğu konusunda yaşanmıştır ve henüz de yaşanmaktadır.

     İnsanoğlunun yerküredeki tecrübesine ilişkin veriler, ilk ve orta zamanlarda kimi yerde bir şahsın/padişahın bizzat kendisinin meşruiyetin kaynağı olarak görüldüğü ve bu esas üzere bir nizam teşkil edildiğini, kimi zaman bir sınıfın kendisinin meşruiyetin kaynağı olarak görüldüğü ve ona göre bir düzen oluşturulduğunu bize göstermektedir. Beşeri tecrübe, ilim ve bilgi arttıkça, meşruiyetin kaynağının birey ve gruptan topluma/halka doğru geçtiği dönemler tecrübe edildi ve edilmektedir. Son durumun en gelişmiş örneği, eğer gerçekten uygulanabilirse, demokrasidir. Yani halkın ekseriyetinin görüş ve talebi, meşruiyetin kaynağıdır. Demokrasinin felsefi tanımı gereği, bir nizamın, bir rejimin meşru olabilmesi için halkın çoğunluğunun o nizama, o nizamın felsefesine ve anayasasına onay vermiş olması ve daha da önemlisi o onayın süreklilik göstermesi gerekir.

     Demokrasi açısından meşruiyet ve makbuliyetin kaynağı birdir ve ikisi aynı zamanda gerçekleşir veya aynı zamanda yok olur. Zira halkın çoğunluğu, hem meşruiyetin hem de makbuliyetin kaynağıdır. Makbuliyet hususunda İslam ile demokrasi örtüşürken meşruiyetin temeli konusunda ayrışıyor, detayında yine örtüşüyor.

     Hak olan semavi dinlere göre Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla beşer için gönderdiği bireysel ve toplumsal hükümlerin meşruiyeti Allah ve elçilerindendir ve bunun meşruiyeti tartışılamaz. Allah ve resulleri bizzat meşruiyetin kaynağıdır ve onların verdiği hükümler, hakikate tekabül etmektedir. Toplumun kabulü veya reddi, o hakikatlere zarar veremez ve o hakikatleri değiştiremez. İnsanoğlunun tümü bir gün, ilahi bildirimlerin gerçeğin ta kendisi olduğunu idrak edecektir ve o gün, hesap günüdür.

     Meşruiyet hususunda İslam ile demokrasinin ayrıştığı yer, bireyi ve toplumu ilgilendiren hükümlerin bir kısmıyla ilgilidir. Demokrasi, toplumsal tüm yasaların meşruiyet kaynağını halkın çoğunluğuna dayandırırken, İslam, Allah ve Resulü'nün bildirimde bulunmadığı konular hakkında yasa koyma ve karar verme hakkını halka veriyor. Yani te'sisi ve imzai hükümlerin sadır olmadığı alanlar. İlahi hükümler ikiye ayrılır: Te'sisi ve imzai hükümler. Te'sisi hükümler, Allah ve Resulü'nün vaz' ettiği yeni hükümlerdir. İmzai hükümler, Allah ve Resulü'nün beşer arasında cari olan, beşerin ortak aklıyla geliştirilen veya örfi olarak uygulanan hükümlerden onay verdiği hükümlerdir. İmzai hükümlerde, yeni hüküm konmuyor, uygulanmakta olan hükümlerden bazılarına onay veriliyor.

     İslam, insanoğlunun kendi kendisini idare etmesi için geniş bir alan bırakıyor. Bu alanı doldurmak için demokratik yöntem olan halkın çoğunluğuna başvurma yöntemi İslam ile çelişmemekte belki örtüşmektedir.

     Meşruiyet meselesinde temel ihtilaflar ve ayrılıklar olmasına karşın, makbuliyet konusu bütün sistemler ve hükümler için aynı değeri taşımaktadır. Bir nizamın meşruiyeti bir şahsa, bir gruba, bir partiye, halkın çoğunluğuna veya dine dayansın fark etmez, bütün bu nizamların sorunsuz uygulanması için makbuliyet şarttır. Yani halkın çoğunluğu tarafından kabul görmesi elzemdir. Makbuliyet, yani kabul görmek, kabul edilmek, kabul görmüşlük. Eğer toplumun çoğunluğu bir düşünceyi, bir dini, bir projeyi, bir düzeni kabul etmiyorsa, makbuliyet şartı oluşmamış demektir. Din ve düşünce sahiplerine, proje sahiplerine düşen halkı ikna edinceye kadar anlatmaktır. Halkın çoğu kabul ederse makbuliyeti ve demokrasiye göre de meşruiyeti elde etmiş olurlar. Kabul görmezse, önlerinde iki yol vardır: Ya anlatmaya devam edecekler veya zora ve tezvire başvuracaklar. Zora başvuranlar, kaçınılmaz olarak halkın iradesini hiçe sayanlardır. Zora başvurduktan sonra halkın iradesinden söz etmeleri aldatmadan ve halkın aklıyla alay etmeden başka bir anlam ifade etmez.

     Bir nizam, bir düzen, bir rejim de halkın çoğunluğu tarafından kabul görmemişse veya görmüyorsa onun da önünde iki yol vardır: Ya halkın kabul edeceği temel değişiklikleri yapmak veya halka zor uygulamak. Birincisi demokratik olanıdır, ikincisi, zorbalıktır.

Görüldüğü gibi meşruiyet, yönetme ve kanun yapma salahiyetini verirken, makbuliyet yönetim için gerekli olan imkan ve zemini sunar. Meşruiyet, ancak makbuliyet ile sorunsuz bir şekilde hayata geçirilebilir. İlahi hükümler bile makbuliyet olmadan yürürlüğe giremez. İlahi olan bireysel hükümler de toplumsal hükümler de makbuliyet olmadan uygulanamaz. İman etmeyen bireye bireysel hükümler, kabul etmeyen topluma da toplumsal hükümler uygulanamaz.

     İslam'da devlet ve hükümet meselesinin delili akli olduğu gibi, makbuliyet ilkesinin delili de aklidir. İslam'da devlet mevzusunun delili şer'i değildir. Yani Allah ve Resulü tarafından Müslümanlara İslam devleti kurmakla yükümlü olduklarını bildiren bir hüküm bildirilmemiştir. Bu emri sarahaten ihtiva eden bir ayet nazil olmamış, bir hadis varid olmamıştır. Ayet ve hadislerdeki toplumsal hükümlerden ve de Peygamber'in sünnetinden akli olarak İslam'da devletin varlığına ve gerekliliği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla devlet nasıl akli bir mesele ise, makbuliyet konusu da aklidir.

     İslami açıdan makbuliyet konusuyla ilgili üç mevzuyu hatırlatmakta yarar vardır.

     Birincisi, Medine Vesikası'dır. Üç dinin mensuplarının katılımıyla çoğunluk üzerinden makbuliyet şartının gerçekleşmesine özen gösterilmiştir.

     İkincisi, Hz. Ali'nin hilafet için makbuliyet şartını istemesidir. Hz. Osman'ın vefatından sonra Hz. Ali'ye halifelik teklifi götürüyorlar ama o, halkın çoğunluğunun bunu istemedikçe ve bu isteğinde ısrar etmedikçe halifeliği kabul etmiyor. Nitekim eşraf ve avam hepsi kapısının önünde toplanıp ısrar edince kabul ediyor.

     Üçüncüsü, İran'da devrim yapıldıktan, Şah rejimi düştükten sonra yeni nizamın referanduma sunulmasıdır. Devrim yapmış bir insanın, devrimden sonra inşa etmek istediği yeni düzeni referanduma sunması nadir görülen şeylerdendir. Devrim liderinin referandum yapması, makbuliyet ilkesine inanmasının sonucuydu. Ve eğer halkın çoğunluğu İslam cumhuriyetine onay vermeseydi, İslam cumhuriyetinden vazgeçmek zorundaydı makbuliyet ilkesi gereğince.

     İslam ve demokrasilerdeki makbuliyet ilkesinden benim çıkarımım şudur:

     Her yeni kurulan nizam, referanduma gitmek zorundadır. Hem meşruiyet hem de makbuliyet için bu elzemdir. Bu da yetmez. 25 veya 50 yılda bir bu referandum yenilenmelidir. Makbuliyet ilkesinin devamlılığı için bu gereklidir. Çünkü elli yılda bir nesil değişir. Elli yıl önceki neslin onayı, bugünkü nesli bağlamaz. Babamın ve dedemin onay verdiğine ben onay vermeyebilirim. Bu nedenle nizamların belli aralıklarla makbuliyet şartının devam edip etmediğini test etmesi gerekir. Ne var ki, hiçbir rejim buna yanaşmadı ve yanaşmıyor. Zaten çoğu kuruluş itibariyle de makbuliyet şartına riayet etmemiş ve referanduma gitmemiştir. Gidenler de o ilk referandumu çağlar üstü görmekte, nesillerin değişmesiyle ilk referandumun değişmediğini savunmaktadır. Halbuki demokrasinin felsefi anlamı itibariyle de bir halkın çoğunluğu, cari olan rejimi bir başka rejimle değiştirebilir. Demokrasiden İslam'a veya saltanata ve hakeza saltanattan ve İslami rejimden demokrasiye geçebilir.

     Her devlet veya devlet olmak isteyen her güç, makbuliyet şartına inanmaz ise, makbuliyeti önemsemez ise, halkın çoğunluğunun onayını almayı şart görmez ise, zora baş vurmak zorunda kalır. Zorun olduğu yerde de zulüm olur. Zulmün olduğu yerde de fecaat ve felaketler olur.

     Birilerinin makbuliyeti yok sayması, ötekine ve berikine de aynı hakkı vermez. Halkların çoğunluğunun görüşünü yok saymak meşhur hale gelmişse, bu meşhuriyetten hiç birimize meşruiyet çıkmaz. İhlal-i hak, ihlali haklı çıkarmaz. Zalimlerin çokluğu, bizim veya bir başkasının zalim olmasına cevaz olmaz.

     Hiç birimiz ve özellikle de Müslüman olanlar, halkın istemediği bir şeyi dayatamaz, hak ihlali yapamaz, halkın iradesini yok sayamaz. Halkçılık, halkın çoğunluğunun kabul göreceği şeyleri yapmaktır, halkın istemediğini onlara onların maslahatı için dayatmak değildir. Hiç kimse, zorla bir halka  o halkın maslahatını  dayatma hakkına sahip değildir. Halkın maslahatının teşhis hakkı, yine o halka aittir. Hiçbir devlet ve örgüt, halkın çoğunluğunun  itirazına rağmen o halkın maslahatını tayin ve teşhis etme hakkına sahip değildir. Hiçbir devlet ve örgüt, kendini halkın kayyumu yerine koyamaz. Halk, kendisinin belirlediği çerçevede hareket edecek yöneticiler atar, kayyum kabul etmez.

     Buraya kadar yazdıklarım, benim meşruiyet, makbuliyet, halkçılık, halkın çoğunluğu ve halkın iradesi gibi konulardaki inancımın, anlayışımın ve görüşlerimin hülasasıdır. Bu özeti aktarmamın nedeni, bundan sonra yazacaklarımdır. Bundan sonraki bölüm, 'Hendekler kimin iradesiyle kazıldı' başlıklı bir önceki yazım hakkındaki itirazlara cevap verme babından söyleyeceklerime ilişkindir.

     Ben, bir önceki yazıda savaşın yeniden başlamasının ve özellikle de şehirlere taşınmasının Kürd halkının çoğunluğunun iradesine dayanıp dayanmadığını sorguluyor ve verilerin, şehir savaşına halkın çoğunluğunun onayı olmadığını söylüyorum. Ve kısmen de halkın iradesinin öneminden söz ediyor meşruiyet ve makbuliyet ilkelerini hatırlatıyorum.

     Bir yorumcu, itiraz babından şöyle yazmış:

     "Kürt halkının iradesi ifadesi ile sorgulanan şey ölçülebilir rasyonel bir şey değildir"

     Halkın iradesinin ölçülebilir ve rasyonel olduğu kadim zamanlardan beri bilinir. Eskiden bey'at vardı. İnsanlar tek tek giderek seçilen insana bağlılığını bildirir veya gitmeyerek itirazını bildirerek irade beyanında bulunurdu. Bey'at, kitlesel bazda olmasa da dar alanda ölçülebilir, bilimsel olarak çerçevesi çizilebilir siyasi bir kavramdır.

     Sonra seçimler çıktı. Bir de anketler geliştirildi. İstatistik ilmi başlı başına bir bilim dalı haline geldi. Dünya ölçeğinde binlerce bilim adamı seçim ve anketler üzerinden halkların eğilimlerini, tercihlerini, onaylarını veya itirazlarını siyaset ve sosyal bilimler dallarında ölçmekle meşgul.

     Okumuş bir insanın halkın iradesinin ölçülebilir ve rasyonel olmadığını söylemesi ulaştığımız bilgi düzeyiyle bağdaşmıyor. Bu eleştirinin bilimsel, ilmi, siyasal bir değeri yoktur. Ben afaki, aşkın, metafizik bir konudan söz etmiyorum. Ölçülebilir, bilimsel olarak ortaya konabilir siyasal bir kavramdan bahsediyorum. Yorumcunun iddiasının anlamlı olup olmadığını merak edenler, üniversitelerdeki istatistik ve siyaset bilimi hocalarına sorabilirler.

     Eleştirisinin devamında, "kırk yıldır ulusal/ideolojik bir çatışma yürüten pkk yola çıkarken halk iradesi ile yola çıkmamıştır. kongre kararları halkın iradesi anlamına gelmez. kck, bu kongre kararlarıyla hareket eder" diyor.

     KCK' ve PKK'nin halkın iradesini esas almadığını kendisi söylüyor ve benim sorgulamamı burada teyid ediyor. Ben de zaten buna itiraz ediyorum. Halkın iradesinin esas alınmamasına karşı çıkıyorum. Halkın iradesini yok sayan bir halkçılığın olamayacağını söylüyorum.

     Devamında şöyle diyor: "yazının eleştirel vurgusu halkın iradesi etrafında dönmektedir.halkın iradesi denilen şey, güçlüler tarafından yönlendirilen bir şeydir. egemenler algı yönetimiyle halkların iradesi denilen şeyi hallaç pamuğu gibi savurmakta ve yönetmektedir. devlet ve pkk arasındaki, savaş sadece silahla değil, silahdan daha mühimi stratejiktir. dolaysıyla algı yönlendirme savaşıdır. burada sayın zeki savaş agabey devletin algı yönetme yönlendirmesine katkı sunmaktadır."

     Halkın iradesi, sadece güçlüler tarafından yönlendirilen bir algıdan ibaret değildir. Halkın iradesi, müstakil ve soyut bir kavramdır. Bu kavramın karşılığı soyut, neticeleri somuttur. Bazıları inancını ve ideallerini halk ile paylaşarak onları ikna etmek ister, bazıları da halkın iradesini algı yönetimiyle yönlendirmek ister. Güçlülerin halkın iradesini algı yönetimiyle yönlendirmek istemesi, bize veya başkasına halkın iradesini küçümseme hakkını vermez. Kullanılabilen ve istismar edilebilen sadece halkların iradesi değildir. Din de her zaman kullanılmıştır ve istismar edilmiştir. Bu durum, bize, 'din istismar edilen bir şeyden başkası değildir' deme veya Marksistlerin dediği gibi din afyondur deme hakkını verir mi? PKK ve devletin algı savaşı yürüttüğünü kendisi söylüyor. Yani iki taraf da halkın iradesini kullanıyor. Bense halkın iradesinin önemine dikkat çekiyorum.

     Paragrafın sonunda benim devletin algı yönetmesine katkı sunduğum söyleniyor. Bu cümlenin benim yazdıklarımla hiçbir ilgisi yok. 25 yıldan beridir muhtelif yazılarımda ve en son Özedönüş dergisinin ikinci sayısında meşruiyet, makbuliyet, referandum, halk ve halkın iradesinin ne anlama geldiğini şer'i, akli ve tecrübi delillere dayanarak inancımı ve inandıklarımı paylaşmışım. Eleştiri konusu olan yazıda da bunlara işareten bir olayı sorgulamış, halkın onayının silaha değil, siyasete olduğunu verileri hatırlatarak dile getirmişim. Benim hangi yazım ve hangi sözüm, veya hangi fiilim devletin algı yönetimine katkıdır? Devletin beni nasıl tanıdığını ve tanımladığını merak edenler, devletin kayıtlarına bakabilirler.

     Bir yazıyı eleştiren, kendi çapında bir fikir üretiyor sayılır. Fikir üretene yakışan, delillere dayanarak yazması ve konuşmasıdır. Yazdıklarının bir temeli olmasıdır. Temelsiz, delilsiz, subjektif söylemler eleştiri değerini taşımaz. Sözlerimde ve fiillerimde bu yargıyı doğrulayacak bir şey gösterilsin  bana. Fikir üretene suçlamak, itham etmek değil, delilleriyle yanlışı göstermek ve doğruyu sunmak yaraşır.

     Ayrıca hiç kimse her şeyi A'dan Z'ye yanlış yapmaz. Bozuk saat bile günde bir defa doğruyu gösterir. Herkesin doğruları da vardır yanlışları da. Ben, kime ait olduğuna bakmadan doğruya doğru, yanlışa yanlış demeyi insani ve İslami sorumluluğumun gereği olarak bilirim, doğruları destekleme ve yanlışları eleştirme cesaretine de Müslüman bir fikir adamı olarak sahibim. Yazılarım ve fiillerim bunun delilidir. Devletlere de örgütlere de bugüne kadar eyvallah etmedim. Herkesi eleştirme ve herkesin doğrularını destekleme hakkımı kullanmaktan sakınmadım. Bir fikir adamının inandığı doğruları dile getirmesi, algı yönetimi değildir. İnandıklarımı paylaşmama algı yönetimi denmesi, ucuzcu yaklaşımlardır.

     Eleştirinin devamında şöyle deniyor: "hendeğe dair sorular sormuş ve anket yapılmasına dair halka sorulmasını önermiş. Halka yanlış soruyu yöneltmek peşinen halkı yanıltmaktır. 'halk hendeği istiyor mu' sorusu yanlış bir sorudur. 'halka özerkliği istiyor mu' halk bağımsızlığı istiyor mu' sorusu daha doğru ve elzem sorulardır. çünkü hendek böylesine bir talebin beraberinde getirmiş olduğu savaşın içerisindeki taktiksel bir durumu ifade ediyor. Bu taktiği de seyirciler değil oyuncular belirler."

     Yorumcu, şehirlerde sürdürülen hendek mücadelesinin, savaşın bir taktiği olduğu ve bu taktiği de savaşı verenlerin belirlediği, dolaysıyla halka sorulması gereken doğru sorunun halkın özerklik ve bağımsızlığı isteyip istemediğidir.

     Bir defa konu özerklik ve bağımsızlık değildir. Konu, hedefe giden yollar ve stratejilerdir. Halkın iradesi hedefin tayininde ne kadar geçerliyse, o hedefe giden stratejilerin tayininde de o kadar geçerlidir. Ben, Kürd halkının iradesinin, hedefe giderken silahtan, çatışmadan, çatışmanın halkın evlerinin içine taşınmasından yana olmadığını aksine siyasetten yana olduğunu söyledim ve söylüyorum. Delillerine de işaret ettim. Halkın bağımsızlığı ve özerkliği istediğini varsayalım. Hedefteki iştirak/ortaklık, her türlü yöntem ve stratejide de iştirak ve ortaklığı gerektirmez. Bu bir. İkincisi, mübah bir hedef hatta farz olan bir hedef dahi, her türlü yol ve yöntemi meşru kılmaz. Bunlar, aklın, hukukun ve usul ilminin açık ilkelerindendir. Mübah veya zaruri olan bir hedefe hukuku çiğneyerek, şer'i kuralları çiğneyerek, halkın çoğunluğunun iradesini yok sayarak strateji geliştirme hakkına hiç kimse sahip değildir. Eğer bu halkın çoğu gelin bizim evlerimizi siper olarak kullanın, eşyalarımızı istediğiniz gibi kullanın, evlerimizin duvarlarını yıkın, çatışma alanı haline getirin diyorsa, kimsenin itirazı olamaz. Hangi Kürd, hangi ulusalcı Kürd bunu dedi? Kim böyle bir duruma razı oldu ve olur? Ev, insanın haremidir. İslam hukukuna göre de beşeri bir çok hukuka göre de hakimin izni olmadan güvenlik güçleri bile eve arama için giremez. Hangi hakla insanları evinden çıkarıp evini talan ediyor ve çatışmanın içinde viraneye çeviriyorlar? İslam hukukuna da beşeri hukuk kurallarına göre de bu strateji, hukuk dışıdır, kul hakkı ihlalidir, meskene tecavüzdür. Bırakın İslami hukuka inananları, beşeri hukuka inanan hiçbir insan bile bu stratejiyi savunamaz. Delillerini bilen varsa, söylesin biz de kabul edelim.

     Gelelim yanlış soruyu sorduğum konusuna. Ben yanlış soru sormuşum. Doğrusu, 'özerklik ve bağımsızlık istiyor musunuz' olacakmış. Hedef ve yöntem arasındaki meşruiyet ilişkisini dikkate almayan feci bir yaklaşımdır bu. Bu yaklaşım şuna benzer: Bir adam zengin olmak istiyor, mal ve mülk sahibi olmak istiyor. Meşru bir hedefi vardır. Bu hedef için savaş verecektir. Ama bu meşru hedefe ulaşmak için gasp ve hırsızlık stratejisini geliştiriyor. Yorumcunun mantığına göre bu gaspçıya 'malını gasp ettiğin ve çaldığın adamların rızası var mı' diye soru sormak yanlıştır. Bu soru, peşinen gaspçıyı yanıltmaktır. Bu soru, mal sahipleri lehine algı yönetimine katkı sunmaktır. Zengin olmak istiyor musun' diye sormak doğru sorudur. Zengin olmak istiyorsan ve zengin olmak da senin hakkın olduğuna göre gerisi teferruattır. Malı gasp edilen ve çalınan adama sorulması gereken doğru soru şu olmalıymış: Sen gaspçının zengin olmasını istiyor musun istemiyor musun? Mal sahibinin, gaspçının zengin olmasını istemesi, kendi malının gaspına cevaz verir mi? Gasp ve hırsızlık, yorumcunun aynen " çünkü hendek böylesine bir talebin beraberinde getirmiş olduğu savaşın içerisindeki taktiksel bir durumu ifade ediyor. Bu taktiği de seyirciler değil oyuncular belirler" dediği gibi zenginlik talebinin beraberinde getirdiği savaşın taktiksel bir durumudur. Allah aşkına böyle bir mantık olur mu? İnsan bir söz söylerken hele de bir şey yazarken biraz düşünür, biraz tefekkür eder, biraz bildiği ilkelere bir göz atar. İyi o zaman, infak etmek isteyen biri de gidip insanların evini soysun ve çaldıklarını fakirlere versin. Kimse infakın meşruiyetini sorgulayamaz ya. Bunlar boşu boşuna sorulan sorulardır yorumcuya göre. Adama niye çaldın demek yanlış bir sorudur, adamı yanıltan bir sorudur. Malı çalınan adama sen infak etmek istiyor musun istemiyor musun diye sormamız gerekiyormuş. İnfak ile hırsızlığın arasında nasıl bir ilişki varsa, yorumcunun mantığında da hendeklerle halkın iradesinin yönü arasında öyle bir ilişki vardır. Bu mantıkla İŞİD'in hasımlarını ateşte yakmasını, şişe takıp piliç gibi ateşin üzerinde çevirmesini de sorgulayamayız. Çünkü yanlış ve yanıltıcı soru sormuş oluruz. Bu yaklaşıma göre bu tür fiiller stratejik ve taktik hareketler geliştiren, pragmatist, realist, gerçekçi davrananların geliştirdiği oyunlardır. Aynen şöyle diyor: "hendek kararını kim aldırdı demek boşu boşuna sorulmuş bir sorudur. Yanı sıra pkk stratejik, taktiksel bir harekettir. Pragmatisttir.reailsttir.gerçekçidir. süreçlerin bütün aktörlerini denklemde hesaba katar. Yani gelişen koşullarda oyunu yeniden kurabilir." Bunlar savaşın taktikleridir. Bu mantıkla İslam için de her türlü cinayeti işlemek mümkün. Nitekim tarih boyunca işleyenler de az olmadı. Bu mantık, insana neler yaptırmaz ki? Bu sözlerin benim yazdıklarıma eleştiri olmadığı bir yana, bir Müslümanın bu kadar İslam ile çelişen, beşeri hukuk ile çelişen böyle sözler etmesi insanı derinden kaygılara itiyor. İnsani ve İslami ilkelerle çelişki, tezat, tenakuz yumağı oluşturan cümleler kurulmuş.

     Hedefin meşru olması kadar yol, yöntem ve stratejinin de meşru olması zorunludur; velev ki size meşru yolları kapatsalar bile. Meşru yolların kapatılması bile size gayrı meşru stratejilere başvurma hakkını vermez. Bunlar bedihiyattandır ve her seviyedeki Müslüman bile bunları bilir.

     Eleştirinin devamında, "yazı içerisinde silahın bir propaganda aracı olarak kullanılması üzerinden demagoji yapılmaktadır. Ya ciddi bir yanılgı yaşanmakta yada bilinçli bir yanıltma çabasi bulunmaktadır. Çünkü burada silah bir propaganda aracı değil bir savaş aletidir" diyor.

     Ben geçen yazımda sol örgütlerin silahlı propagandayı bir mücadele yöntemi olarak kullanmalarını da eleştirmiştim. Bu eleştirime yazılmış bir itirazdır.

     Bir defa silahlı propaganda, sol ideolojinin amentusünden sayılır. Silahlı propaganda, sol ideolojide temel mücadele biçimidir. Leninizmde işçi ve şehirliler bu mücadelenin ekseninde yer alırken Maoizmde buna köylüler ve kırsal kesim de eklenmiştir. Yani gerilla savaşı. PKK, 27 Kasım 1978'de Fis'teki kuruluş bildirgesinde ideolojik olarak kendini Marksist Leninist bir hareket olarak tanımladı ama stratejik olarak daha çok Maocu bir yöne sahiptir ve aynı zamanda Marksist Lenininst Silahlı Propaganda Birliği MLSPB'nin devamı niteliğindedir.

     PKK, Leninizm ve Maoculuktaki temel mücadele biçimi olan silahlı propaganda yöntemini hayata geçirmek için Mahsum Kokmaz'ın da aralarında bulunduğu bir grup gerilla komutanı, 22 Temmuz 1984'te Güney'deki Lolan Çayı üzerinde bir toplantı yaparak üç silahlı propaganda birliğinin oluşturulmasını kararlaştırdı ve oluşturdu. Sonra bu silahlı propaganda birimlerini HRK Hezen Rizgariya Kürdistan/ Kürdistan Kurtuluş Birliği adı altında topladı. Bu isim, Vo Nguyen Giap'ın Vietnam'da örgütlediği ilk silahlı propaganda birliği olan Vietnam Kurtuluş Birliği'nin isminden ilham alınarak yapılmıştır.Yani PKK'nin otuz yıldır savaş veren silahlı birliklerinin adı zaten silahlı propaganda birlikleri olarak konmuştur.

     Silahlı propagandanın birçok amacı vardır. Bunlardan biri de kestirmeden insanları etkilemektir. Anlatmak ve okutmak zor ve zaman alan işlerdir. Eylem ile sözünü, mesajını duyurmak çok daha kolay ve müessirdir. Eylemin bizzat kendisi, propaganda olarak nitelendirilir. PKK de aynı yöntemi izlemiştir. Ayrıca özellikle kırsal kesimde sözlü propagandayı da silahlı birlikleri yapmaktadır. Silahlı militanlar, köylüleri veya yolu kesip yolcuları toplayarak ellerlinde silahlar varken onlara propaganda yapmayı sayısız kez gerçekleştirmişlerdir.

     Ben propagandanın silahlı olamayacağını, olabilmesi için herkesin silahlı olması gerektiğini, aksi halde silahsızın silahlı olanın sözüne itiraz edemeyeceğini söyledim. Bu minvaldeki yaklaşımım üzerine yukarıdaki eleştiri yapılmış.

     Anlaşılan eleştiri yapan yorumcu, sol ideoloji hakkında, Leninizm ve Maozim hakkında, PKK hakkında kayda değer bir şey bilmiyor. Ne bu hareketlerin tarihçesini okumuş ne de küresel çaptaki sol ideologların tezlerini. Ne Brezilyalı Carlos Marighella'nın Şehir Gerillasının Elkitabı'nı ne de Güney Amerikalı Marksist kuramcı Abraham Guillen'in Şiddet Teorisi'ni okumuş. Ne de Öcalan'ın şiddet teorisini. Sol ideoloji ve temel mücadele yöntemlerini bilmiyor. Bilmediğini de bilmiyor. Bilmediğini de bilmediği için bilenleri, demagoji, yanılma ve yanıltmakla suçluyor. Zaten bilen insanlar, derin bilgiye sahip insanlar suçlamaz, delillere binaen eleştiri yapar.

     Bir yandan sol ideoloji hakkında bu kadar yetersiz olmak, öte yandan bu kadar beylik laflar etmek, ölçü ve denge sınırlarını zorluyor.

     Sol meselesine cevap vermeye başlamışken yine bu yorumcunun bir başka yerde Kürdistan'ı sömürge olarak tanımlamasına da değinmek istiyorum.

     Bir defa sömürgecilik İspanya, Portekiz, Britanya, Fransa ve Hollanda'nın 15. yüzyıldan itibaren Güney ve Kuzey Amerika'da ülkeleri işgal etmeye başlaması ve bu işgallerin yayılarak 19. yüzyılda tüm Asya ve Afrika'yı kuşatmasıyla sonuçlanan gelişmeleri tanımlamak ve ifade etmek için geliştirilmiş bir kavramdır. Tekabül ettiği gelişmeler itibariyle sömürgecilik, dünyanın neresinde olursa olsun, kadim zamanlardan beri iç içe yaşayan ulusların kendi aralarındaki sorunları tanımlamak ve ifade etmek için kullanılmaya elverişli bir kavram değildir. Bu türden sorunların karşılığı sömürgecilik değildir.

     Sömürgeciliği bu tür sorunlar ve emek için sol düşünce kullanmaya başladı. PKK de Fis toplantısında Kürdistan'ı sömürge, verecekleri savaşı da kurtuluş savaşı olarak tanımladı. Yirmi yıllık mücadeleden sonra Öcalan'ın kendisi savunmalarında bu tanımlamadan vazgeçtiklerini, bunun yanlışlığını 'yaşamda denedikten sonra öğrendiklerini' söylüyor.

     Öcalan'ın yeni yaklaşımını hatırlatmışken konuyla ilgili başka bir olayı da aktarayım. PKK ile Talebani arasında 1987'de işbirliği anlaşması yapılmıştı. 1989'da Öcalan bu anlaşmayı iptal etti. Talebani ile yapılan bir röportajda kendisine bu durum sorulunca şöyle cevap vermişti: "Eğer PKK bütün Kürdistan'ı kurtarır ve bağımsızlığına kavuşturabilirse, o zaman hepimiz onu başkan olarak tanırız. Ama hiçbir şey yapamaz. Biz de onun yaşında aynı sözleri söylerdik. Ama bir süre sonra neyin yapılabileceğini anladık."

     Sol ideolojiyi savunanlar yıllar önce bu kavramları kullandılar, yanlışlığını gördüler ve o kavramları terk ettiler. Durum böyle iken, bazı Müslümanların daha yeni yeni sol ideolojiye ait kavramları kullanması Yeni Çeri askerlerini anımsatıyor insana. Hani meşhur hikayeye göre Yeni Çeri askerlerinden biri bir gece Hz. İsa'nın Yahudiler tarafından çarmıha gerildiğini öğreniyor. Sabahı, karşılaştığı ilk Yahudinin yakasına yapışarak onu öldürmek istiyor. Adam nedenini sorunca, "siz Hz. İsa'yı öldürmüşsünüz" diyor. Adam, ben yapmadım, bu binlerce yıl önce olmuş bir olay. Asker, "olsun, ben yeni öğrendim" diye cevap veriyor. Sol ideolojiye ait kavramları kullanan Müslümanlar da herhalde yeni öğreniyorlar bu kavramları. Solcuların bile o kavramları çöpe atması çok da önemli değil.

     Ben yıllardır Kürd ve Kürdistan meselesini İslami değerler manzumesi çerçevesinde, İslami kavramlarla, ait olduğumuz kültür ve medeniyetin kavramlarıyla izah etmeye, çözüm üretmeye çalışırken, bazı Müslümanlar, Marksizmin çöplüğündeki zamanı geçmiş, tedavülden çıkmış, uygulanabilir olmadığı anlaşılmış kavramları devşirerek Kürd ve Kürdistan sorununu izah etmeye çalışıyorlar. Başkalarını bilmem ama Özedönüş ile intisabı olanların özünden dönmüş dili kullanması, mensubiyetleriyle ile mefkureleri arasında, ait oldukları kültür ve medeniyet havzasıyla dilleri arasında yaman bir çelişki oluşturur. Bu tezadı yaşayanlara,  bunu gidermelerini tavsiye ediyorum. Bazı konuları anlamak için yirmi yıl beklemeye gerek yok.

     Başka eleştirileri de var ama yazının sınırlarını aştığım için kesmek zorundayım. Diğer itirazlara cevap vermeye de yer kalmadı. Sadece iki itiraza cevap vermekle yetinmek durumundayım.

     Bir yorumcu da yorumunda, "Kürd hareketlerini yerin dibine sokup Türkiye'ye ve AKP'ye yol önermek Kürdistani bir duruş mu? Zeki Bey, sanırım yeni bir entegrasyon projesi öneriyor" diyor. Bu eleştiri, silahlı mücadele veren Kürd örgütlerinin kaçınılmaz olarak bağımlılık ilişkileri içine girmek zorunda kaldıklarını yazmamla ilgili olsa gerek. Bu konuya muhtelif yazılarımda değinmişimdir. Bu konuyla ilgili Kürd mücadele tarihinden çok sayıda tecrübi delillerle donatılmış müstakil bir veya birkaç makale yazabilirim. Burası yeri olmadığı için detaya girmiyorum. Bir gerçekliğe bir paragraf ayırdım. Silahlı mücadelenin dışa bağımlılık getirdiğini savunuyorum ve çok sayıda delilim vardır. Kimseyi yerin dibine batırmadım. Mücadelenin gerçek olan bir boyutuna değindim. Anlaşılıyor ki, itiraz eden yorumcunun, Kürd mücadele tarihinden haberi yok. Kürdlük yapıyor ama Kürd tarihini bilmiyor, Kürd önderlerinin mücadele tarihini ve hatıralarını okumuyor. Bilmediği için bilgiye dayanan tezleri, eleştirmek yerine suçluyor. Bu yüzden eleştirilere cevap vermiyorum. Çünkü bilgiye ve analize dayalı çok az eleştiri yapılıyor.

     Bazıları da değiştiğimi söylüyor. Doğru söylemişler. Ben her gün değişmeye çalışıyorum, değişmem gerektiğine inanıyorum. İki günü bir olan insanın, zararda olduğuna inanıyorum. Merhum Ayetüllah Brucerdi, "Ben hergün bir adamım" diyordu. Ama sabitelerim hiçbir zaman için değişmedi ve değişmez. Değişken olmayan sabitelerimin çizdiği daire içerisinde daim olarak yenilenmek zorundayım. Değiştiğimi iddia edenlerin maksadı, Kürd meselesi ise, bugüne kadar bu konuyla ilgili kamuoyuyla paylaştığım tüm düşüncelerimin kelimesine kadar arkasındayım. Yaptığım şey, yeni durumlara ilişkin yeni fikirler üretmektir. Yeni söylediklerim, eskilerle çelişmiyor. Hayat, seyyaldır. Bu seyyallığı karşılayacak yeni fikirler üretilmek zorunda. Ait olduğum topluma ilişkin sorumluluk taşıyorsam, yenilenmek zorundayım. Durağanlığı, statikliği ve değişmemeyi yeğleyenler varsa, aramıza farklılık gireceği açıktır. Ne yapabilirim ki?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.