1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. Mesele Diyanet Değil, Din-Devlet İlişkileridir
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Mesele Diyanet Değil, Din-Devlet İlişkileridir

A+A-

     Din-Diyanet tartışmasının Diyanet İşleri Teşkilatı'nın kaldırılıp kaldırılmaması üzerinden sürdürülmesi, kaçak güreştir. Meselenin dindarlık veya din karşıtlığı üzerinden sürdürülmesi de sorunun aslına inmekten kaçışın bir başka yoludur. Tartışmayı başlatan HDP de tartışmayı sürdüren AK Parti de konuyu din-devlet bağlamında ele almaktan, dini, her türlü devletin istismarına imkan tanımayacak, dini ve din adamlarını istiklâl sahibi kılacak bir sistem tartışmasından kaçınıyor. Sorun politik bağlamda, oy kaygısıyla ele alınıyor.

     Tartışılması gereken konu, şudur: Türk devleti, Kürd devleti, laik devlet, liberal devlet veya sosyalist devlet; adı, eğilimi ve kökeni ne olursa olsun devletin, dini etkileyemeyeceği, dini yönetemeyeceği, dini istismar edemeyeceği, dini kendisine payanda edemeyeceği ama dine saygılı olması gerekeceği, dini yaşamın sosyal, siyasal ve ekonomik hayattaki bireysel tezahürlerine karışamayacağı, dini temeldeki eğitim ve kolektif çabayı gerektiren örgütlenmelere müdahale edemeyeceği, dinden kaynaklanan mali imkanları müsadere edemeyeceği mahiyetteki bir din-devlet ilişkisini tanımlamak, tesis etmek ve onu anayasal garanti altına almaktır.

     Kendini muhafazakar demokrat olarak tanımlayan AK Parti de kendini sol olarak tanımlayan HDP de devletin laik olma özelliğine vurgu yapıyor.

     Laikliğin felsefi tanımı ve anlamı gereği laik devletin, dine karşı olması gerekmiyor, gerekmez. Laik devlet dini ölçüleri referans alabilir ama dini referanslara uymak zorunda değildir. Laikliğin felsefi anlamı itibariyle devlet dinden etkilenebilir, dini ölçüleri dikkate alabilir ama dini etkileyemez, dini yönetemez ve yönlendiremez.

     Tartışmayı yürüten iki parti, neden din devlet ilişkilerini, vurgu yaptıkları laiklik ilkesinin felsefi anlamı temelinde tartışmaz? Halkı Müslüman olan bir ülkede iktidara talip bu iki parti, din-devlet ilişkilerini neden İslam düşüncesi temelinde tartışmaz?

     Ak Parti, din-devlet ilişkilerinin köküyle, esasıyla değil, dalları ve kabuğuyla ilgileniyor.

     Ak Parti iktidarları döneminde Diyanet'e kalite kazandırılmaya çalışıldığı, daha fonksiyonel hale getirildiği, manevra alanının arttırıldığı, Diyanet İşleri Başkanının değerinin yükseltildiği, başbakan yardımcısından alınıp doğrudan başbakana bağlandığı doğru ve güzel şeyler ama bunların hiç biri sistemle ilgili iyileştirmeler değil; uygulamalarla ilgili ıslahatlardır. Yani iktidarla kaim iyileştirmelerdir. İktidar değiştiğinde geriye sarılabilen iyileştirmelerdir.

     Örneğin AK Parti gitse yerine X partisi gelse, Diyanet İşleri Başkanını başbakanlıktan alıp yardımcılarından birine bağlayabilir. Gelecekteki sorumlu bakan, geçmişte Devlet Bakanı Rıfat Sezgin'in DİB Başkanı İbrahim Elmali'ye istediği tayini yaptıramadığı için makamında hakaret edip sonra da görevden aldığı şeklindeki tavrın aynısını kendi dönemindeki başkana karşı gösterebilir. Yine gelecekte bir vekil, geçmişte CHP'li vekil Celal Paydaş'ın Tayyar Altıkulaç'a silahlı ve fiili saldırıda bulunduğu gibi kendi dönemindeki başkana saldırabilir. Çünkü sistem değişmemiştir. Diyanet İşleri Başkanı Tapu Kadastro müdürüyle eş tanımlanmış bir devlet bürokratıdır. Sorun sadece Diyanet değil, din-devlet ilişkileridir. Sorunu sadece Diyanet'ten ibaret görsek bile, sistemin özünde bir şey değiştirilmemiştir. Anayasa ve yasalar açısından din, devletin her türlü tasarrufuna açıktır ama devlet, dinini hiçbir tasarrufuna açık değildir. İktidar iyiyse, nisbeten iyi şeyler yapılır değilse, kötü şeyler yapılır. Sorun, iktidar sorunu değildir, sistem sorunudur. İktidarı değil, sistemi tartışmalıyız.

     İktidarın ve iktidara sahiplenen Müslüman ve muhafazakarların görmediği veya görmek istemediği, basiretsiz davrandığı husus şudur: İktidarlar daim değil, muvakkattir. Beşer tarihi iktidarların ve hatta devletlerin tıpkı insanoğlu gibi doğup, büyüyüp öldüğünü sayısız kez göstermiştir. Bu gerçek karşımızda dururken biz iktidar olduğumuzda veya iktidara gelenler bize yakın olduğunda geriye döndürülmesi mümkün olan bir takım ıslahatlarla yetinip mevcut sistemi sahiplenmek, onu savunmak ve iktidarlar değişse bile sistemi değiştiremeyecek anayasal düzenlemeler yapmaktan kaçınmak ya basiretsizlik ya da dürüst olmamak anlamına gelir.

     Dini ve diyaneti küçümseyen, onu devlet çıkarları için kullananlar iktidarda olunca sistemi eleştireceğiz, Diyaneti eleştireceğiz ama iyi iktidarlar olunca sistemi eleştirmekten vazgeçip statükoyu savunacağız. Oysaki sistemi eleştirenler iktidara geldiğinde yapması gereken şey, ıslahatla yetinip sistemi savunmak değil, gittiklerinde gelenlerin değiştiremeyeceği kadar sistemi yeniden doğru şekilde revize etmektir. Edemiyorsa bile bunu ifade etmek ve bunun kavgasını vermektir.

     Diyanet ve din-devlet ilişkileri üzerinden başlayan bu tartışmalar vesilesiyle bir kez daha açığa çıkan bir özelliğimize de  değinmekte yarar vardır:

     Her ne zaman temel sorunlarımız gündeme gelse, sorunlarımıza çözüm üretecek bir uzlaşı arayışı yerine kısa sürede karşıtlık oluşturma yoluna yöneliriz. Küresel ölçekte bir sorun olan din-devlet ilişkilerinin parçası hükmündeki Diyanet tartışması açılınca konuyu analiz etmek, sorun tespiti yapmak, çözüm üretmek yerine hemen din düşmanı ve dindar, Diyanet karşıtı ve Diyanet yanlısı gibi karşıtlık temeline taşıdık konuyu. Çözülebilir, barıştırılabilir ve bir arada yaşatılabilir tüm hayat gerçekliklerimizi nedense hep karşıtlık temelinde ele alırız. Türk-Kürd, Sünni-Şii, Alevi-Sünni, laik-müslüman, sağcı-solcu, çözüm süreci yanlısı-çözüm süreci karşıtı, din yanlısı-din karşıtı gibi her temel sorunumuzu karşıtlık temelinde ele alır ve karşıt konumlanırız. Karşıt konumlanma çözüm üretmez, çözümsüzlük için delil üretir. Karşıt konumlanma uzlaşı üretmez, uzlaşının olamayacağına dair bin delil getirir ve sonuçta karşıt konumlanma çatışma zeminini oluşturur.

     Çok kolayından karşıt konumlanabilme, kutuplaşabilme ve çözüm yerine çatışabilme özelliğimiz, sorun çözme yetimizi köreltmiş, bölünmemizde çıkarı olan güçlerin oyun kurma yetilerini de güçlendirmiştir. İslam dünyası ve Ortadoğu'nun sorunlar girdabında topaç gibi döndürülmesinin önemli nedenlerinden biri de bizim bu özelliğimizdir.

     En azından Anadolu-Mezopotamya insanları olarak, Müslümanları olarak bu baskın karakteri kırmada öncü bir rol oynayabiliriz. Sorunlarımız üzerinden karşıtlık oluşturmak yerine sorunlarımızın mağduru olarak sorunlara ve birbirimize yaklaşabiliriz. Din ve Diyanet meselesini dindar ve din düşmanı temelinde ele almak yerine küresel bir soruna yerel bir çözüm için taraf olabilir, müdahil olabiliriz.

     Ne var ki, İslami kesimi doğrudan ve birinci derecede ilgilendiren bu temel konuya ilgi yok düzeydedir. İlahiyat hocalarının, emekli DİB başkanlarının ve medrese alimlerinin din-devlet ilişkilerine dair stratejik mahiyette çalışma yaptıklarını, makaleler yazdıklarını, kitap telif ettiklerini, konferans, panel, seminer düzenlediklerini medyayı ve siyaseti az çok takip eden biri olarak görmedim. Hem ilahiyatçı hem medrese kökenli olup saygı gören, sözü dinlenen Hayrettin Karaman gibi değerli bir ilim adamının bu konuları işlediğini görmedim. AK Parti yanlısı akademisyen ve akademisyen olmayan yazarların bu konuyu derinlikli olmak bir yana yüzeysel de olsa gündemlerine taşıdıklarına tanık olmadım. Tarikatların bu alanla ilgili bir kaygılarının olduğunu, bir proje üzerinde çalıştıklarını duymadım. Alim sayılabilecek insanların ülke çapında bir araya gelip ulemanın istiklal sorununu, örgütsüzlük problemini, dini temsilin özerkliğini, din-devlet ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini tartıştıklarını ve makaleler sunduklarını işitmedim. İslam devleti fikrinin kendi koşullarımızda erişilebilir olmadığını gören ama bunu ifade etmekten çekinen, alternatifini oluşturmaktan sakınan ve sessizce iktidara doğru kulvar değiştirmeyi yeğleyen İslami camiaların da bu konuda fikir ürettiklerini izleyemedim. Kısacası İslami ve muhafazakar kesimde sayın Ali Bulaç'ın kendi eserlerinde laikliği düzeyli bir şekilde tartışmasının ve Süleymancıların kuru bir Diyanet karşıtlığının dışında bu mühim meseleyle ilgili elle tutulur düşünsel bir üretim ve siyasi bir çıkış görmedim.

     Ak Parti iktidarları öncesinde korkudan bu alanla ilgilenilmediğini var sayalım. Peki AK Partinin sağladığı özgürlük ortamında neden konuşulmadı ve konuşulmuyor? Artık korkudan söz edilemez.

     Sessizlik ve ilgisizlik, devlete sahip olduk gibi bir ilizyondan mıdır?

     İktidarın hoşuna gitmez, çıkarlarımız zarar görür gibi bir korkudan mıdır?

     Temel ve ağır meseleleri ele alma gücüne, kuvvetine ve kudretine kendini sahip görmeme gibi bir zaaftan mıdır?

     Devlet dinini, devletin, dini evire çevire kullanmasını kanıksamadan mıdır?

     Dinin özgürlüğünün ne anlama geldiğini unutmaktan mıdır?

     Yoksa dini gayretin dibe vurmasından mıdır?

     AK Partinin sağladığı özgürlük ortamında bir çok çevrenin harıl harıl medrese açtığını halktan ve iktidardan yardım aldığını duyuyor ve görüyorum. Bu medreseler, tevhid-i tedrisat yasası gereği medrese olarak açılamıyor. Kur'an kursu adı altında açıyorlar. Öyle de olsa medrese açmak iyi bir şeydir, hayırlı bir ameldir ama şunları sormadan edemiyorum:

     Milletin infak ve zekat diye verdiği paralarla açtığınız bu medreselerin yarın bir başka iktidar döneminde bir kararnameyle elinizden alınabileceğini, Diyanet'e devredilebileceğini, medrese olarak kullanılamayacağını hiç mi düşünmezsiniz? Milletin hayır diye verdiği paralara hiç mi acımazsınız? İktidarın kapısında iki kuruş yardım almak için kuyruğa girmek yerine iktidarın kapısına, medreseleri yasaklayan kanunun kaldırılması için dayanmayı hiç mi aklınızdan geçirmezsiniz? Müslüman milletten para almak yerine bu Müslüman halka gidip 'Ey Müslümanlar! Biz medrese açmak istiyoruz ama kanunen yasak. Gelin bu kanunun kaldırılması için yürüyelim demeye hiç mi cesaret edemezsiniz?

     Geçen sene Kürdistan'da medrese mollalarıyla bazı medrese kökenli ilahiyatçıların medreseleri nasıl canlandırırız ve keyfiyetini nasıl arttırırız diye bir toplantı yaptıklarını görünce heyecanlanmıştım. Sonra toplantıda işledikleri konulara bakınca derin bir üzüntü sardı beni. Hiç biri medreseleri yok eden ve gelişmesine imkan tanımayan kanunu, devletin din üzerindeki kontrolünü tartışmaya açmamıştı. Hiç biri tevhid-i tedrisat yasası kaldırılmadan, dini eğitim veren medreseler bağımsız olmadan, bu kurumlardan mezun olanlar camilere atanamadan, vakıf malları medreselerin ve camilerin maddi finansmanını sağlayacak şekle dönüştürülemeden medreselerin canlandırılamayacağını, onlara nitelik kazandırılamayacağını ya akletmemişti veya bilerek bu konulara girmemişti. Hiç biri meselenin siyasi boyutuna dokunmamıştı. Hiç biri bu işin siyasi boyutu var ve siyasi yönü hallolmadan esastan bir şey yapılmaz. Önce bu işin siyasi mücadelesini vermemiz gerekir dememişti. Ya kendi kendilerini kandırıyorlardı veya hissettikleri çaresizlik içinde bir şeyler yapmanın yollarını arıyorlardı.

     Din-devlet ilişkilerine karşıtlık temelinde değil, sorunun çözümü temelinde müdahil olalım ama nasıl? İslami ve muhafazakar kesim önce sorunu kabul etmeli ve görmeli ki müdahil olsun. Sanırım ya sorunu görmüyorlar veya görmek istemiyorlar. Bizim görmememiz, gerçekliği değiştirmez. Geceye günüz diyebiliriz ama gece gündüz olmaz. O zaman yanlış yerde duranlar şu veya bu amaçla soruna eğilecekler. Peki o zaman bizim, yanlış adamlar bu sorunu çözemez veya yanlış çözer dememizin ne anlamı olur? Biz kendi değerlerimize sahip çıkmazsak, kendi sorunlarımızı gündeme getirmezsek, kendi sorunlarımızın çözümü için en risksiz düşünsel ve siyasi bir mücadeleyi dahi ortaya koyma cesaretini ve zahmetini göstermezsek, başkalarının bizim sorunlarımıza el atmasından duyacağımız rahatsızlığın tek muhatabı ancak bizler oluruz, başkası değil.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum