1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Memleketimden bayram sonrası manzaraları
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Memleketimden bayram sonrası manzaraları

A+A-

Dokuz günlük bayram tatili sonrasının ilk pazartesi günü, İstanbul’da hayat felç oldu. Bankaların önünde uzun kuyruklar oluştu, su işleri tıklım tıklımdı, elektrik daireleri hınca hınç doluydu, sokaklar etten duvardı; güzel memleketimin vaktiyle demir ağlarla ördüğümüzü söyleyip bir türlü demir yetiştiremediğimiz uzun karayollarına dökülen kardeşkanı yıkanıp paklanmıştı. Bir trafikte, bir de yatakta acelesi olan, bunun dışındaki bütün işlerini ağırdan alan, her şeyi yarına erteleyen güzel yurdumun güzel insanları, bir an önce sevdiklerine, memleketlerine kavuşmak için hayatlarını feda etmekten geri durmadılar bu bayram da. Memleketine canını feda etmek, tam da bu olsa gerek!

Tam dokuz gün boyunca kimimiz trafikte yitirdiğimiz yakınlarımızın taziyesine otururken, kimimiz de Paris, Bürüksel yollarına düştü. Kimimiz bayramlaşma faslından siyasi bir güç birliği çıkarmaya çalışırken, kimimiz de hafta içinde İstanbul’da toplanan Dünya Yazarlar Parlamentosu’na, Nobel almış Naipaul’un katılıp katılmamasının derdine düştü. Allah’tan haftanın ilk iş gününü Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’e, “siyasetle uğraşacağına çukurları doldur,” yollu “zılgıtı” bazı gazetelere yansıdı da, hafif eskimeye başlayan gündemimize bir nebze bile olsun hareket gelmiş oldu; yoksa televizyonlardaki açık oturumlarda konuşacak mevzu bulamaz, mevzusuzluktan helak olurduk!

‘Konsept abi’nin seceresi

Biz burada kurbandı, bayramdı, kavurmaydı, baklavaydı, el öpüp yollarda ölürken, elin keferesi de boş durmadı tabi. Paris’te Sosyalist Enternasyonal toplantısı yapıldı, Avrupa Parlamentosu’nda da Kürt Konferansı toplandı; bayram onların umurunda değildi. Ülkenin daha da demokratikleşmesi için yapılan Anayasa değişikliklerine karşı çıkan, kendisi Dersimli bir Kürt olup Kürtlüğünü beğenmediği için kendisine Horasan’dan bir kök bulan, bu vesileyle Nasreddin Hoca’nın akrabası olduğunu tescillemek için “konsept abi”ye başvuran, afili konsept abinin şeceresini hepimizin gözüne soktuğu Kemal Kılıçdaroğlu, hazır sosyalistlerin toplantısına gelmişken, memleketlerinden kaçmak zorunda kalıp Paris’te hasret içinde ölen Yılmaz Güney ile Ahmet Kaya’nın mezarlarını ziyaret etti. Kılıçdaroğlu ellerini açıp Fatiha okumaya durduğu sırada Ak Tolgalı Beylerbeyi Devlet Bahçeli haykırdı buradan, “katillerin, bölücülerin ruhuna Fatiha okuyan bizden değildir,” dedi. Başbakan Erdoğan’a vaktiyle “al sana ip” diye bağırırken ses tellerini bozmuş olan Bahçeli’nin ürkütücü haykırışına bir milliyetçi bir de İslamcı gazete katıldı. Sonra bir koro oluştu, on yıl önce ölüme gönderdiğimiz Ahmet Kaya mevzusu yine gelip gündeme oturdu. Bu vesileyle Ertuğrul Özkök, Ahmet Kaya’yla ilgili yazı yazmadığını sadece “vay şerefsiz” manşetini attığını söyledi, Fatih Altaylı da “Ahmet Kaya bugün PKK’ye, yarın travestilere yanaşır”, (hem Kaya’ya, hem travestilere hakaret) sözünü hiç üstüne almayarak, yemin billah ederek Kardak kayalarını kendisinin fethetmediğini, oraya gittiğinde ondan önce birkaç keçinin adaya çıktığını tekrar bize hatırlatıp vicdanını rahatlattı.

Hoşgörü diz boyu!

Müslüman bir sanatçı olan Ahmet Kaya’ya Hürriyet gazetesi “vay şerefsiz” diye hakaret ederken gazetenin önüne gidip “bir Müslüman’a hakaret edemezsiniz arkadaş,” demeyen Hilmi Yavuz, bundan tam otuz sene önce İran, Pakistan, Malezya ve Endonezya’ya yaptığı bir gezi sırasında oradaki insanların hayat tarzına bakıp seyahatnamesinde onları “aşağılayan” Naipaul’a tıpkı Yahudi fıkrasındaki gibi “ben yeni duydum kardeşim,” dercesine “vay Müslümanlara hakaret eden bir densiz memleketimize geliyor, kalkın ey ehli vatan” diyerek bir büyük huruç hareketi başlattı. Hilmi Yavuz, bir hafta boyunca felsefeyi, şairliği, hocalığı, köşe yazarlığını bir tarafa bıraktı; kanal kanal gezerek, kah kahkahalar atarak, kah müstehzi müstehzi gülerek, kötü deneme yazarı ama iyi bir romancı olan Naipaul’a demediğini bırakmadı. “Bu kefereyi Kapıkule’den memlekete sokan kafirdir,” fetvası dallanıp budaklandı, çeşitli fikirler üzerimize boca edildi ve nihayet Naipaul geri püskürtüldü. Nobelli yazar toplantıya katılmayacağını duyurunca da memleket bir gevşedi bir gevşedi, Hilmi Yavuz ve onun gibi düşünenler bir sevindi bir sevindi...

Bir “ırkçıya”, bir “oryantaliste”, bir “Müslüman düşmanına” gereken ders verilmişti. Öyle elini kolunu sallaya sallaya bizim gibi demokratik, bizim gibi hoşgörülü bir ülkeye gelemezdi arkadaş. Bu ülke ki, kendi içindeki “ötekilere” hiçbir zaman “hakaret” etmedi. Yahudileri Varlık Vergisi sırasında Aşkale’ye sürüp işkence olsun diye “cami inşaatında” çalıştırmadı. Kadınlarının boynundaki altınlara bile el koyup köşklerini, konaklarını İstanbul’a yeni gelmiş Orta Anadolulu kapıcı esnafına yok pahasına bağışlamadı. 6-7 Eylül olayları sırasında bizden olmayanların dükkanları, evleri yağmalanmadı. Evleri, iş yerleri başlarına yıkılmadı. Mallarına mülklerine el konulmadı. Bütün felsefesini Türk-Ermeni kardeşliği üzerine kuran, bu uğurda onca eziyete katlanmış olan Hırant Dink gibi bir adamı sokak ortasında katillere vurdurup sonra o katillerin resmini bayrakla süslemeye kalkmadı.

Bizim milli edebiyatımız, çok vicdanlı, çok demokrat, çok hoşgörülü, çok insancıl bir edebiyattır. Esat Mahmut Karakurt’tan Kemal Bilbaşar’a, İsmet Özel’den bir yığın meşhur yazara şaire kadar, hiç kimse Rumlara, Yahudilere, Ermenilere, Alevilere, Kürtlere hakaret etmedi. Rum kadınlarının işveli oluşları, Ermenilerin iyi dolma sarmaları, Yahudilerin üç kağıtçı, bezirgan tipler olarak gösterildiği milli edebiyat bizim edebiyatımız değildi. Bu edebiyatta Kürtler “şaki”, “hırsız”, “katil” değildi. Türk edebiyatında Alevi inancanı yücelten birkaç anıtsal eser yazılmıştı, Kürtlerin varlığını inkar eden hiçbir kitaba rastlanmıyordu.

Bu milli edebiyat geleneğini sürdürmediler diye, insanın içindeki vicdani sese küçük bir seda katmaya kalkıştıkları için Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Necip Fazıl, Musa Anter, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Ahmed Arif, Orhan Pamuk -liste çok uzar- bu memlekette hiç hapis yatıp hakarete uğramadılar. Hiçbir yazarımız kendi içimizdeki “ötekilere” oryantalist bir bakışla bakmadı. Köylüleri aşağılamadı, Müslümanları hor görmedi!

Yavuz’un cihad çağrısı

Bu memlekete bir gazete “Kerkürt” yani “eşek Kürt” diye manşet attığında Hilmi Yavuz ve Naipaul kampanyasını sürdüren yazarlar o gazetenin önüne gidip çadır kurdu, açlık grevi yaptılar. O gazeteyi okumamak için bir kampanya düzenlediler. Onun için şimdi Naipaul’a karşı giriştikleri “cihatta” yerden göğe kadar haklıdırlar. Zaten emellerine ulaştılar, gayri diyecek fazla bir söz yoktur!

Kavurma yiyerek göbeğimizi kaşıdığımız (demek ki sadece bazılarımız değil, hepimiz göbeğimizi kaşıyoruz) o bayramın rehavet günlerinde, DP’nin başına gelemeyince kimin başına gelirse gelsin diye Süleyman Demirel’in umudunu kestiği, bunun üzerine CHP Genel Sekreterliğine getirilen Süheyl Batum, daha önce Selahattin Demirtaş’ın Paris’te ortaya attığı CHP-BDP seçim ittifakı önerisini “değerlendirmek” gerektiğini söyledi. Yeniden kendimizi bir tartışmanın ortasında buluverdik. Sanki daha önce bu tür ittifaklar hiç yapılmamış gibi, haberi ilk duyduğunda kimimiz neredeyse küçük dilimizi yutacak gibi olduk. Allah’tan hepimizin dili pabuç kadar da hiçbirimizin dilinin başına bir felaket gelmedi.

Oysa niye şaşırıyorduk ki! Türkiye’de Kemalist milliyetçilikle seküler Kürt milliyetçiliği aynı kaynaktan beslenmişti. Aynı tedrisattan geçmiş, aynı mektepleri okumuş, aynı parti geleneğinden geliyor. Seküler Kürtler de Kemalizmin uygun gördükleri hayat tarzını ister istemez benimsedi. Kemalizmin uygun gördüğü laikçi hayat tarzı solcu-milliyetçi Kürtlerin de benimsediği bir hayat tarzı oldu. Yukarıda sözünü ettiğim edebiyat ister istemez onları da etkiledi. “Gericiler” ve “feodal unsurlar” bu tür anlayışın şiddetle karşı çıktığı iki toplumsal kesim oldu. Kemalizmin düşman gördükleri, onun etkisinde kalmış Kürtler için de düşmandı. Türk İttihatçılığı nasıl bir şeyse, Kürt ittihatçılığı da hiç farklı değildi.

Güç birliğinde ‘hayır’ vardır!

CHP’yle yapılacak bir ittifak, bir güç birliği, bir anda CHP’nin bütün sicilini hafızalardan silebilir. Dersim’den tutun da köy boşaltmalara, Kürtlerin varlığını inkar eden ilk CHP Parti Tüzüğü’nden tutun da Şark Islahat Planı’na, General Muğlalı hadisesinden tutun da, 49’lar olayına, Şeyh Sait isyanından tutan da, Ağrı ayaklanmasına kadar vuku bulan bütün büyük toplumsal hadiseler bir anda sıradanlaşabilir.

Yeter ki “sol” bir güç birliğine, “sol” bir ittifaka halel gelmesin!

Ama bunun gerçekleşmesinin o kadar kolay olmayacağı çok kısa bir süre içinde her iki kesim tarafından da görüldü. Artık geçmişin analizleri, değerlendirmeleri ne yazık ki bugünün Türkiye’sini anlamamıza yetmiyor. “İlericilik”, “solculuk”, “laiklik” gibi kavramlar artık her derde deva değil. Değişim bizden daha güçlüdür. Kendi doğrularımızın mutlak doğrular olduğuna birilerini inandırmaya çalışırken, bizim dışımızda etrafı sarmış bir rüzgar inandığımız her şeyi alt üst etti. Bir de baktık ki, ne biz eskinin insanı, ne de ülke geçmişin ülkesidir.

Artık kişisel iradelerimiz değil, hayatın genel gidişatı taleplerimize yön veriyor. Bu genel gidişata uyum sağlayıp politikalarını ona göre ayarlayan siyasi anlayışlar, modern çağın yeni “ilerici” anlayışını, uyum sağlamayan da “gerici” anlayışını teşkil edecek!

Çünkü ilericilikle gericilik bir inanç meselesi değil artık.

muhsink63@gmail.com

star

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.