1. YAZARLAR

  2. Zeki SAVAŞ

  3. Mekke'den Bakarak Medine'yi Anlamak Ne Kadar Mümk
Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ
Yazarın Tüm Yazıları >

Mekke'den Bakarak Medine'yi Anlamak Ne Kadar Mümk

A+A-

Suriye'de, yakın tarihin canhıraş hadiselerinden biri cereyan etmektedir. Olayların sebepleri etrafında yürütülen tartışmalar, geliştirilen te'vil ve yorumlar, ortaya çıkan tablonun mahiyeti ve vahametini meşrulaştıramayacağı gibi, ilgili tartışmaları da bir bakıma anlamsız hale getirmektedir…

 

Suriye'deki kıyama ilişkin hararetli tartışmaların önemli bir kısmı İran İslam Cumhuriyeti'nin Suriye politikası etrafında yoğunlaşırken, İran dışından konuya dâhil olan Müslümanların bakış açıları arasında da keskin bir zaviye farkı dikkati çekiyor.

 

Bu yazıda kimin haklı, kimin haksız olduğu konularına girmeyeceğim. Olaya dışarıdan farklı bakan tarafların içinde bulundukları koşullar gereği idrakinin müşkil olduğunu düşündüğüm bir konuya dikkat çekmeye çalışacağım.

 

İran dışında yaşayan Müslümanların ve İslami hareketlerin kahir ekseriyeti aynıyla olmasa da benzerlik itibariyle yakın döneme kadar Mekke koşullarını yaşamakta idiler. Devlet öncesi dönemi, informel dönemi tecrübe etmekteydiler. Önemli bir kısmı, ulusal ve uluslararası siyaset sahnesine girmiş değil. Örneğin Türkiye'deki bilinçli Müslümanların örgütlü olanları dâhil, güçleri ve konumları itibariyle gerçek anlamda siyaset dünyasında yer almamış, değerler-maslahat ikilemiyle karşılaşmamış, siyasetin çetrefilli oyunları içinde bulunmamıştır.

 

Ortadoğu'da önce Saddam sonrası Irak'taki Şii ve Sünni hareketler doğrudan siyaset arenasında yer aldı. Arap Devrimi öncesine kadar Lübnan'da Hizbullah ve Filistin'de Hamas hareketleri siyasi arenada yer alıyordu. Arap devriminden sonra Mısır'da İhvan, Tunus'ta Nahda Hareketi siyaset arenasına girdi. Libya, Fas, Yemen, Bahreyn ve Suriye'de de benzer süreç yaşanacak. İslami hareketler daha yeni siyaset sahnesine giriyorlar.

 

Doğrudan devlet yönetme veya devlet yönetimine ortak olma sürecine girmemiş, uluslararası arenada devletlerle ilişkiler geliştirmemiş, daha çok kendi ülkesinde davet, tebliğ ve kadro yetiştirme çabaları içinde bulunmuş İslami hareket ve cemaatler, Mekke dönemine benzer şartları tecrübe etmekte, tecrübe ve birikimleri ilk dönemle sınırlı sayılmaktadır.

 

Mekke ve benzeri dönemlerin temel özellikleri arasında samimiyet, sadakat, sadece ve sadece değerler manzumesi üzerinden hareket tarzı belirleme, değerleri ve hareketi siyasi maslahatlara tercih etmeme, siyasi oyunlar içinde yer almama, çıkar kavgasından uzak durma, siyasi çekişmeden beri olma gibi hususlar yer almaktadır. Bu özellikler, bu dönemin doğası gereğidir. Zira dağıtılacak post ve makam yoktur. Paylaşılamayacak iktidar söz konusu değildir. Sıkı sıkıya korunması gereken devlet ve imkânları mevcut değildir. Dolayısıyla içeriye ve dışarıya karşı siyasal dengeleri korumak için değerlerden taviz verme koşulları da olgunlaşmamıştır.

 

İslam tarihi kaynaklarında Mekke dönemi ashabının hayatını inceleyenler, onların hayatında sadece ve sadece Allah'ın rızasını gözeterek mücadeleyi, samimiyeti, ihlası görür. Mekke'de ne nifak vardı ne de siyasi iktidar çekişmesi. Mekke dönemlerinde sadece verilir, alınmaz. Canıyla, malıyla, kanıyla İslam'a hizmet edilir.

 

Medine dönemi, İslam tarihinde devletleşmeyi, iktidarlaşmayı, siyasileşmeyi ifade eder. Medine ve benzeri dönemler, İslami hareketlerin doğrudan veya dolaylı iktidar erki içinde yer aldıkları evrelere tekabül ettiği dönemlerdir.

 

Medine dönemlerinde, Mekke dönemlerinde rastlanmayan özellikler açığa çıkar, yeni oluşumlar şekillenir, yeni davranış tarzları geliştirilir. Örneğin İslam tarihindeki Medine döneminde münafık grubu oluştu ve nifak şekillendi. Oysaki Mekke'de nifak yoktu. Çünkü güç ve iktidar yoktu. Medine'de İslam devletleşince ve bu devlete güç yetirilemeyince, iman etmeyenlerin bir kısmı kendilerince çareyi nifakta buldu. Dolayısıyla İslam devletinin teşekkül edeceği her yerde ortaya çıkacak ilk sorunun nifak olacağı söylenebilir. Bu sorun, devletleşmenin ilk problemi veya ilk zararı sayılabilir. Bu sorun, İslam devletine münhasır değildir. Devletleşen her ideoloji, kendi münafık grubunu üretir. Bu, kaçınılmaz bir kuraldır.

 

Mekke'den Medine'ye hicretle devlet merhalesine giren İslami hareket, Peygamber'in (sav) önderliğinde olduğu için münafık grubunun şekillenmesinin dışında bir sorun yaşanmadı, yaşanamazdı da. Çünkü Masum olanın yönettiği devlette hiçbir sapma olmaz, hiçbir güç onu inhirafa sürükleyemez. İlk on yıl böyle geçti. Ne var ki, Peygamber'in (sav) vefatından 30 yıl kadar kısa bir süre sonra Mekke döneminde tasavvur ve tahayyülü bile imkânsız hadiseler yaşanmaya başlandı. Yıllarca Allah rızası ve İslam'ın inşası için kılıç çekenler, birbirlerine kılıç çekti. Siyasi hesaplar, iktidar kavgaları, entrikalar, yalanlar, değerlerin siyasi maslahatlara feda edilmesi, siyasi amaçlar için hadis uydurmaları ve daha nice acı ve düşündürücü gelişmeler.

 

Mekke döneminde Müslüman olup mücadele edenlere 'şu kadar yıl sonra şu hallere düşeceksiniz' denseydi, hiç biri inanmazdı. Çünkü içinde bulundukları koşullar ve o koşullarda edindikleri saf ve berrak inanç ve değerler, bir gün siyasi hesaplar için birbirleriyle savaşacaklarına, birbirlerine kılıç çekeceklerine inanmalarına imkân vermezdi. Mekke'yi yaşayanlar, Mekke'deki saflık içinde olanlar, Medine'de olup biteni idrak etmekte zorlanır. Mekke'den bakanlar, Medine'yi anlamakta ciddi sıkıntılar yaşar. Bu sebeple 'Mekke'den Bakarak Medine'yi Anlamak Ne Kadar Mümkün' sorusunu yazıya başlık olarak seçtim.

 

Devletleşme ve siyasileşme merhalesine girmemiş Müslüman birey, hareket ve cemaatler Mekke dönemlerini yaşarken, İran İslam Cumhuriyeti ve orada yaşayanlar Peygamber (sav) sonrası Medine dönemlerini yaşamaktadır. Türkiye'deki Müslümanların İran'ın içe ve dışa dönük bazı siyasetlerine anlam vermekte zorlanmalarının veya birbirine zıt keskin görüşler savunmalarının nedeni, Mekke ve Medine farkıdır. Çünkü Türkiyeli Müslümanlar, olaylara kendi içinde bulundukları koşullardan, değerler dünyasından bakıyorlar. Bu sebeple bir kısmı, İran'ın siyasetinde yanlışlık olamayacağını, değerlere aykırı bir yön içermeyeceğini, İslam ile uyumlu olduğunu savunuyor ve böyle düşünmeyenleri ölçüsüzce suçluyor. Öteki taraf ise, İran'ın izlediği siyasetin yanlış olduğunu, sebeplerini anlamakta güçlük çektiklerini, izlenen siyasete İslam temelinde bir anlam veremediklerini ifade ederek tartışmaya dâhil oluyor ve karşılıklı suçlamalara doğru gidiliyor.

 

Bu tartışma ve değerlendirmelerde mezhebi taassupla hareket edenlerin, benim için i'rapta mahalleri olmadığından onlara dair söz söyleme ihtiyacı duymuyorum.

 

Türkiyeli Müslümanların İran'ın Suriye ile ilgili siyasetlerine dair bu denli farklı düşünmelerinin nedenlerini ve gerçeğin ne olabileceğini Türkiyeli Müslümanlar ile İran'ın tecrübe etmekte olduğu farklı iki dönem temelinde değerlendirmenin daha sağlıklı olacağı ve bizi daha anlaşılır ve makul sonuçlara götürebileceğini umuyorum.

 

Bir defa devlet olma, iktidar olma, uluslararası siyaset sahnesinde yer alma dönemi, cemaat halinde bulunma döneminden çok farklıdır. Bu sebeple, ikinci merhaleye geçen Müslümanlar, çok ta uzun olmayan bir dönem sonra ilk dönemdeki değerlerinin önemli bir kısmından uzaklaşır veya uzaklaşmak zorunda kalır. Bu, siyasetin doğasında vardır. Kendinizi, korumak zorunda olduklarınızla kuşatılmış görürsünüz. Devleti korumak, milleti korumak, vatanı korumak, iktidarınızı korumak, hedeflerinizi korumak ve ila ahir… Bir de bütün bunların yanında değerlerinizi korumak. Nice zamanlar değerler ile korunmak zorunda olunduğu düşünülen şeyler arasında tercihte bulunmak zorunda kalınır. Bin bir türlü delil ile maslahatın ve siyasetin muktezası değerlere tercih edilir ve değerler bir süreliğine askıya alınır. Devlet yönetirken maslahat ile değerlerin çatışmasında daima değerlerden yana tavır koymak her Müslümanın güç yetirebileceği bir konu değildir. Ancak Masum olanlar, bu tercihlerinde hata etmez. Şia'daki Ahbari ekol tam da bu sebepten ötürü masumun olmadığı dönemlerde İslam devletine karşı çıkıyor. Çünkü onlara göre masum olmayan, adaletle hükmedemez ve adalet üzere bir devleti yönetemez. Şia'nın Usuli ekolu ile Ehl-i Sünnet bu görüşü reddediyor ancak Ahbarilerin itirazları düşündürücüdür.

 

Devlet yönetmek, siyaset yapmayı gerektirir. Siyaset de oyun demektir. Bu yönüyle siyasetin İslamisi ve gayri İslamisi yoktur. Siyaset, siyasettir. Fark, siyasetin akıllıca mı yoksa pervasızca ve ölçüsüzce mi yapılmasındadır.

 

Peki, İslami siyaset yok mudur diye itiraz edilebilir. Eğer İslami siyasetten kastımız, İslami değerler manzumesi üzerinden siyaset yapmak ise, değerler ile siyasi maslahatların çatışması durumunda değerlerden yana tercih koymak ise, doğrusu bunu siyaset şeklinde tanımlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bunun tanımını farklı yapmalı, adını başka bir şey koymalıyız. Çünkü değerler üzerinden hareket tavrı belirlendiğinde, korunması gerektiğine inanılan birçok şeyi feda etmek gerekiyor. Çünkü her zaman değerler ile maslahatlar bir arada korunamıyor. Değerleri korumaktan yana olursanız, siyaset sahnesinin dışına itilebilir, iktidarı ve devleti yitirebilirsiniz. Bunun en çarpıcı ve tarihi örneği Hz. Ali ile Muaviye'dir. Hz. Ali, değerleri korumayı önceledi ama buna karşılık iktidarı yitirdi, canını verdi ve iktidar fasid insanların eline geçti. Ama kendisi de tarihi bir şahsiyet olarak, örnek bir insan olarak tarihte yerini aldı, değerler manzumesini korudu. Siyaset yapan Muaviye, iktidara ulaştı ama tarihteki yeri malum. Bu sebeple hem değerleri korumanın hem de bilinen anlamıyla siyaset yapmanın kolay olmadığını, herkesin bunu başaramayacağını kabullenmeliyiz.

 

İran'ın her yaptığında hikmet olduğunu, değerlere aykırı bir siyaset izlenmeyeceğini düşünenler, kendi içinde bulundukları Mekke benzeri koşulların saflığı ve netliği içinden bakıyorlar. Devlet merhalesindeki değişimleri ya tahmin edemiyorlar veya kabullenemiyorlar. Eğer devlet merhalesindeki değişimi idrak etseler veya bilseler, daha ihtiyatlı bir yaklaşım gösterirlerdi.

 

Öte yandan İran'ın izlediği siyaseti eleştirenler ve hayal kırıklığına uğrayanlar da hakeza devletleşme ve siyasileşme merhalesindeki değişimi doğru okuyabilseler, kendileri de o merhaleye gelse, nasıl değişeceklerini öngörebilseler, değerlendirmeleri daha isabetli olabilirdi.

 

Bunları söylerken izlenen siyaseti normal karşıladığım sanılmasın. Suriye bağlamındaki görüşlerimi daha önce yazdım. Benim, değerler ile siyasi maslahatın çelişmesi durumunda izlenmesi gereken yola dair inancım şudur: Birey, aile, cemaat, devlet ve ümmet düzeylerinin tümünde İslami değerler manzumesinin siyasi maslahatlara feda edilemeyeceği yönündedir. Ümmetin maslahatı bile değerlerin üstünde değildir. Çünkü ümmeti ümmet yapan, İslami değerlerdir. Değerlerin içi boşaltıldığı zaman ümmet de gerçek anlamından uzaklaşır.

 

Değerleri zayıflamış ama gücü artmış bir İslam devleti ve ümmet mi yoksa değerlerini güçlendirmiş ama buna mukabil güç kaybına uğramak zorunda kalmış bir İslam devleti ve ümmeti mi tercih edilmelidir? Devlet öncesi merhaleyi tecrübe etmekte olanlar, tereddütsüz ikinci şıkkı tercih edecekler ama aynı insanlar devletleştiklerinde önemli ölçüde değişime uğrayacaklar. Bu gerçeği kabul etmek zorundayız. Bu gerçek sadece İslami hareketlere özgü değildir. Gayri İslami yapılanmalar da böyledir.

 

Devletleşme öncesi önemli bir güce ulaşmış ve uluslararası siyasi oyunlara dâhil olmuş örgütlerde de siyaseti değerlere tercih etme yaklaşımlarına sıkça rastlanır. Çarpıcı örneklerinden biri PKK'dır. Kürd ulusunun haklarını ve bütün Kürdlerin özgürlüklerini en büyük değer olarak belirlediğini deklare eden ve bunun için savaşan örgüt, siyasi çıkarları gerektirdiğinde Saddam ile işbirliği yapıp Irak Kürdlerine savaş açmış ve bugün de aynı hesaplar ile Suriye Baas rejimiyle işbirliği yapıp Suriye Kürdlerine silah doğrultmuştur. Yüzleri kızarmadan bu yaman çelişkiyi icra edebiliyorlar. Siyaset budur. Örgütün gücünün korunması ve çıkarlarının temini, savunduğu değerlere muraccah sayılmıştır. Çünkü değerler ile çıkarlar çatıştığında, ikincisinden yana tercih koymak siyasetin özünde vardır.

 

Arabistan, Yemen ve Bahreyn'de kıyam eden halkların bastırılması için ilgili iki devlete hem silah yardımı yaptı hem de doğrudan askeri güç gönderdi. Aynı Arabistan, Suriye'de kıyam eden halka silah yardımı yapmak ve her türlü desteği sağlamak istiyor. Eğer Suriye'deki kıyama destek vermek doğru olan ise, Yemen ve Bahreyn kıyamları karşısında neden aksini yaptı? Eğer Yemen ve Bahreyn halklarına karşı yapılan doğru idiyse, Suriye halkına neden yardım etmek istiyor? Değerler manzumesi üzerinden hareket edenler, böyle yaman çelişkilere düşmezler. Bu tür çelişkiler, değerler üzerinden yürütülmeyen siyasetlerin neticesidir.

 

Ortadoğu'da İslami hareketler yeni bir merhaleye girdi. Bu yeni dönem, beraberinde yeni tartışmalı konuları gündeme getirecektir. Bugüne kadar açığa çıkmasını gerektiren koşullar oluşmadığı için gözükmeyen yeni tartışmalı alanlar ve konular kendini gösterecektir. Değerlerle çıkarların çatışacağı alanlar çoğalacaktır.

 

Bu sebeple yeni dönemi doğru değerlendirebilmek, önem arz etmektedir.

 

fitrat.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.