1. YAZARLAR

  2. Yavuz Yılmaz

  3. MEHMET AKİF’İN GÖZÜNDEN CEMALEDDIN AFGANİ
Yavuz Yılmaz

Yavuz Yılmaz

Analiz
Yazarın Tüm Yazıları >

MEHMET AKİF’İN GÖZÜNDEN CEMALEDDIN AFGANİ

A+A-

 

 

İslamcı düşüncenin kurucu düşünürlerinden olan Cemaleddin Afgani hakkında birbiriyle örtüşmeyen görüşler ileri sürülmüştür. O kadar ki, ismi üzerinde onun kadar tartışma konusu yapılan ikinci bir isim yoktur dense yeridir.

Cemaledin Afgani, II: Abdülhamid döneminde İstanbul’a gelmiş, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumdan kurtulması için imkanları araştırmıştır. Siyasal alanda İslamcılık politikası sürdüren II. Abdülhamit ve Cemaleddin Afgani’nin arası açılmış ve anlaşmazlığa düşmüşlerdir.

II.Abdülhamid’in, kuşkusuz Osmanlı devletinin içinde bulunduğu iç ve dış şartlara bağlı olarak yürüttüğü aşırı güvenlikçi politika ve özgürlükleri askıya alan yönetim tarzı, dönemin İslamcı düşünürlerinden tepki görmüştür. Said Nursi ve Mehmet Akif de II. Abdülhamid’in yürüttüğü politika dolayısıyla sert bir şekilde eleştirilmiştir. Mehmet Akif, Safahat adlı eserinde II. Abdülhamid hakkında şunları yazmıştır:

“Gölgesinden korkup bağıran bir ödlek

Otuz üç yıl bizi korkuttu “şeriat” diyerek”

 

“Ortalık şöyle fena, böyle müzebzeb işler, Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer”

 

“Zaman gelsin de görsün böyle dünyalar kadar zillet Otuz üç yıl devam etsin, başından gitmesin nekbet.”

 

“Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid

Koca şevketli! Hakikat bunu etmezdim, ümmid

Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız

O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.”

 

Buna karşılık Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani hakkında övgü dolu ifadeler yazmıştır. Mehmet Akif’in İslami yenileşme konusunda Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi izlediği kuşkusuzdur.

 

“Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh “

 

“Çıkarıp gönderelim hasılı şeyhim yer, yer;

Oradan Alemi İslam’a Cemaleddin’ler.”

 

Mehmet Akif, “ Sırat-ı Müstakım” dergisinde Afgani üzerine yazdığı makalede şunları söylemektedir: “Doğunun yetiştirdiği fıtratların en yükseği olmasa bile en yükseklerinden biri olduğu şüphe götürmeyen merhum Cemaleddin Efgani’ye dair birkaç söz söylemek istiyorum. İçimizde merhumu görmeyen çoksa da zannederim işitmeyen, bilmeyen yoktur. Muhtemeldir ki sevgili okuyucularımız şu satırlarda Cemaleddin’in özel hayatına, ilmi hayatına, siyasi hayatına ait malumat göreceklerini zannediyorlar. Hayır öyle etraflı bir tercümehali ileride yazarız. Benim bugün yapmak istediğim şey varsa o da hazretin pak hatırasına sürülmek istenen bir lekeyi, bir bühtan pisliğini göstermek, onun mahiyetini, nereden geldiğini tetkik etmektir. Cemaleddin’in basılmış ve basılmamış bir çok risaleleri, makaleleri, konuşmaları varsa da merhumun en büyük en kalıcı eseri bence Mısır müftüsü Muhammed Abduh’tur. Evet, Şinasi millete en muazzam hizmetini Namık Kemal’i yetiştirmek suretiyle yerine getirdiği gibi Cemaleddin’de İslam alemine en kıymetli bir yadigar olarak merhum müftüyü [Abduh] bırakmıştır. Şeyh Muhammed Abduh ölmüş yüreklere gayret ruhu, şehamet ruhu üfleyen sihirli beyanı, o çoşkun feyzi hangi kaynaktan alıyordu? Şüphesiz büyük üstadı Cemaleddin’in düşüncelerinden. Cemaleddin’in İstanbul’a birinci gelişi Ali Paşa’nın sadrazamlığına rastlamıştı. Merhum Afganlılara mahsus o sevimli kıyafet içinde olarak Paşa’nın meclisine girer, en yüksek şeref mevkiini ihraz eder, kimsenin nail olamayacağı hürmeti görürdü. Bununla beraber Cemaleddin’i takdir eden yalnız Ali Paşa değildi. İstanbul’un bütün emirleri, vezirleri, büyükleri adetce, kıyafetce, dilce kendilerine bigane gelmesi icap eden bu zatın ilmine, diyanetine, alicenaplığına hayran olmuşlardı. Aradan altı ay kadar bir zaman geçince Cemaleddin, Meclis-i Maarif azalığına getirildi. Bu memuriyetinde maarifin yaygınlaştırılması için düşündüğü vasıtaları pervasızca söyledi ki arkadaşları bunun görüşüne iştirak etmiyordu. Zamanın şeyhulislamı bulunan zat Cemaleddin’in fikirlerini özel menfaatlerine aykırı gördüğü için fena halde kızıyor, zavallıyı gözden düşürmek için vesile arıyordu.

 

1287 Ramazınında idi ki Darulfunun müdürü Tahsin efendi [Mösyö Tahsin] merhim Şeyh’den fenlerin ve sanatların teşviki yolunda bir konuşma yapmasını istemişti. Cemaleddin türkçesinin o kadar iyi olmadığını ileri sürererk mazur görülmesini istemişse de berikinin ısrarı üzerine muztar kalarak etraflı bir konuşma tertip etmiş, bununla beraber zemen ve zamana uygun olup olmadığın anlamak için önceden memleketin ileri gelenlerine göstermişti.

 

Darulfunun açılacağı gün Cemaleddin’in konuşmasını dinlemek için İstanbul’un emirleri, alimleri, eşrafı kamilen toplanmıştı. Şeyhulislam da cemaatın içinde bulunuyordu. Cemaleddin konuşma kürsüsüne çıkınca olanca dikkatini konuşmanın içinde kötüye yorulmaya müsait bir iki cümle yakalamaya hasretmişti.

 

Cemaleddin konuşmasında diyordu ki;

 

“İnsani kazanımlar canlı bir bedene benzer. İnsanoğlunun ürettiği sanatların her biri o bedenin bir uzvu mesabesindedir; mesela iktidar bir yönetim için, bedende iradenin merkezi olan beyin gibidir. Demircilik kol, çiftcilik ciğer, gemicilik ayak gibidir...”

 

Cemaleddin bu gibi basit benzetmelerle bütün uzuvları saydıktan sonra şu neticeyi veriyordu;

 

“ İnsanoğlunun saadeti bu suretle teşekkül eder. Cismin hayatı ise ruh ile kaim olmasına nazaran bu cismin, yani insanoğlunun saadet ruhu ya nübüvvet ya da hikmet [felsefe/bilim/sanat] ile olur. Lakin bunlar başka başka şeylerdir. Nübüvvet [peygamberlik] bir ilahi lutüftur ki çalışmakla elde edilemez. Cenab-ı Hak mahlukları arasında her kimi isterse bu lutfa mazhar kılar; “Allah peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir.” [En’am, 6/124] Hikmete [felsefe/bilim/sanat] gelince bu fikir üretmekle, bilgi öğrenmekle olur. Sonra nebi hatadan masumdur, halbuki filozof hataya düşebibilir. Bir de peygamberin hükümleri batıl vesveselerin hucümundan ilahi ilimle korunmuştur. Bunları kabul etmek imanın temel şartlarındandır. Filozofların görüşlerine gelince, bunlara tabi olmak kesinkes şart olmayıp, ilahi şeriata ters olmamak şartıyla ve akla uygun olanları kabul edilebilir...”

 

İşte Cemaleddin’in nübevvete ait olmak üzere söylediği sözler bundan ibarettir ki İslam alimleri icmaıyla sabit olan hakikata tamamıyla uygun olduğu halde şeyhulislam, merhumdan intikam almak için “Cemaleddin nübüvvet bir nevi sanattır diyor” şaiyasını çıkardı, bunu teyid için de “nübüvveti sanatlara dair verdiği bir nutukta zikretti” dedi. Daha sonra camilerde vaizlere Şehy’in aleyhinde yürümelerini emretti. Zavallı Cemaleddin aleyhindeki sözlerin sırf iftira olduğunu, hakikatın meydana çıkması için şeyhulislam ile muhakeme edilmesi lazım geleceğini söylediyse de kimseye dinletemedi. Mesele gazetelerin ağzına düştü, bunların bir kısmı şeyhulislamı, bir kısmı Şeyh’in lehinde idare-i kelam etti.

 

Nihayet merhumun sevdiklerinden bır kısmı ona sabır ve sukunet tavsiye ettiler. Zaman bu gibi haksız şayiaları hükümden düşürür, hakikatı meydana çıkarır dedilerse de dini gayreti ilmi kadar yüksek olan Cemaleddin bir türlü duramadı. Herhalükarda şeyhulislamla muhakeme edilmesini ısrarla istedi. Sonuçta, ortalık durulunca kadar daha sonra isterse geri dönmek üzere İstanbul’u terk etti. Zavallı Cemaleddin her manasıyla mazlum bir halde İstanbul’u terk ederek Mısır’a gitmeye karar verdi.

 

İşte merhumun ne zaman bahsedilse “ilmine, faziletine, siyasetine söz yoksa da ne yazik ki mulhid [dinsiz] idi, nübüvvete inanmazdı” derler ki anlamadan, dinlemeden söylenen bu sözlerin nereden çıktığı görülüyor...” ( Mehmed Akif; Sırat-ı müstakim, IV, sayı; 90, 17 Cemaziyelevvel 1328 )

Mehmet Akif, Cemaleddin Afgani hakkında yazdığı makaleye gelen Vahabi suçlamalarına da cevap vermiştir: "Geçen hafta merhum cemaleddin Afgani'ye dair birkaç söz söylemiştim. maksadım o büyük adama isnad edilmek istenen dinsizliğin pek yanlış bir tevcih olduğunu göstermek idi. Maatteessüf bu seferde "Cemaleddin mülhid değil idi,fakat vehhabi idi" iddiası ortaya sürülmeye başlandı." (20 Mayıs 1326, Srat-ı Mustakim) Akif, bu açıklamadan sonra Cemaleddin Afgani hakkında gelecek kuşaklara şu sözleri söyler: "İşte bugün bir Cemaleddin'i bir Muhammed Abduh'u yok Cihanı İslam hakikaten bikes, cidden garip. Biz bu gibi ekabir-i ümmeti rahmetle ,hürmetle anmalıyız ki, geriden gelenler aramızda bir yad-ı cemil bırakabilmek ümidinden mahrum kalarak mücadeleden vaz geçmesinler(20 Mayıs 1326, Srat-ı Mustakim)

Akif'e göre Afganiyi kıskananlar onun hakkında Peygamberlik bir sanattır dediği iftirasını yaymışlardır. Bugün İslamcılık eleştirisi yapanların bir bölümü, eleştirdikleri kimselerin birinci eden eserlerini bile okumak zahmetine katlanmayacak kadar ilmi ahlaktan yoksundurlar ve sathi bilgilerle bir iftira kampanyası yürütürler. İkinci elden tek kaynak üzerinden eleştiri yaparlar; araştırmaz,sorgulamaz,sadece suçlarlar.

Tarihsel şahısların düşünce yapıları hakkında doğru bilgi edinebilmek için öncelikle yapılacak olan birincil kaynaklarla yönelmektir.

 

 

           

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.