1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3. MEDAV Kürt Sorunu Çözüm Süreci Çalıştayı - I
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Hekib - Heybe
Yazarın Tüm Yazıları >

MEDAV Kürt Sorunu Çözüm Süreci Çalıştayı - I

A+A-

     20.07.2014 günü ve akşamı  MEDAV (Medrese Âlimleri Vakfı)'ın düzenlediği "Kürt Sorunu Çözüm Süreci Çalıştayı" için Tatvan'da idik.

     Ev sahipleri son derece güzel bir iyi niyetle yürekten bir çözüm için can atıyorlardı. Bazı organizasyon aksaklıklarını ve salonun güzel olmayışını saymıyoruz. Biz Türkiye’deki Kürtler, hep gariban mekânların insanlarıyız zaten.(Paramız çoktu da Hilton'lara gitmedik, dedik.)

     Başta aslen Mardinli saygıdeğer bir hemşerimiz olan çalıştay koordinatörü Yıldırım Beyazıt İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Halil Çiçek hocamıza,

     Meselenin doğru çözümü ve hakikate dair güzel sunumlar yapan herkesin şahsında Artuklu Ün. Rektör yardımcısı Prof Kadri Yıldırım Hocama ve saygın Seydalarımıza saygılarımı bir borç bilirim.

     Hükümet adına çalıştaya katılan başbakan yardımcısı Bakan Emrullah işler, sağ olsun yaklaşık iki saat sorulan soruları dinledi. Fakat bakan bey, evlere şenlik bir ruh hali içre idi. Kürtlerin anadil taleplerinin şimdilik ancak özel kurslarla telafi edilmek durumunda olduğuna vurgu yaparak Türkiye cumhuriyeti devleti ve bila istisna hükümetlerinin Kürtlere yönelik yüz yıllık ırkçılık, imha ve asimilasyonlarına şöyle dostlar hoş görsün kabilinden dokunarak Kürtlerin ırkçılığından çok muzdaripti.

     Bu tam da şuna benziyordu. Beyne indirilmiş bir balyozun acısını görmeden, ayağa batan bir dikenin acısını abartılı bir şekilde dillendirmek. Çünkü yaklaşık yüz yıldır Kürtler bir devlet politikası olarak Türk ırkçılığının inkâr, imha ve asimilasyonu altındadır. Kürdü Kürt yapan hemen her şeyini yitirmiş durumda.

     Ve sayın bakan bu gerçeği görmüyor. Kürtlerin buna dair isyanını ırkçılık olarak algılıyor.

     Bu gerçeğe rağmen çözüme dair gelen eleştirileri bir devlet ve hükümet kibri ile azarlar bir halde idi. Ve bu durum onun ilahiyatçı- ilim ehli kişiliğiyle hiç bağdaşmıyordu dersek, inşallah bir haksızlığa yol açmış olmayız. Ne diyelim rabbim, hepimize akıl fikir versin. Hakikat çok acıdır. Acıları ise ancak yürekleri büyük olanlar kaldırabilirler.

     Oysa kendisine düşen önce devlet ve hükümetin bir özeleştirisi şeklinde yaptıklarını, yapamadıklarını ve yapmak istediklerini makul bir dil ile kitleye anlatması olurdu.Haklı şikayet ve endişeleri de not alarak kitlenin ruh halini anlayan bir tavır sergilemesi idi.

     Bazı âlimlerimizin çözüm önerileri de hakeza. Oysa hz.Peygamber,” âlimin ölümü âlemin ölümüdür” demiştir. Âlimlerimiz her halleriyle kürdistanın ruhunu, derdini, sıkıntısını temsil edip en güzel şekilde dillendirmeliler. Yoksa o güzel sıfatlarına halel düşürmüş olurlar.

     Kısacası şunu diyebiliriz bu konuda bizim devlet ve hükümet kanadı kelimenin tam anlamıyla adeta uçmuş durumdalar sevgili dostlar. Kürt sorununu kendilerince çözmüşler. Biz uykuda kaldığımız için bazı somut gerçekliklerini görememişiz(!). Öyle ya uykulu haldeki adamlar gerçeği ve hakikati nasıl görebilsin ki(!)

     Oysa halen yaşanmakta olan hakikate bakıldığında kimin uykulu olduğu çok daha net anlaşılır...

     Bu çerçevede ben sunumumu bakan bey gelmeden çok kısa bir şekilde sözel olarak yaptım,123 sayfalık dosyanın aslını yazılı olarak çalıştay kuruluna sundum.Dosya detaylı incelendiğinde nelerin çözüldüğünü ve nelerin hala dağ gibi orta yerde durarak yüreklerimizi yakmaya devam ettiği,çözüm beklediğini çok net olarak kendiliğinden görülecektir.

     Bu kısa değerlendirmede önce sunumumun konusunu kısaca aktaracağım. Ardından bakan beyin açıklamalarına verdiğim cevabı buraya aktaracağız. Umarım bu yaranın kapanması için hayra vesile, bazı şeyler dile getirmişizdir.


     Sunumun konusu:

     Kürt sorununun çözümü önündeki  tarihi engeller.

     Kürtçe kısa bir giriş yaptıktan sonra esas konuyu Türkçe olarak aktardım.

     Yazılı tebliğimin kısa özeti:

     Değerli hazirun, saygı değer misafirler,

     Allahın bir ayeti olan anadilimle, bana yaşamın ilk hecelerini öğreten ve beni ak sütüyle büyütüp bu günlere getiren anamın diliyle sizlere merhaba dedikten sonra konuşmama Türkçe olarak devam edeceğim.

     Şu mecburiyete binaen bunu yapacağım.Çünkü ben tek kelime Türkçe bilmediğim günleri çok net hatırlamama rağmen maalesef devletin bütün Kürtlere dayattığı dil ve kültür asimilasyonunun somut bir örneği olarak bütün meramımı,ağır konuları Kürtçe ifade edemiyorum.

     Biz asimilasyon yapmadık diyenlerin bundan utanmaları lazım. Benim annem babam hala kendilerini Türkçe ifade edemezler. Çocuklarım kendilerini Kürtçe ifade edemiyorlar. Ben hırpalanmış Kürtçemle aralarında tercüman oluyorum.

     Esas konumuza dönersek, kürt sorununun çözümü önünde sadece bir tane tarihi kayıt engeli var. ama bin tane zihinsel engel var. Dolayısıyla çözümü sıkıntıya sokan tarihi kayıtlar değil, zihinsel engellerdir. O tarihi engel de şudur: konuya girmeden önce şu soruyu soralım:

     Kimdir bu Kürtler?

     Kürdler Hz. Nuh ve Hz. İbrahim’den bu yana burada yaşıyorlar.

     Bütün kadim kaynaklar ve objektif tarih yazımları Kürtleri, Ortadoğu'nun en eski kavimlerinden biri olarak tanımlarlar. Tarihlerini milattan öncesine götürürler. Milattan sonra ise millet olarak varlıklarını günümüze kadar kesintisiz bir şekilde getirmeleri ise aşikârdır. Bu coğrafyada ortaya çıkmışlar. Kürtler bu topraklara başka bir yerden gelmediler.

     Milattan önce, dinlerin ve dillerin şekilleniş çağlarından bu yana bu topraklarda var olarak yaşaya geldiler. İnsanlığın kültür değerlerinin ortaya çıktığı en eski bir coğrafyanın sakinleridirler.  Hz. Nuh ve Hz. İbrahim’den bu yana burada yaşıyorlar. Yani göçler sonucu burayı sanal bir algıyla, sanal bir vatan edinmediler.

     Fars ve Belucilere akraba oldukları nakledilir. Kavimler ve kültürler harmanının tam ortasında yaşıyorlar.

     Yaşadıkları coğrafyanın eski adı “Mezopotamyadır. Bu coğrafya “Bereketli hilal ““olarak da tanımlanır. Kürdistan”tanımını, tarihte ilk olarak Selçuklular Kullanıyor.Evliya Çelebi,seyahatnamesinde, “Kürdistanı Dengistan” ”Taşlar ülkesi Kürdistan”,diyor.. Sonra Osmanlılar, ardından Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar “Kürdistan”olarak tanımlanmış. Ondan sonra bu isim Türkiye'de külliyen yasaklanmıştır.

     Kürtlerin Eski din ve inançları önce Zerdüştilik-Mecusilik, sonra İseviliktir. İslamiyet'in zuhuruyla %95’i islamı seçer. Geri kalanı İsevi, yezidi ve diğer inançları sürdürmeye devam ederler. Şu anda Kürt toplumunun %95'i yine müslümandır. Bu Müslümanların %95'i şafidir. Geri kalanları islamın diğer mezheplerine mensupturlar.

     Anavatanları Dicle-Fırat havzasıdır. Zamanla doğu batı ekseninde Türkiye'nin doğu yarısının tümü ve önemli kentlerine, Suriye'nin kuzey şeridi, Irakın kuzeyi, Iranın batısı, Azerbaycan, Ermenistan, Kafkasların içlerine kadar yayılmışlar. Politik nedenler ve iş göçünden dolayı bu gün avrupada hatırı sayılır bir Kürt nüfusu barınmaktadır.

     Bu günkü nüfusları 35 ile 45 milyon arası tahmin edilmektedir. Çünkü bu güne kadar onları Kürt olarak kabul eden bir devletleri olmadığı için nüfuslarını tespite yönelik kapsamlı bir çalışma da yapılamamıştır.

     Bu milletin üzerinde yaşadıkları topraklar birinci dünya savaşı sonrasında 5–6 devlet arasında paylaştırılmıştır.

     Galiba Kürtlerin en büyük şanssızlıkları, tarihten günümüze değin devletleşme olgusunu yakalayamamış olmalarıdır. Bunda coğrafi ve stratejik konumu ve toplumsal yaşamları çok önemli bir rol oynamaktadır.

     Kürtler vaktı zamanında  kudüsü feth etmiş.Bütün ortadoğuyu,Mısırı yönetebilmiş,Fatihe hocalık etmiş büyükleri yetiştirmiş bir millettir.Bu nedenle sahip oldukhları değerlerin ötekileştirici,faşizan zihinlerin hezeyanlarıyla  hakir görülüp,küçük düşürülmeyi  sineye çekebilecek bir millet değildir.Kürdün bütün isyanlarının özünde bu vardır.Bu nedenle bu millet hakkında bir beyanda bulunacak yetkililer veya bir kişiler,sözü söylemeden önce kırk defa düşünmek gibi bir sorumlulukla hareket etmeliler...

     Ne oldu?

     Peki, ne oldu? Kürtler bu coğrafyada ne zaman sorun haline geldiler?

     Aslında Kürtler hiçbir zaman sorun haline gelmediler. Hep birileri onları sorun haline getirmiştir. Çünkü coğrafyaları üzerine hesaplar yapmıştır. Onları inkâra ve İmhaya kalkışmıştır. Topraklarını işgal etmiştir. Bu da ister istemez bir huzursuzluğa ve nizaya sebep olmuştur.

     Çünkü Kürtler Müslüman olduktan sonra din kardeşleri olan komşu kavimlerle büyük bir uyum içerisinde tarihte çok güzel başarılara imza atmışlar. Haçlı savaşlarında”Şarkın Sultanı” ünvanına sahip Salahaddin-i Eyyubi şahsında diğer kavimlerden olan kardeşlerine önderlik ve komutanlık yaparak İslam coğrafyasını Haçlıların talanlarına karşı korumada güzel başarılar kazanmışlar.

     Osmanlının son günlerine kadar. Oradan Kurtuluş savaşına, oradan da cumhuriyetin ilk yıllarına kadar hep din kardeşleriyle, özellikle Osmanlının torunları Türkler ile kader birliği etmişler.Tarihin önemli dönemeçlerinde Küffara karşı hep tek millet olma”prensibiyle hareket etmişler.

     Bu bağlamda Balkanlarda, Yemende, Kafkasya'da ve özellikle Anadolu'da verilen Kurtuluş savaşlarının adı sadece Türk ırkı ve Türk ruhunun savaşı değildi. Anadolu ve civarındaki Müslüman coğrafyanın var oluş savaşı idi.Mustafa kemalin önderliğinde yazılan Çanakkale destanında kanları dökülen insanların milliyetleri sadece Türk değildi.

     Dahası bu savaşlar sadece Türkler adına ve Türklük için yapılan savaşlar değildi. Mustafa Kemalin, Kurtuluş savaşını başlatmadan önce Anadolu ve kürdistanın dört bir yanını dolaştığını, Ulema ve Kanaat önderlerinin desteğini aldığını. Özellikle Kürt âlim, şeyh, ağa ve beylerinin tam desteğini aldığını, hatta eski Osmanlı topraklarındaki Müslümanların dahi desteğini aldığını bilmemek, görmemek zihinsel bir körlük değilse bu, bu topraklara tam anlamıyla bir ihanettir.

     Bunun en somut kanıtı Çanakkale Şehitliğindeki isimlerin farklılığı ve Anadolu’ya dışarıdan gelen Cihad yardımlarıdır. Bunları bilmeyenler İş bankasının ve Ankara'daki Atatürk Orman Çiftliğinin hangi paralarla kurulduğunu araştırsınlar. Türkiye cumhuriyeti 1.ci Meclisinin aritmetiğine ve orada yapılan konuşmalara bir baksınlar.

     Kürt sorunu ne zaman oluştu?

     Yani kürtlerin varlıkları ne zaman sorun haline geldi…  Batıda yaşanan, Rönesans, Reform, bilim ve sanayideki gelişmeler, onları doğu toplumlarının kaynaklarını ve zenginliklerini sömürmeye itti. Bunun için de çeşitli düşünce akımları geliştirdiler. Bunlardan bir tanesi de imhacı, inkârcı faşizm ve sömürücü ötekileştirici milliyetçilik akımlarıdır.

     Bu akımlar doğu toplumlarını çok kötü bir olumsuzlukla etkileyerek, deyim yerinde ise adeta darma dağın etti. 19.yyılın ilk çeyreğinde yaşanan 1.dünya savaşı bütün dünyada olduğu gibi Ortadoğu ve Kürt coğrafyasında da kalıcı sonuçlara yol açtı.

     Tam da bu karmaşada Kürtler 19’uncu yüzyılın başlarına hala Osmanlının bir tebaası olarak girdiler. Osmanlının dağılması Kürtlerin parçalanmasını doğurdu.

     Bu gün fiili olarak dört parçaya bölünmüş Kürdistan Topraklarının dörtte üçü o vakit Osmanlının egemenliğinde idi. Sadece İranda kalan kısmının yani Doğu Kürdistanın sınırları Kasr-ı Şirin antlaşması (17 Mayıs 1639) ile belirlenmişti.

     Osmanlının bir devamı olarak Türkiye Cumhuriyetini kuran Turancı ittihat ve terakki kadroları, Kürdistan sorunundan temelli kurtulmak için şeytanın bile aklına gelmeyecek bir plan, strateji ve hileyi sergilediler. İngilizlerle işbirliği yaparak Güney Kürdistanı İngilizlere sattılar.  Kürdistan’ın Süleymaniye, Erbil, Kerkük ve Musul şehirlerini ve petrollerini 500.000 İngiliz sterlini karşılığında İngilizlere sattılar.

     Suriye’de kalan Kürt toprakları Fransızların işgalinde idi. Ona hiç dokunmadı. İranda kalan kısım zaten olduğu gibi bırakıldı.

     Sykes Picot Antlaşması( 9 Mayıs 1916) ile(2) batılı emperyal güçler, özellikle İngiliz-Fransız ve Rus üçlüsü, Osmanlı mirasından batının sömürü çarklarına uygun ülkecikler inşa ediyorlardı. Arap ceziresi ve Mezopotamya üç ana bölüme ayrılıyordu. Bağdat-Basra ve Musul ve Hakkâri’nin yüksek sıradağlarına kadarki Kürdistan topraklarından ırak, Şam, Halep ve yukarısından Suriye Kürdistan’ın arta kalan toprakları ve Anadolu topraklarından da Türkiye diye bir devlet oluşturuyordu.(1)Arap ceziresinin aşağı kısmında ise nerde ise her aileye küçük, faşizan-ilkel kabileci bir devletçik düşüyordu.

     Böylece Kürtler hem toprak olarak hem de nüfus olarak darmadağın edildiler. Her parça kendi koşullarında çok ciddi bir imha ve asimilasyona tabi tutuldu. Ve hemen her parçada Kürtlerin isyan, kavga, savaş, toplu katliam, idam, göç, yoksulluk ve sefalet süreçleri başlamış oldu.

     Kürdistan coğrafyası, basit bir cetvelle geri dönülemez bir şekilde 4–5 parçaya bölüştürüldü. Her parça, katı bir cebir ve faşizan bir diktatörlüğün egemen olduğu farklı bir ulus devletin tahakkümüne verildi.

     Bu durum o günki nüfusları 20–30 milyon, bu gün ise 40-50 milyonu bulan Kürtleri bulundukları her yerde çok ciddi bir insanlık dışı muamele ve uygulamalarla karşı karşıya bıraktı.

     Onları bulundukları yerin ulus tortusu diktatör devletçikleriyle sonu gelmez bir savaşın içine sürükledi.

     Bütün bunlar da gösteriyor ki Kürtlerin bu gün yeryüzünde temel insani haklardan dahi mahrum, bölük pörçük, kimliksiz, statüsüz bir yaşama mahkûm oluşlarının asıl müsebbibi Türk faşizan Kemalist devlet aklıdır, dersek bu fanatik ve temelsiz bir Türk düşmanlığı falan olarak değil, tam tersine somut verilere dayalı bir hakikatin ortaya konuluşu olarak okunmalıdır.

     Çünkü Kürdistan coğrafyası bu aklın hışmına uğramayana kadar bütünlüğünü büyük ölçüde Osmanlıya bağlı bir şekilde koruyordu… Yukarıda da vurgulamıştık. Osmanlının yıkılışı Kürtlerin dağılışını doğurdu.

     Peki, Kürdistan toprakları niye bölük pörçük ediliyordu? Buna neden ihtiyaç duyuluyordu?

     Kürtlerin bu kadar perişan bir hale gelişlerinin pek çok nedeni elbette vardır, fakat asıl ve başat rolü Kemalist akıl ve kemaliz oynamıştır. Bu rolü de şunun için oynamıştır:

     Çünkü bu ötekileştirici faşizan zihnin yaptıkları hesap ve analizlere göre Anadolu’da Türk nüfusun çok az olduğunu görüyor. Buna rağmen kendilerince kurgulanan sanal Türkiye cumhuriyeti devletinin sınır ve topraklarının yarısından fazlası hile ve zorbalıkla Kürdistan toprakları üzerinde kuruldu. Ve bu sanal devletin, hile ve zorbalıkların ileride kendilerine büyük sıkıntılar yaşatacağını çok iyi biliyorlardı.

     Bu nedenle Kürdistan’ın hem coğrafya hem de nüfus olarak çok büyük olduğunu.   Ve bu büyüklükte bir nüfus ve toprak bir arada kalırsa, ileride büyük bir devlete dönüşüp başlarına çok büyük belalar açacaklarını, belki de bir gün bu zorba ve sanal devletlerini ortadan kaldırabileceklerini hesapladılar. işte sırf bu ihtimalin bile ileride karşılarına çıkmaması için yukarıda da değinmiştik, dönemin başat emperyal güçleriyle işbirliği yaparak Kürdistan coğrafyasını bir daha bir araya gelmeyecek şekilde küçük parçalara ayırdı.

     Bu nedenle yapılan hesap şu idi. İranda kalan Kürt parçası orada erir, kaybolur. Arapların tahakkümüne giren kesim Araplaşır. Türkiye sınırları içinde kalanlar ise yoğun bir Türkleştirme programı ile Türkleştirilir. Böylece Ortadoğu’daki Kürd, Kürdistan meselesi radikal bir şekilde kökten çözülmüş oluyordu. Kimse bir daha bu kelimeleri ağızlarına almayacaktı.

     (Cengiz Çandar-Mezopotamya Ekspresi- ilgili bölümler. İletişim yay.-2012) dileyen bakabilirler.

     Ve bu hesap çok katı bir şekilde işletildi. Etkisi ve güncelliği hala da devam ediyor Nitekim cumhuriyetin ilanından günümüze değin Kemalist Türkiye devletinin Kürtlere dair gerilim dolu icraatlarının özüne baktığımızda bu gerçek çok somut bir şekilde kendini ele veriyor. Bu gün ilkokul düzeyindeki çocuklar bile Kürtlere yapılanları kavramış haldeler.

     Onun için bu sorunun önünde tarihi kayıt ve engellerden daha çok zihinsel egeller vardır.

     En büyük engel de şudur. Kürtlerin de yeryüzündeki bütün insanlar ve milletler gibi temel haklara sahip olmaları gerekliliğidir.

     Özellikle Türkiye için vurgulamamız gereken temel zihinsel engel şudur. Bu konuda Türkiye yetkililerinin okuyamadığı durum şu galiba. Dünya ve insanlık durmadan gelişip değişiyor. Körfez savaşı ve Arap baharı, orta doğuda geri dönülemez kalıcı bazı sonuçlara yol açıyor.

     Kimi ülkelerin rejimlerini değiştiriyor. Kimilerini yok ediyor. Kimilerinin sınırlarını değiştiriyor. Ve kimilerinin topraklarından yeni ülkeler çıkartıyor bu değişimler.

     Kürtlerin parçalanmış toprakları çok zor ve yavaş da olsa, meşru haklarına doğru ilerliyor. Güney kürdistan bağımsız bir devlet olmaya hazırlanıyor. Suriye krizi sonrası batı kürdistandaki suriye Kürtleri kendi kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar.

     Kürdistanın bu küçük parçaları her gün yeni bir kazanımla ideale doğru ilerlerken siz en büyük parçası,20–25 milyon nüfusu olan kuzey kürdistanı baştan savma bazı hak kırıntılarıyla eski usul bazı yöntemlerle artık yönetemezsiniz.

     Bu nedenle eğer devlet ve hükümet gerçekten de bir Kürt-Türk kardeşliğine inanıyorsa, bu kardeşliği ancak adil ve eşit haklar üzere bina edip inşa edebilir. Türk neye sahipse Kürt de ona sahip kılınarak bu kardeşlik gerçekçi bir zemine oturabilir.

     Şunu belirtmeliyiz ki Türkiye cumhuriyeti kurulduğundan bu yana kürtlerin hiç bir kesimine-.Ne dindarına ne de dinsizine- asla merhametle davranmadı.

     Özellikle asker kafası ve onu besleyen katı bürokratik zihin kürdün bütün hayat damarlarını ve kanallarını tıkadı.

     1940’lara kadar kurşunlanan, toplu katliamlara maruz kalan, kurşunlanan, idam edilen, uzun hapisler yatan, sürgünlere gönderilen Kürtlerin hepsi istisnasız dindar idiler. Şeyh sait ve arkadaşları, Üstad Bediüzzaman saidi kürdi... Cemil paşazadeler, milli aşireti ve diğer aşiretler, meşayix, ağa ve beylerin hepsi dindar idiler. Çok ilginçtir devlet, Kürtlerin bu her iki dini ve milli kahramanları dâhil Kürtlerin pek çok öncüsünün mezar yerlerini bile yakınlarına ve halka göstermiyor. Bu da şu anlama geliyor, devlet kürdün ölüsünden bile korkuyor.

      Bu gün o dindarların silindiği alan ve boşlukta kendilerini dinsiz diye tanımladığı kürtlere aynı muameleyi yapıyor. Oysa kürdistanda gerçek anlamda dinsiz insan milyonda 10 kişi ya var ya da yoktur.

     Bütün bu olup bitenler de gösteriyor ki Kürtlerin dünyası, cumhuriyetten bu yana hep olağan dışı bir algıyla yönetiliyor.

     Bu hengâmede bütün Kürtlerin özellikle, alt tabakadaki Kürtlerin dünyası, ister Ankara-İstanbulun göbeğinde olsun, ister dağ başındaki bir Kürt köyünde olsun, pek çok temel şeyi çok ciddi bir şekilde kaybetti. Huzur, güven-eman, barış ve refah gibi kavramlar anlam kaybına uğrayarak ulaşılamaz hal geldiler. .

     Ülke genel olarak genel olarak büyüyüp gelişirken milyonlarca kürdün dünyası hazin kayıplarla küçülerek geriye doğru gitti. Bu küçülme ve geriye gidiş bin bir ekonomik sıkıntı, ahlaki çöküntü, daha önce hiç yaşanmamış suç türleri ve travmalar olarak kendini günlük yaşamda gösterdi.

     Devlet ve hükümet bu sorunlar yumağını akıl ve vicdan temelli bir yaklaşımla çözmediği sürece bünyede altını oyarak büyüyen bir yara gibi gün geçtikçe daha büyük ve farklı yaralara yol açacaktır.

     Eğer Türkiye’yi konuşuyorsak elimizde bu ülkeye dair sağlam birkaç verimiz var. Onlar da şunlardır:

     Bu ülkede yaşamlarını sürdüren ve nüfusu 20 ile 25 milyon civarında olan kendilerini Kürt olarak kabul eden ap ayrı bir millet var.

     Bu millet ayrı bir dili konuşuyor. Bu millet, yaşamını, ölümünü, inandığı Allahı, peygamberi, kitabı, şeriatı, fıkhı, tefsiri, siyeri, hukuku, felsefeyi, edebiyatı, tarihi , ,Dağını, taşını, ovasını; Denizini, gölünü, çölünü, yer ve gökyüzünü, camisini, cem evini, klisesini, havrasını, Abdestini, namazını, ibadetlerinin bütün tanım ve ritüellerini… Kısacası yaşamının bütün araç ve gereçlerini, bütün evrelerini kendi ana dili ile tanımlayıp yapıp şekillendirmiştir. Bu milletin % 95"i kendini Müslüman olarak tanımlıyor. Kendisini yaratan Rabbini bile kendi dili ile tanımlamıştır.

     (Devam edecek)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum