1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Matematik, geometri, astronomi ve müzik!
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Matematik, geometri, astronomi ve müzik!

A+A-

dunyabulteni


Belli başlı kadim irfan havzalarında matematik, geometri, astronomi ve müziğin temel bilgi disiplinleri arasında yer alması boşuna değildir. Çin, Hint, Mısır ve İslam bunlara beşinci ilim olarak tıbbı da ilave etmişlerdir. Tıp, dört temel bilgi disiplinini tamamlar nitelikte insanın kemalini sağlayan engelleri ortadan kaldıran ve kolaylaştıran disiplindir. Geleneksel tıp ne ömrü uzatmak ister ne ölümü yenme gibi sapkınca hedeflere yönelir. Matematik, geometri, astoronomi ve müzik hangi maksada hizmet ediyorsa, tıp da aynı maksada hizmet eder.

Sonraları asli maksadı dışında kullanılan matematik, “Bir” ile “çokluk” arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir bilgi yoludur. Allah birdir ve O’nun dışında alemde her ne varsa kesret (çokluk) söz konusudur. Bitkilerin cansızlarla, hayvanların bitki dünyasıyla, bitkilerin ve hayvanların insanla ilişkilerinde gözlendiği gibi varlık aleminde çok sayıda nesne ve bu nesnelerin birbirleriyle olan zorunlu ilişkileri var. Bunlar da uzaydaki varlıklarla ilişki içindedirler. Alem’in kapsamını ne idrak edebiliriz ne tahmin edebiliriz. “Allah’ın onsekiz bin alemi” vardır, her bir alem kendi içinde binlerce ve milyonlarca alemi almaktadır. Kelebek etkisini sadece küre ölçeğinde değil, alemler düzeyinde düşünebiliriz. Ancak bütün çokluk alemi teke, yani Allah’a irca edilir. Bir Yaratıcı ve O’nun yarattığı varlık alemi vardır. Alemlerin tümü çokluktan meydana gelmişlerdir. Alemlerin niteliği her ne ise odur, ancak Allah ile alemler arasında mahiyet birliği de düşünlemez. Bu İslam inancının değişmez sabitesidir. İbn Arabi ve İbn Teymiye iki aşırı ucu temsil etseler de “Halık halıktır, mahluk da mahluktur” hakikatinde ittifak ederler.

Tevhitte tenzih bu demektir; Allah’ı tenzih ettiğimiz zaman, O’nu yarattığı hiçbir varlıkla mukayese etmeme, O’na bir şeye benzetmeme anlamında tenzih ediyor, böylelikle O’nu yüceltiyoruz. Bu çerçevedeki tenzih, tevhidin esaslı unsurlarından birisidir. Allah ile alem arasında ayniyet kuran Vahdet-i mevcutçular (panteistler) dışında, bazılarına göre varlık alemi Tanrının bir yansımasıdır, ikisi arasında mahiyet birliği söz konusudur. Sudur nazariyesini savunanların içinde önemli filozoflarınisimlerine rastlamak mümkün. Nazariyeyi şöyle anlatmak mümkün: Bir el fenerini düşünelim: El fenerini yaktığımızda bir anda etrafa ışık yayılır, işte Tanrı –haşa- el feneri gibidir, düğmeye bastı ışık yansıdı ve bir anda varlık taşmış oldu. Sudur nazariyesi esası itibariyle bu teoriye dayanır. Tanrı el feneri gibiydi, nuru yansıdı, varlık taştı. Bu teoriye göre Tanrıyla varlık arasında mahiyet birliği vardır. Şu veya bu, çokluğun ilimle olan ilişkisini öğrenmek için matematik bilmemiz gerekmektedir.  

Çokluk alemindeki nesneler,  varlık dünyası  içerisinde belli bir konuma sahiptirler (mevakı’); her bir nesnenin bir konumu ve hareketi onun mevakı’dır. Bütün varlık Allah’ı tespih eder ve yüceltir; hepsi O’na aşıktır, bütün nesneler O’na tutkundur, varlıklar daimi ilişki içindedirler. Meşşailere bakılırsa Kur’an’da buna telmihte bulunan bir ayet tespit etmek mümkün: “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (24/Nur, 35.) Göklerin ve yerin nuru olmak, hayat kaynağı olmak demektir. Allah olmasaydı hiçbir şey mümkün olmazdı. Varlıkların tamamı objeler, nesneler O’na doğru yönelir, O’nun etrafında döner ve O’nu yüceltirler. Nasıl melekler semada Beyt-i Ma’mur’un, insanlar yeryüzünde Ka’be’nin etrafında dönerek Rablerini yüceltiyorlarsa, varlıklar da öyle Bir’i yüceltirler, O’nu teyid ederler. Bu onların iç itimidir. Bunu da belli ritüeller ve hareketler içinde yaparlar. İşte bizim bu hareketleri öğrenebilmemiz için “geometri” bilmemiz gerekir. Tabii bütün bunlar bir uzay boşluğunda cereyan eder ve birbiriyle ilişkileri vardır. Bu ilişkilerin mahiyetini bilebilmek ancak “astronomi” bilmekle mümkündür. Varlıklar döner ve hareket ederlerken -İslami terimlerle ifade etmek icap ederse, ibadet ederlerken-, sesler çıkarırlar; işte bu sesleri yakalayabilmemiz için de “müzik” bilmemiz gerekmektedir.  

Kudemadan bazıları ilk müzik aletini bir İranlının bulduğunu söyler. Bu adam çok yüksek bir dağın tepesine çıkıp başını, yüzünü bağladı. Sadece gözlerini ve kulaklarını açıkta bıraktı. Üç ay boyunca dağ başından inmeden feleklerin seslerini yakalamaya çalıştı. Sonra Allah’ın yardımıyla yıldızların yörüngelerinde dönerken çıkardıkları sesleri yakalayabildi. Kulağıyla tespit ettiği bu sesleri bir alete döktü. Kanun, gökyüzündeki gezegenlerin, varlıkların bağlı olduğu yasaların müzikle ifade edilmesidir. Bundan dolayı bu enstrümana “kanun” demişlerdir. Her bir feleğin çıkardığı ses onun Yaratıcı’sının zikri ve teşbihidir. Sonraları her güzel şeyi berbat ettikleri gibi krallar bu müzik aletini eğlence meclislerinde kullanarak asıl amacından dışarı çıkarıp yozlaştırdılar. Hasılı müziğin ilk olarak ortaya çıkmasında rol oynayan temel faktör bu olmuştur.

Şanı yüce Allah, varlığa “Ol (Kün)!” dedi. Emir yerine geldi. Oluyor (fe yekun). Oluyor demek, artık oluş başladı  demektir. İbni Arabi ilk yaratılanın kalem olduğunu (el aklu evvel) söyler. Kalem, el’an yazmaya devam etmektedir. Dolayısıyla Allah, ol dedikten sonra kenara çekilmiş değildir. O, Yunan tanrı tasavvurunda gözlendiği üzere yüksek bir tepeye kurulup da dünyayı ve insanları seyretmez. Yunan felsefesiyle aramızdaki temel ayrılık noktalarından biri budur. Yunanlılara göre varlık, potansiyel halde ve durgun bir vaziyette iken, Tanrı varlığa şöyle bir el atmış ve ilk hareketi yaptırmıştır. Bundan dolayı Aristo, Tanrıya “el muharrik’ul evvel (ilk hareket ettiren)” der. Tanrı bu ilk hareketi yapmış ve geri çekilmiştir. Tevhid inancında ise kendinde varlık yoktur; Allah onu yarattı, yarattıktan sonra da geri çekilmedi; el-an varlık üzerindeki ilmi, iradesi ve kudreti devam etmektedir: “O, her gün bir iştedir.” (55/Rahman, 29.) Yaratılış bitmedi, sona ermedi, devam ediyor. Eğer Allah varlığı bir defa yaratıp bıraktıysa, onunla ilgilenmiyor, kendi haline bırakıyor demektir. Yunan felsefesinde ve modern tasavvurdaTanrı varlığa müdahil değildir.

Biz Allah’ın varlığa, hayata ve tarihe müdahale ettiğine inanıyoruz; müminler duaları ve salih amelleriyle Allah’ın müdahalesini celbedebilirler. Salih amelde bulunmak, ilahi sünnetlerin gereklerini yerine getirmek demektir, salih amel ile dua bir araya geldiğinde ilahi iradenin müdahalesi celbedilebilir. Bu böyle olmasaydı, Allah bizi duaya davet etmez, salih ameli imanla bir arada zikretmezdi.

İlk hakiki ve asli maksatlarını zikrettiğimiz dört veya beş temel bilgi disiplini he hem varoluşsal, hem dünyanın imarında pratik hikmet ve fonksiyonları vardır. Müslümanlar ne bu bilgileri varoluşsal maksatları doğrultusunda tasavvur edip hikmete sahip olabiliyorlar, ne de dünya hayatlarının imarında doğru dürüst kullanabiliyorlar.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.