1. YAZARLAR

  2. Etyen Mahçupyan

  3. Mahkemenin zihniyeti (3)
Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Akşam Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Mahkemenin zihniyeti (3)

A+A-

Kamu hizmetlerinden ve yüksek öğrenimden eşit bir biçimde yararlanmanın tüm vatandaşlar için bir hak olduğunu tekrarlayan anayasa değişikliklerini iptal eden Anayasa Mahkemesi’nin akıl yürütme biçimi, Türkiye’deki rejimin de adını koyuyor. Bizzat yüksek mahkemenin gerekçesinden anlaşılıyor ki, ‘cumhuriyet’ dediğimiz rejim gerçekte meşruiyetini darbeden alan bir düzen. Yargının kendisini bağlı hissettiği ‘hukuk’ da aslında darbecilerin tercihlerinin oluşturduğu yasal çerçeveden ibaret.

Böyle bir yargı mekanizmasının aldığı her karar ister istemez darbeyi ve darbeciyi ideolojik olarak meşrulaştırma gayreti içinde olacaktır. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının gerekçesi de, darbe hukukunu ‘evrenselleştirmeye’ çalışmakta...

Metnin ‘laiklik’ ile ilgili bölümünde şöyle deniyor: “(1)Laiklik ilkesi düşünsel temellerini Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma dönemlerinden alır. Çağdaş demokrasilerin ortak değeri olan bu ilkeye göre, siyasal ve hukuksal yapı, dogmalardan arındırılarak akılcılığı ve bilimsel yöntemleri esas alan katılımcı demokratik süreçlerin ürünü olan ulusal tercihlere dayanır. (2)Bireylerin anayasal özgürlüklerinden inanç, din, mezhep veya felsefi tutum nedeniyle ayrımsız yararlandığı, akılcılığı esas alan bir süreç olan aydınlanma koşullarının sergilendiği toplumlarda laik ve demokratik değerler özümsenir, siyasal, sosyal ve kültürel yaşam da buna bağlı olarak evrensel değerlerin egemen olduğu çağdaş bir görünüm kazanır. (3)Bireylerin özgür vicdani tercihlerine dayanan ve sosyal bir kurum olan dinler, siyasal yapıya egemen olmaya başladıkları ve ulusal irade yerine siyasal yapının hukuksal kurallarının meşruiyet temelini oluşturdukları anda toplumsal ve siyasal barışın korunması olanaksızlaşır.” (Rakamları kolaylık amacıyla ben ekledim...)

Birinci önerme bu konudaki klasik kemalist sığlığı yinelemekte... Her şeyden önce, laiklik kavramının Avrupa’nın kendine özgü tarihinin içinde şekillenmesi o zaman bile tek tip bir laikliğin olduğunu göstermez. Nitekim diğer ülkelerin uygulamada getirdikleri anlayış özelliklerini bir yana koysak bile, Fransız ve İngiliz örnekleri yeterince farklı laiklik algılarının olduğunu gösteriyor. Öte yandan günümüzdeki laikliğin tarihsel bir belirlenme altında olduğunu söylemek de zor, çünkü bugün her toplum artık olası bir laiklik yelpazesinin içinden zihniyetine göre tercihte bulunuyor. Dolayısıyla Mahkeme’nin sandığı üzere ‘laiklik’ diye herkesin kabullendiği bir evrensel gerçeklik yok... Yani Türkiye’deki laiklik, tamamen Türkiye’nin tercihi. Öte yandan eğer laiklik ilkesine göre siyasal ve hukuksal yapı “akılcılığı ve bilimsel yöntemleri esas alan katılımcı demokratik süreçlerin ürünü olan ulusal tercihlere” dayanmakta ise, bu tam da Türkiye’de olan şey! Çünkü söz konusu anayasa değişiklikleri ulusal iradeyi taşımakta olan Meclis tarafından önerildi ve Meclis de ‘bilimsel yöntemleri esas alan katılımcı demokratik süreçlerin’ sonucu olarak oluştu.

İkinci önerme Mahkeme’nin içine düşmüş olduğu bu çelişkinin nasıl bir mantıksızlık yarattığını açıkça ortaya koyuyor... Söylendiğine göre eğer anayasal özgürlüklerden ayrımsız yararlanılırsa, laik ve demokratik değerler özümsenir ve nihayette “çağdaş bir görünüm” kazanılırmış. Çağdaş görünümün laik ve demokratik değerlerin ölçüsü olarak sunulmasının ardındaki yüzeyselliği bir yana bırakalım... Düşünün ki burada amaç görünümün çağdaş olmadığından hareketle, düzenin de laik olmadığını kanıtlamak. Ne var ki laik olabilmek, yine Mahkeme’ye göre, ancak anayasal özgürlüklerden “ayrımsız” yararlanılırsa mümkün... Gerçekten de öyle! Nitekim başörtülü kadınlar bu özgürlüklerden yararlanmadıkları için Türkiye laik değil! Bunun da sorumlusu Meclis değil, ayrımcılığın bizzat sorumlusu olan darbe rejimi ve darbe hukuku.

Üçüncü önerme ise dinlerin siyasal yapının hukuksal kurallarını koymaya başladığı takdirde toplumsal barışın korunmasının zorlaşacağını söylüyor. Bu genellemenin altında dindarların inanç özgürlüğü ve eşitlik talebinin ‘din devletini’ ima ettiği ve bunun ‘doğal’ olarak ulusal iradeye karşı olduğu kabulü var. Oysa söz konusu anayasa değişiklikleri ulusal iradeye uygun olarak Meclis’te tasarlanmıştı ve üstelik de laikliği dinselleştiren bir rejim nedeniyle mağdur olan bir kesimin diğerleri ile eşit koşullara gelmesini hedefliyordu...

Gerekçenin laiklik üzerinden darbe hukukunu ‘evrenselleştirerek’ meşrulaştırma gayreti ne yazık ki mantıksal tutarlılığa bile sahip olmayan bir akıl yürütme ile sonuçlanmış. Öyle ki Mahkeme Türkiye’nin laik olmadığını, iki anayasa maddesindeki değişimde ima edilen eşitlik talebinin ise ulusal iradeyi yansıttığını ve bunun da temelinde rejimin ayrımcılığının yattığını bir paragrafta bir güzel kanıtlamış...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.