1. YAZARLAR

  2. Cengiz ÇANDAR

  3. Lice sonrasını doğru okumak...
Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR
Yazarın Tüm Yazıları >

Lice sonrasını doğru okumak...

A+A-

Öcalan ile Kandil arasında, üslup farkı gayet net biçimde var ise de temelde 'çelişki' yok. Olamaz da.

Musul’un el-Kaide’nin bir türevi (IŞİD) tarafından ele geçirildiği akla gelebilir miydi? Dün oldu. Önü alınmadığı takdirde, bütün bölge ve Türkiye etkilenecek. IŞİD’in Bağdat’ın 60 kilometre yakınındaki Felluce’yi ocak ayından beri elinde bulundurduğunu unutmayalım ve önümüzdeki günlerde gözümüzü bölgemizden ayırmayalım. Türkiye gündeminin ana eksenini Lice oluştursa da... 

Lice’deki kanlı çatışma sonrasını, PKK’nın yayın organı sayılan Fırat Haber Ajansı’ndan da dikkatle izledim. 

Önceki güne ilişkin 'kronolojik' bilgiler; ANF’nin ana sayfasında görüldüğü haliyle: 

'11:26 HDP heyeti Öcalan ile görüşmek için İmralı’ya gitti 
11:33 PKK: Artık üç kişilik İmralı ziyaretleri yeterli değil -FLASH 14:56 KCK: Adımlar görülene kadar direniş yükseltilmeli 
18:04 HDP heyeti Öcalan ile görüştü - SON DAKİKA 19:50 Öcalan’dan Baran ve Akdemir için başsağlığı mesajı 
20:02 Öcalan: Süreç şeffaf ve yasal bir şekilde yürümeli 
- YENİLENDİ-I' 

PKK Yürütme Kurulu bildirisinin şu satırları üzerinde özellikle durulmaya değer nitelikteydi: 
"HDP heyetinin Lice katliamı ardından İmralı’ya gidişi elbette önemli ve anlamlıdır; fakat bazı boyalı basın çevrelerinin yansıtmaya çalıştığı gibi, Lice’deki benzer katliamları önleyecek yer, İmralı ve Önder Abdullah Öcalan değildir. Gerçek saptırılmamalı, hiç kimse İmralı’dan gerçekleşmeyecek beklenti içine sokulmamalıdır. Lice katliamını yaratan Önder Abdullah Öcalan değildir ki, benzer katliamları onlar durdursunlar. Katliamı yapan güç, yani AKP hükümeti ile onun savaşçı kontra birlikleri ortadadır." 

Bu açıklamanın üzerinden –ki yapıldığı sırada HDP heyeti Marmara Denizi’nde İmralı’ya doğru yol alıyordu- üç buçuk saat ancak geçmişti ki bu kez KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı’ndan bir açıklama geldi. Tam, HDP heyetinin Öcalan ile İmralı görüşmesi sürerken. Şu bölümü dikkat çekici: 

"AKP hükümeti tam bir psikolojik savaş hükümetidir. Türkiye’nin çözüm bekleyen bütün sorunlarına yönelik bir psikolojik harekât yürütmektedir. Her konuda çalıştaylar yapmış, sözler vermiş ama ciddi hiçbir adım atmayarak demokratikleşme bekleyen tüm sorunları çözümsüz bırakmıştır. Bu açıdan AKP’nin psikolojik savaş amaçlı çalıştaylar ve demeçlerle böyle bir politika yürütmesine fırsat verilmemeli. Önder Apo’nun özgürlüğü ve Kürt sorununun çözümü sağlanana kadar mücadele kesintisiz sürdürülmelidir..."

Her iki açıklamanın, HDP heyetinin Abdullah Öcalan’dan getireceği mesajı beklemeden ve böyle bir üslupla yayımlanmış olması, elbette, manidardır. 

Bütün bunlardan ne anlamalıyız? Öcalan ile örgütü PKK yani 'Kandil' arasında, AKP sözcülerinin öne sürdüğü cinsten bir 'makas açılması', bir 'ayrılık', 'Öcalan’ın boşa çıkarılması' mı söz konusudur? İmralı’da çözüm sürecinden yana 'ılımlı' bir Öcalan’dan ve çözüm sürecine nokta koymaktan yana 'şahin' bir Kandil’den söz edebilir miyiz? 

Bu cinsten hesaplar, 1999’da Öcalan’ın İmralı serüveninin başlamasından bu yana boş çıktı. Bu 'analiz' üzerine inşa edilecek yaklaşımların da eninde sonunda toslayacağı besbelli. 

Bu yaklaşımı çok uzun zamandır benimsemiş olan Yalçın Akdoğan dünkü yazısında "Kandil’deki savaş baronlarına paralel olarak BDP’deki şahin siyasetçiler tahrik edici açıklamalara hız verdiler. HDP projesi zamanla sürecin aleyhine bir siyasi tavır üretti. Lice olayları ve bayrak ihaneti, Öcalan’ın ‘provokasyona gelmeyin’ çağrısını çöpe atmaktan başka anlam taşımaz" gibisinden satırlara yer verdi. 

Bu kafa ile Kandil’i, BDP’yi, HDP’yi, yani Kürt siyasi hareketinin çok büyük bölümünü karşısına alacak ve sorunu çözecek. Olacak iş mi? Oysa, Pervin Buldan, Abdullah Öcalan görüşmesini ayrıntılı biçimde ANF’ye anlattı, dün yayımlandı. Öcalan, AKP’ye Lice ve kalekollar üzerinden ağır eleştirilerde bulunuyor. 'Önderlik' ile Kandil’i bölmeye, ayırmaya kalkışmak vakit kaybı. 

Kürt siyasetinde işlerin nasıl yürüdüğünü ve niye öyle yürüdüğünü anlamak isteyenler, Arzu Yılmaz’ın 7 Haziran’da Diken’de yayımlanan 'Usta’ ve ‘Önderlik’ başlıklı yazısını okumalılar. Radikal 2 okurlarının yakından tanıdığı bir imza olan Arzu Yılmaz, AKP’lilerin 'Usta' üzerinden biata dayalı önderlik algılamaları ile Kürt siyasetinin ve kitlelerin Abdullah Öcalan’da ifadesini bulan 'Önderlik' anlayışı arasındaki derin ve çarpıcı farkları izah ediyor. İşte o yazıdan bir bölüm: 

"... Bugün PKK’yı klasik anlamda bir siyasi parti ya da silahlı örgüt olarak tarif etmek yetmez. PKK, son tahlilde Kürdistanî bir koalisyon gücüdür. ‘Önderlik’ de bu koalisyon gücü içinde değeri kutsal ama Öcalan’ın da sık sık vurguladığı gibi fonksiyonu sınırlı bir bileşene işaret eder. İslam’ın biat kültüründen beslenen AKP anlayışında bir iradenin temsil edilmesiyle, bir iradeye teslim olmak arasında fark gözetilmez... Kürt siyasi hareketinde ise bir halkın iradesini tek bir lideri teslim eden anlayış çok gerilerde kalır. Bugün ‘İrademiz Öcalan’dır’ açıklamaları bir teslimiyeti değil, bir temsiliyet yetkisini işaret eder. 

Bu temsiliyet yetkisi, ‘Önderlik’in KCK içindeki yeriyle uyumlu ve sınırlı. ‘Önderlik’in kitle için kutsal sayılan değeri ise en fazla bu sınırlar içinde alınan kararların çabuk ve yaygın bir şekilde uygulanmasında kolaylaştırıcı etki yapar..." 

Budur. Kaldı ki Öcalan da son açıklamasında 'her iki taraf'a 'provokasyondan kaçınma' çağrısı yapıyor. Ayrıca, PKK ve KCK açıklamalarında, dikkatle okunduğu takdirde Türkiye’de 'silahlı mücadeleye geri dönmek' sonucunu çıkarmayı gerektirecek bir şey yok. Bu bakımdan, Öcalan ile Kandil arasında, üslup farkı gayet net biçimde var ise de temelde 'çelişki' yok. 

Olamaz da. Ne Kandil ve KCK Abdullah Öcalan’ı ne de Öcalan örgütünü terk edebilir. Bu bakımdan, 21 Mart 2013’teki Newroz konuşmasında deklare edilen 'silahlı mücadeleye son' kararı geçerliliğini koruyor. 

Ancak, Kürtler için Türkiye toprakları içinde "Silahlı mücadelenin gereği kalmamıştır" hükmü, "Kürtlerin artık hakları için mücadele etmelerine gerek kalmamıştır" ile elbette ki eşanlamlı değil. 

Peki, eşanlamlı kullanılan 'Barış Süreci' ve 'Çözüm Süreci', Lice’yle birlikte son mu bulacak. 

Niye bulsun? Zaten, aslında ortada bir 'Çözüm Süreci'nden ziyade bir 'çatışmasızlık hali' var. O da ancak ya AKP iktidarının ya da Öcalan’ın kararıyla sona erebilir. Öcalan, 1999’da 'silahlı mücadele'ye son vermişti, 1 Haziran 2004’te onun kararı ile yeniden başladı. Daha sonra, uzun süren 'çatışmasızlık' haline ise 12 Temmuz 2011’de 'Silvan bahanesi' ve 'PKK’nın görüşme masasını devirdiği' gerekçesi ile 'devlet' ya da AKP iktidarı son vermişti. 

Abdullah Öcalan’ın önceki günkü açıklaması 'çatışmasızlık durumu'na 'mutlak saygı gösterilmeli' çağrısı. 'Çatışmasızlık' durumunun sona ermesinde, Musul’un IŞİD tarafından ele geçirildiği, 'Güney'de ve de 'Batı'da yani 'Rojava'da askeri-siyasi dengelerin değişebileceği bir ortamda, şu günlerde Kürt tarafının hiçbir çıkarı yok. 

Cumhurbaşkanlığı seçimleri arefesindeki AKP iktidarının da olmaması gerekir. 

Musul’daki yeni durum, Irak ve Suriye’deki gelişmeler ve Türkiye’deki Kürt sorununa yansımaları üzerinde durmaya önümüzdeki yazılarımızda devam edeceğiz.

Önceki ve Sonraki Yazılar