1. YAZARLAR

  2. Ali BAYRAMOĞLU

  3. Kuvvet virüsü…
Ali BAYRAMOĞLU

Ali BAYRAMOĞLU

Yenişafak
Yazarın Tüm Yazıları >

Kuvvet virüsü…

A+A-

Siyasetin ana eksenini çatışma oluşturunca, güç merkezli tahlil, tavır ve beklentiler öne çıkar. “Devlet”, “siyaset”in önüne geçer; iç sorunlar, iç dinamikler ikinci plana düşer. Devlete endeksli siyaset algısı doğallaşmaya başlar. Toplumdaki görüşler kutuplaşır, kutuplar homojenleşir.

Hele bir de Türkiye gibi, toplum, siyaset ve özgürlükler alanının her şeye rağmen hâlâ sınırlı olduğu bir toplumda bu tablo daha da koyulaşır...

Koyulaşınca da tüm sorunlar unutulur.

Herkesin figüran olacağı bir güç oyunu yaratılır.

Sıcak toplumsal sorunlar, özgürlük, demokrasi, laiklik, vatandaşlık, yoksulluk sorunları bile bu güç arayışına kilitlenir; beteri alabildiğince bu sorunlar, durumlar, aktörler CHP-çarşaf ilişkisi komedyasında olduğu gibi “sil baştan” ele alınıp tanımlanmaya çalışılır.

Zira “fayda kartları” yeniden karılır.

Siyasi partilerden gazetelere, yazarlardan devlet birimlerine kişilerin ve kurumların çıkarlarından hareketle aldıkları pozisyonlar ile yaptıkları güç analizleri, attıkları demokrasi çığlıkları birbirine karışır.

Bazı istisnalar dışında, taraflar tüm farklılıklarına rağmen “güce” endeksli “kimlik ya da millet çıkarı”nı ortak dil kılarlar.

Gerek siyaseti gerek zihniyeti açısından yaşadığı ağır bunalımları “kuvvet mikrobu”ndan, yani güç üzerinden “milli ya da ferdi fayda arama virüsü”nden kapan bu ülke için, karşı karşıya bulunduğumuz kutuplaşma koşulları yine yapacağını yapıyor.

Tepkisel bir siyaset algısı öne çıkıyor.

Bu tepkisellik bir yandan siyaset dışılığın, ulusalcılığın her türünü, her tonunu besliyor…

Öte yandan iç siyasette siyasi parti söylemlerinin meşruiyetine ilişkin çatışmalar, yine tepki merkezli faydadan hareketle şekillenecek, yeknesak bir tutuma mahkum olacak bir saflaşmaya işaret ediyor…

İki tür tepkisellik, iki tür faydacılık, iki tür çatışma ekseni üst üste oturunca, ortaya çıkacak genel tabloyu tahmin etmek zor olmasa gerekir…

Kanımız odur ki, bu durumun seçmen ittifaklarında, asker-sivil, devlet-siyaset, devlet-toplum ilişkilerindeki faturası köklü olacaktır.

Aynı manzaranın “ataerkil” zihniyeti beslemesi de keza öyle.

Zira ister milliyetçi kültür olsun, ister devletçi; kendisini içeriden dönüştürerek üretemeyen bir yapı, dış girdilerle kendisini yırtarak, parçalara bölerek olduğu gibi üretir.

Ve bu koşullarda hem siyasal alanda hem toplumsal alanda “özgürlükler zemininin biraz daha kayması” kaçınılmaz olur.

Demokratik reflekse sahip toplumlar bu tür tahribatları siyasetiyle, aydınıyla, kurumlarıyla en aza indirir.

Türkiye ise bu korunmanın araç ve mekanizmalarından tümüyle uzak duruyor, hatta hedef kılınan bu araç ve mekanizmalar oluyor.

Yakında faaliyete geçecek bir basın grubunun kaptanlığına soyunan Fatih Altaylı, Haber Türk sitesindeki köşesindeki şu sözleriyle bu vahim durumu bakın nasıl resmediyor:

“Bir hanımefendi Türk ordusuna verip veriştiriyor. Entel dantel camiada giderek referans haline gelen ordu düşmanlığını seslendiren sıradanlardan biri. O gün o programa katılanlardan olsaydım, Türk ordusuna saldıran hanımefendiye tek bir soru sormak isterdim. 'Hanımefendi o ordu aslında neyi koruyor biliyor musunuz?' Ne yanıt vereceğini bilmiyorum. Büyük ihtimalle demokrasiden, ordunun siyasete müdahalesinden, Güneydoğu'dan falan söz ederdi. Bense ona çok kısa bir yanıt verirdim. 'Hanımefendi belki farkındasınız, belki değilsiniz ama o ordu sizin bacak aranızı da koruyor'…"

Simgesellik aşikar…

Türkiye Mart ayına bu havayla, bu düzeyle ilerliyor…

Ve bunda herkesin, her siyasi aktörün, her siyasi partinin payı bulunuyor…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.