1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. Kürtlerin bitmeyen dramı
Kürtlerin bitmeyen dramı

Kürtlerin bitmeyen dramı

A+A-

Leyla Çiftçi önce çocukluğunda dedesinden duyduğu 1830’lı yıllarda çıkan ve bölgeye yayılan Garzan İsyanı’nı şöyle anlatıyor: “1830’larda ailemin evleri yakılıyor ve orada yeniden ev kurmalarına izin verilmiyor. Benim ailem de Lice’nin Hıseynigê Köyü’ne bağlı Serêbirê Mezrası’ndan göçertiliyor. Ancak topraklarından kopamıyorlar ve mezralarını terk edip köye yerleşiyorlar.”

1870’lerde çıkan Osmanlı-Rus Savaşı’nda çok sayıda akrabası zorla savaşa götürülür ve bir daha kendilerinden haber alınamaz. Uğradığı felaketlerin yarasını henüz saramayan Çiftçi ailesi, 1925 başlayan Şeyh Said isyanı ile yeniden yakılma, yıkım, talan ve ölümlerle yüz yüze kalır. O dönem henüz 9-10 yaşında olan Leyla Çiftçi’nin babası kızını alır evlerinin yıkıntıları üzerine götürür ve yaşananları ona anlatır: “İsyanın çıkışıyla birlikte devlet isyancıları aramaya başladı. Köyleri talan ediyorlar, direnenleri öldürüyorlardı. Yakılmadan birkaç gün önce çeteler evimizi bastı. Beni kardeşlerimi ve annemi içeri koyarak işkenceden geçirdiler. Ardından ahırda bulunan 200’e yakın küçük ve büyük baş hayvanlarımızı ve bal kovanlarımızı alıp götürdüler. Sadece bizim değil, tüm civar köyler aynı talana uğradı. Birkaç gün sonra askerler köyü bastı. Annem, beni ve erkek kardeşimi ormana gönderdi. Askerler bize ateş etmelerine rağmen kendimizi ormanlık alanda gizlemeyi başardık.”

İşkenceyle geçen günler

Elleri bağlanarak götürülenlerin arasında olan Lelya Çiftçi’nin halası Maşala, babasının kaldığı yerden anlatımlara devam ediyor: “Hıseynigê’den topladıkları çoluk çocuğu, genç-yaşlıyı hepimizi Bingöl’ün Genç İlçesi’ne kadar döve döve yürüterek götürürler. Erkekleri, çocukları ve kadınları birbirine bağlayarak götürdüler. Böylelikle yürüyemeyenleri de sürükleyerek de olsa yürütüyorlardı. Genç İlçesi’ne vardığımızda civar köylerden toplatılan çok sayıda kişiyle karşılaştık. Buradan da aç, susuz bir şekilde bizi yürüterek Diyarbakır’a götürdüler. Saraykapı Cezaevi’nin bulunduğu yerde toplatıldık. Orada topladıkları insanları cezaevi avlusu ve civarda bulunan hanların avlularına koyarak dövüyorlardı. Biz cezaevi avlusunda kaldık. Burada tutulanların günleri aç perişan bir şekilde ve her anı işkenceyle geçiyor. Parası olanlar askerlere fazlasıyla para vererek bir lokma yiyecek bulabiliyor, parası olmayan 10 güne yakın bir süre aç kalıyor.“

Şeyh Said ve arkadaşlarının idamından sonra köylüler serbest bırakılıyor. Sonbaharda köylerine geri dönenler yakılmış, yıkılmış evleriyle karşılaşıyor. Önleri kış olduğu için yeniden ev yapmaya fırsatı olmayan Çiftçi ailesi, o dönem geçici bir süreliğine Lice’deki yakınlarının yanına sığınıyor. Kışı Lice’de geçirirler ve baharın gelmesiyle birlikte köylerine dönüyorlar. 1926’nın sonbaharında tekrar köy yakma kararı çıkınca, köylüler yeniden yerlerinden göçertileceği korkusunu yaşar. Ancak isyan Sason taraflarında yoğunlaşır ve bu defa oradaki köyler yakılır. O dönem Çiftçi ailesinin birçok ferdi isyana katılıyor ve yakılma olaylarında birçok akrabası öldürülüyor.

Dersim İsyanı’na gidenler dönmedi

1937’de Dersim İsyanı’nın başlamasıyla birlikte köyün ileri gelenleri toplanıp 20 gencini Seyit Rıza’ın imdadına gönderir. Giden 20 gençten bir daha haber alınamaz. Ve köy içerisinde ne zaman bu konu açılsa, büyükler tarafından zorla kapatılır ve ‘gittiler’ denilir. Annesinin iki yıkıma tanıklık ettiğini anlatıyor Leyla Çiftçi. Kurtuluş savaşına çok sayıda akrabaları gidiyor ancak dönen olmuyor seferden. Leyla Çiftçi nenesinin cepheye götürülen iki kardeşine yaktığı ağıtı şöyle söylüyor:

Sibê ezê rabim,
Elî yê bira yê xwe ji herba Hesenqelê rakim,
Tahar ê birayê xwe ji herba Çaneqelê rakim,
ezê avê li dest û riyê wan kim...

90’lı yıllarda köy tekrar yakılır

1990’lı yıllarda yeniden yakılma ve göç kapılarına dayanır. O dönem yine Lice civarında bulunan tüm köyler devlet eliyle yakılır. Ardından da Lice ateşe verilir. İlkbaharda herkesin ekinlerini toprağa attığı bir dönemde, bir gün öğle vakti askerler köye gelir. Köylüleri köyün meydanına toplayarak evleri ateşe verirler. Evlerin tamamen yakıldığını görünce çekip giderler. “Daha önce yakılan köylerde, kadın ve erkeklerin çırılçıplak soyulduğunu duymuşlardı köylüler. O yüzden korkuyorlardı kimse ‘neden yakıyorsunuz’ diyemedi” diyor Leyla Çiftçi.

O dönemde ölen akarbalarının olduğunu belirten Çiftçi, “kimi bağda kafasına sıkılan tek kurşunla öldürülmüş, kimi helikopterden atılarak öldürülmüştü” diye konuştu.

Yakılma haberini duyan Amed’deki köylüler, hemen çok sayıda boş kamyon köye gönderip çocuk, kadın ve arta kalan birkaç parça eşyaları yükleyip getirdiler. Köylüler, ortalık biraz sakinleşince tekrar köyüne döner ektikleri ekinleri toplamak için. Herkes evinin yanmamış küçük bölmesine yerleşir evi tamamen yananlar ise çadır kurar. Ama köylülerin döndüğünü duyan devlet tekrardan gelip kalan bölmeleri de yakar. O gün, köylülerin çoğu yalın ayak köyden kaçmak zorunda kalır. Yaşanan onca felekatte kimileri yanan evine yanarken Leyla Çiftçi, cezaevi kapıları ardına ve dağların doruğuna gönderdiği oğullarının acısından olsa gerek “gözüme gelmiyordu yanan evimin külleri” diyor.

AMED - YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.