1. YAZARLAR

  2. M. Şakirê Koçer

  3. Kürtler De Allah'ın Ayetlerinden Bir Ayettir
M. Şakirê Koçer

M. Şakirê Koçer

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürtler De Allah'ın Ayetlerinden Bir Ayettir

A+A-

Ayetler; yeryüzü, gökyüzü, yeryüzünde bulunanlar, gökyüzünde bulunanlar, yeryüzü ve gökyüzü arasında bulunanlar, güneş, yıldızlar, ay, bulut, hava, rüzgâr, yağmur, kar, canlılar, cansızlar, dağ, taş, göl, ırmak, hayvanlar, ayı, kurt, kedi, leylek, köpek, ördek, tavuk, böcekler, otlar, menekşe, lâle, insan, erkek, kadın, çocuk, ihtiyar, fakir, zengin, terzi, marangoz, imam, yazar, şair, kahraman, filozof, peygamber, aile, kavim, ırk, Rum, Arap, Acem, Türk, Beluc, Kürt… Ve yüce Allah’ın bilmemize şimdilik izin vermediği daha nice ayetler… Haddi hesabı sadece ve sadece Allah’ın yanında olan ayetler… İşte bu ayetler içinde Kürtler de, sadece bir ayettir.

Her ayetin, varlık sahnesinde kendine ait özellikleri vardır. Kürtler, yaratıklar içerisinde canlılar sınıfındadırlar. Canlıların içerisinde insan türündendirler; insanlar içerisinde, bireyleriyle, aileleriyle, kabileleriyle, uzun bir geçmişe dayanan tarihleri, sanatları, kültürleri, dinleri, mezhepleri, tarikatları, dilleri, şive ve lehçeleriyle ve nihayet yurtlarıyla varlık arenasında mevcutturlar. Kürtlerin varlığı, geçmişleri ve bugünü üzerine yazılmış olan eserler pek çoktur.

Mevcudiyetinden kuşku olmayan Kürt halkı, uzun zamandan beri tehdit altındadır. Kürt halkının bugünkü asıl problemini anlamak için, köklü bir bilgiye, esaslı bir ilme, kapsamlı bir bakış açısına sahip olmak lazım… Bu da peygamberlerin Allah’tan getirdikleri ışıkla mümkün olur.

Peygamberlerin elindeki ışık olmadan, şu karanlık evrende hiçbir şeyin hakikatini çözmek, hiçbir nesneyi yerli yerine oturtmak mümkün olmaz. Bu ışık olmadan insanları doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren hiçbir mesele çözülemez. Bu, tarih içerisinde denenmiş ve tecrübe ile sabit olmuş bir gerçektir. Gerek evreni yorumlamada, gerek insanlık tarihi hakkında iddialar ileri sürmede ve gerekse insanlığın ruhi, ahlaki, fiziki ve sosyal yanlarını analiz etmede, peygamberlerin elindeki ışıktan istifade edemeyen filozoflar, bilim adamları, toplum önderleri, askeri dehalar vb. yanılgıdan, yanlış neticelere varmaktan, insanlığın müspet tekâmülüne engel olmaktan, bozgunculuğun ve fesadın yaygınlaşıp kökleşmesine sebep olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Yüce Allah, son mesajında(Kuran’ı Kerim): “İnsanı kurtaracağız!” derken, batıranlardan; “Hayatı onaracağız, imar edeceğiz!” derken, viraneye, harabeye çevirenlerden; “Alemi aydınlatacağız!” derken, karanlıklara boğanlardan uzun uzun bahsediyor.

Bundan dolayı, Kürtlerin derdine deva bulmak, peygamberlerin elindeki meşaleyi yakıp bir projektör gibi evrenin derinliklerine, tarihin başlangıcından günümüze uzanan seyrine, insanın iç ve dış alemine ve hatta evrenin, hayatın ve insanın geleceğine uzatmak lazım, gezdirmek lazım… Çünkü bu varlık âleminde bir tek şey her şeyle alakadadır; bir şey her şeysiz olmaz; her şey, dürüst bir bilgiyle bilinmeden bir tek şeyi anlamak mümkün değildir. Bunun böyle bilinmesinde fayda var. Aksini düşünmek sadece derin bir aldanıştır.

Kutsal kitabı; yüce yaratıcının son peygamberi Hz. Muhammed’in(s.) eline indirmiş olduğu ışık olan Kuran’ı Kerimi temiz bir elle elimize aldığımızda ve içini açıp aydın bir kalp, saf bir dimağ, şaşı olmayan bir gözle baktığımızda, insanlığın serüveni hakkındaki telkinlerinden hayati öneme haiz dersler çıkarmamız mümkün oluyor.

Yüce yaratıcı, her şeyi ve her şeyden bir şey olan insanı, mahiyeti belli bir amaç için yaratmıştır. Evren içerisinde o amacın yükünü insanın omzuna yüklemiştir. O amacın gerçekleşmesinde insanı mesul kılmıştır. O amacın birinci muhatabı insanoğlu olmuştur. Yani; kadın, erkek, siyah, beyaz, sarı, kızıl, filan aile, falan kabile, Arap, Acem, Türk, Kürt vs. Yani; her birini diğer insanlardan ayıran özellikleri ne olursa olsun, sosyal ve sınıfsal statüleri ne olursa olsun, tek kelime ile insanoğlu(beni adem), bu amacın doğrudan muhatabıdır. Bu öyle bir amaçtır ki, eğer insanoğlu o amaca müspet yaklaşsa, onu kendisinin güç yitirdiği en yüksek mertebeye, makama yükseltir. Eğer tersini yapsa; yani yüce yaratıcının(Allah’ın) maksadına, amacına menfi bir şekilde yaklaşsa, onu hiçbir yaratığın dahi düşemediği derekeye düşürür, uçuruma yuvarlatır.

Bundan dolayıdır ki, yüce yaratıcı, yaratıkları içinde sadece insana ve cine özgür bir irade vermiştir. Mesela, meleğin, hayvanın, dağın, taşın, ay’ın, güneşin, yıldızların vs. mahlûkatın böyle bir özelliği söz konusu değildir. Yani yaratılış sırrı, yüce yaratıcının yaratıkları içinde birinci planda insanın varlığında yoğunlaşıyor; o garip mahlûkun şahsında odaklanıyor.

Yüce yaratıcı(Allah), maksadını, son mesajında (Kuran’ı Kerim) şu çarpıcı ayetle izah ediyor: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zâriyat: 56) İşte varlığın vücuda getirilmesinin tek sebebi budur. İnsanlık tarihi, daha ötesinde cinlerin de tarihi; bu öneriyi kabul edip sadece ve sadece yüce yaratıcıya ibadet edenlerle, bu öneriyi kabul etmeyip sırt çevirenlerin arasında meydana gelen çelişkinin, çatışmanın ve kavganın tarihidir. Yüce yaratıcıya ilk baş kaldıran, bir cindir(şeytan/iblis)… İnsanoğlunun yüce yaratıcıya baş kaldırmasına da, bu kötülüğü, çirkinliği, bozgunculuğu tercih eden cin sebep olmuştur. İlk insanın ve eşinin yanılmasına ve yüce yaratıcının amacına muhalif bir eyleme girmesine ve bunun sonucu olarak cennetten yeryüzüne indirilmesine ve imtihana tabi tutulmasına bu asi yaratık sebep olmuştur.

Bundan sonra insan yeryüzündedir; korkunç gurbet, zorluklar, güçlükler, yokluklar, düşmanlar, tehlikeler, eziyetler, çatışmalar, çelişkiler, savaşlar, ölümler, düşmanlıklar, fesatlar ülkesi… Yüce yaratıcıdan, Allah’tan çok çok uzakta bir ülke…

İnsanlık tarihindeki ilk savaş, ilk insan olan Âdem’in iki oğlu arasında baş gösterir. Bu savaşta, yüce yaratıcının maksadına müspet cevap veren, iyilik ve güzelliğin babası Habil, yüce yaratıcının maksadına menfi cevap veren, yalan, kötülük ve zulmün babası Kâbil tarafından haksız yere öldürülür. (Bu savaşın ayrıntılarını burada izah etmek durumunda değilim.

Bu hususta daha ayrıntılı bilgiye sahip olmak isteyen, başta Kuran’ı Kerim olmak üzere, İslami metinlere ve insanlığın tarih sürecinde biriktirmiş olduğu kültüre müracaat edebilir!)

O gün bugündür, bu savaşın ardı arkası kesilmemiş, giderek yoğunlaşmış, yayılmış ve tarih seyri içerisinde hız kazanmıştır. Nice ümmetler gelip geçmiştir; nice topluluklar oluşmuştur, bozulmuştur; nice ülkeler doğmuştur, ölmüştür; nice imparatorlar tarih sahnesine çıkmış ve silinip gitmiştir. Günümüze ulaşan harabelerinde baykuşlar ötmekte… Hükümdarlar, şehinşahlar, krallar, sultanlar…

Bu tarih seyri içerisinde yüce yaratıcının maksadına kulak asmayan Nemrutlar, Firavunlar, Şeddadlar, Sezarlar ve Kisralar hayatı karartmış, yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarmış, haksız yere kan akıtmış, zulüm ve zorbalık yapmış, toplumları kötü yönetmiş, sömürmüş, kendilerine kul-köle yapmış ve birbirleri ile kötü ve iğrenç emelleri için savaştırmışlar… Toplumları, halkları, milletleri, insanlığı birbirlerine kırdırtmışlar… Toplumların ahlaksız, asi, cahil ve geri kalmasına ön ayak olmuşlar…

Yüce yaratıcının fermanına “evet” diyen cereyan ise, bunların tersine, peygamberlerin önderliğinde, yüce yaratıcıdan peygamberlere inen ışıkla(vahiy) hayatı aydınlatmış, dünyayı imar etmiş, ümranın, tekâmüllün, yükselmenin dersini vermiş; toplumları, milletleri, halkları, insanlığı eğitmiş, olgunlaştırmış, kaynaştırmış… Dürüst akılların, aydın kalplerin, doğru davranışların, acımanın, merhametin, şefkatin, sorumluluğun oluşmasına katkıda bulunmuştur.

Bir tarafta iyilikleri yâd edilen İbrahimler, Musalar, İsalar, Muhammedler; diğer tarafta kötülükleri, zalimlikleri dile getirilen Firavunlar, Nemrutlar, Kisralar…

Tarihi; Allah’ın taraftarları ve şeytanın taraftarları arasındaki savaş vücuda getirmiştir. Tarihi; insanları birbirine ve kendilerinden aciz yaratıklara tapmaktan geri çevirmek isteyen muvahhitler ile insanlığı putperestlik girdabında boğmak isteyen putçuların arasındaki çelişki vücuda getirmiştir. İlahi öğreti ve ışıkta meseleler irdelendiğinde, zulmün, yalanın, talanın, hakaretin, cehaletin, karanlığın, inkârın, gericiliğin ve sömürünün temelinde şirk vardır, putperestlik vardır.

Bunun tersine adaletin, faziletin, merhametin, şefkatin, iyi ahlakın, olgun davranışın, ruhi temizliğin, dinçliğin, özgürlüğün, atılganlığın, yapıcılığın, temiz düşüncenin, verimli eylemin temelinde de yüce yaratıcının öğretisinin ışığında yürümek vardır.

Öncelikle gerekli olan bu bilgi çerçevesinde, Kürtlerin dertlerine ve problemlerine çözümler getirmek, sanırım daha kolaydır.

Kürt halkından biri olarak Kürtler hakkındaki derin araştırmalarımın sonucunda kendi kendime şu yargıya vardım: Bugüne kadar Kürt sorununa yaklaşanlar,-bir kısmı dışında- hiçbir zaman Kürtlerin asıl sorununa parmak basmamışlardır; onların asıl hastalıklarını teşhis etmemişlerdir.

Olaya hep yüzeysel, önyargılı, menfi ve kısacık hesaplar-kitaplar çerçevesinde yaklaşılmıştır. Hatta çoğu zaman, kötü niyetle meseleye el atılmıştır.

Kürtler, gerek kendi varlıklarına kast eden düşmanları tarafından ve gerekse yapay Kürt önderlikleri tarafından yanlış şartlandırılmış; kendilerine hiçbir zaman yarar sağlamayacak, geleceklerini zulüm zincirlerinden kurtaramayacak, bilakis sorunlarını şimdikinden daha da fazla artıracak avuntularla oyalanmışlardır. Zaten onlarca yıldan bu yana, Kürdistan’da, Kürtler arasında, her geçen gün daha da katmerleşen olumsuz ve uğursuz şartlar, bu tür sahte yaklaşımların ürünü değil midir?

Dediğim gibi, yanlış teşhisler, acı sonlarla noktalanmıştır. Eskilerin güzel bir deyimi var: “Yarım hoca dinden; yarım doktor da candan eder”.

Bir taraftan Kürtlerin varlıklarına dahi tahammül etmeyen, Kürtleri yeryüzünden silip süpürmek isteyen, zaman zaman toplu katliamlara maruz bırakan, hapishanelere dolduran, darağaçlarında sallandıran, toplu mezarlara gömen, köylerini yakan, konaklarını ateşe veren, yerinden yurdundan söken, sürgüne gönderen, kendilerine her açıdan yabancı metropollere aç-çıplak ve evsiz barksız savuran, esir kamplarında açlığa, soğuğa, gurbete terk eden, eğitim fırsatı vermeyen, insanca yaşanmasına imkân tanımayan, namusuna el atan, çocuğunu yetim, kadınlarını dul bırakan, ihtiyarlarını yalnız ve kimsesizliğe mahkûm eden, yer üstü ve yer altı zenginliklerini çalıp çırpan ve talan eden, akıllarını, davranışlarını yozlaştıran, onları kendi özünden uzaklaştıran, yabancılaştıran, hainleştiren, fırka fırka yapıp birbirlerini yok etmeleri için salıveren, birbirlerine kırdıran, onları alınıp satılabilen Roma köleleri haline getiren düşman; yani evrensel istikbar; Avrupa, İngiltere Amerika, İsrail Rusya ve onların işbirlikçileri, maşaları olan putperest, nijadperest, hain ve zalim rejimler…

Diğer taraftan, bütün bunlara rağmen, zulmün kaynağını bir türlü keşfedemeyen, kaş yapayım derken göz çıkaran, filin zücaciye dükkânına girdiği gibi olaya bilinçsiz, programsız yaklaşan, olayın sebep ve sonuçlarını idrak etmeden dalan ve bu yüzden daha da karıştıran, daha da bozan, Kürt kanının, emeğinin, ve çabalarının heder olmasına sebep olan, meselelere şaşı gözle bakan, eğri neticelere mahkûm kalan, Kürtlerin maslahatlarından ziyade düşmanlarının maslahatlarına alet olan, her gün itler gibi birbirlerine giren, partileri, hizipleri ve aşiretleri uğruna Kürtleri birbirlerine kırdırtan sahte önderlikler…

Bir Kürt atasözü vardır: “Seyı nizane bireyi, gura tine gohore”. Yani havlamasını bilmeyen köpek, kurtları koyunlara davet eder!...

İşte sözünü ettiğimiz önderliklerin öteden beri yaptıkları, bundan başka bir şey değildir. Bunlar, anasının dostuna, baba diyen cinsten önderliklerdir. Bunlar, Allah’tan başka her ilaha yöneldiler. Her puta yalvardılar, yakardılar, her sahte ilahın mabedinde secdeye kapandılar; bazen Kürt halkını bu sahte rablere kurban ettiler, bazen de kendilerini Kürt halkına ilah olarak dayattılar. Bunlar, bir gün olsun düşünmediler, akletmediler; ne kendileri Allah’ı tanıdı, ne de Kürt halkını ona çağırdılar. Yüce yaratıcının öğretisinden, ışığından hep kaçtılar

yarasalar gibi… Hep kuytu karanlıkları tercih ettiler. Kürtleri de karanlığa, putperestliğe çağırdılar. Şeytan, onların çirkin olan eylemlerini, onlara güzel gösterdi. Amaçları hiçbir zaman üzüm yemek olmadı, hep bağcıyı dövmek oldu. Onlar Kürtlerin var olan yüksek erdemlerini de yok etmeye yöneldiler. Zaten dünyaları kararmıştı, karartılmıştı; onlar ahiretlerini de kararttılar. Yüce yaratıcıyla aralarını açtılar; Kürt halkını putperestlerin dinlerine, felsefelerine, hurafelerine, mitolojilerine, ideolojilerine özendirdiler.

Açıktır ki, adalet ve sosyal eşitlik timsali Ömer-ül Faruk’un (ra) zamanından beri, aziz İslam’ın Kürt halkına kazandırmış olduğu bir izzet vardı. Onlara sağlam bir akıl, sade bir gönül, dürüst bir ahlak hediye etmişti. Onları yüksek seciyelerle tanıştırmış, erdemlerle taltif etmişti. Onları ateşperestlikten, putperestlikten kurtarmış, kendi yaratıcıları olan Allah ile barıştırmıştı. Nice harikaları, atılganlıkları, sıçramaları ve parlamaları tarihlerine mal etmişti.

Selahaddin Eyyubi, Ehmed Xani, Ehmed Ciziri, Feqiyi Teyra, Said Nursi ve Şeyh Sait gibi nice önderleri, arif, edip ve filozofları Kürt kavmine kazandırmıştı.

Fakat bunlar kalktılar, yüce yaratıcının, insanlığın ve Kürt halkının düşmanlarının kendilerine enjekte etmiş oldukları telkinlerle yüce yaratıcının biricik öğretisi ve ışığı olan İslam’ı hedef aldılar; Kürt kavminin başına gelen felaket ve helaketlerin baş müsebbibi olarak İslam dinini gördüler. Öteden beri, fikri doğrulmuş, gönlü şeffaflaşmış, davranışları düzelmiş Kürt halkını İslam’dan çevirmek için, onları İslam öncesi, eskimiş, pürsümüş, tamamen işlevsiz hale gelmiş, hurafelerle yoğrulan, şirk ile biçimlenen antik inançlara, dinlere-Zerdüştilik ve Yezidilik- gibi çağırdılar. Onları en çok kahreden, Kürtlerin ve Kürdistan tarihinin çarpıcı realitesiydi. Kürdistan tarihinde onlara ait hiçbir dayanak yoktu. Ne din alanında, ne kültür alanında, ne sanat alanında, ne hukuk alanında, ne felsefe ve bilim alanında onlara ait hiçbir şey yoktu. Kürtler, tarihleri boyunca ne kapitalist, ne sosyalist, ne laik ve ne de demokrat idiler. Yani Kürt tarihinde onlara ait hiçbir temel yoktu. Bunların Kürt kavmine kurtuluş çaresi olarak sundukları değerler, batı emperyalizmini temellendiren düşüncelerden öteye geçmiyordu. Batı’nın zulüm, putperestlik, ahlaksızlık ve iffetsizlik üzerinde kara bir duman gibi yükselen felsefeler, doktrinler, ideolojiler, değer yargıları, kriterler nerde; Kürt halkının oluşmasında, gelişmesinde ön ayak olan etkenler, faktörler, değer ölçüleri nerde? “Ata et, ite ot!...” Bu duruma oğlu ölmüş koca karı bile güler.

Açıktır ki, Kürt halkı bunları keşfetmiştir. Leş deniz kenarına vurmuştur. Kep düşmüş, kel görünmüştür. Kürtlerde her alanda öze dönüş başlamıştır. Fıtratlarını araştırıyorlar, evrenin derinliklerine dalıyorlar. Evrenin yaratılışını, nedenini, niçinini, geleceğini düşünüyorlar. İnsanlığın yaratılışını, tarihini inceliyorlar.

Ümmetlerin, milletlerin, kavimlerin, toplumların yükseliş ve yıkılış kanunlarını merak ediyorlar. Devrimlerini, inkılâplarını doğru temeller üzerinde geliştirmeyi tasarlıyorlar. Kendilerini önceden yaratmış ve tekrar ona müracaat edildiğinde kendilerini her türlü tehdide karşı koruyacak ve varlıklarını devam ettirecek yaratıcılarını arıyorlar.

İlahi ışığın huzmeleri, Kürdistan ülkesinin üzerine inmeye başlamıştır. Kürdistan’da putperestliğin kara gecesi sona yaklaşmıştır. Tan yeri ağarmıştır. Tevhit inkılâbı Kürdistan ülkesini aydınlığa boğacak…

Putperestliği reddeden Kürdün, Kürt halkına bir iki sözü var: Ey Kürt halkı! Sana her gün balık vermeye yetecek imkânım yok; ama sana balık avlama sanatını rahatlıkla öğretebilirim!... Ey Kürt halkı! Şu satırların yazarından bir hikâye dinlemeye de tahammül et!

Büyük alim Mevlana’nın Mesnevisi’nde geçer: “ Bir gün, adamın biri katırına buğday yüklüyor. Heybenin bir yanına buğday, diğer yanına da kendi aklınca dengeyi sağlamak için kum dolduruyor. Tam gidecekken başka bir adam ona seslenerek, “Hey dur bakalım! Yahu sende hiç mi akıl mantık yok! Hele şu kumu boşalt, buğdayı yarıya böl, yarısını kumu boşalttığın yere koy! Gürdün değil mi yine denge sağlandı; hem de katır o anlamsız zahmetten kurtuldu der. Katırın sahibi olan ahmak adam, akıllı adama sordu: “Bu ilim seni zengin veya mal-makam sahibi yaptı mı?” Akıllı adam: “Ne zenginim, ne malım var, ne de makamım var. Gördüğün gibi kel olan bir bilgeyim.” Katırın sahibi, burnunu çekerek, alnını kaşıyarak adama: “Seni zengin etmeyen, mal-makam sahibi yapmayan ilmin bana uğur getireceğine inanmıyorum!” der ve tekrar buğdayını bir tarafa, diğer tarafa da önceden yaptığı gibi kum doldurdu ve cehennem oldu gitti, gözden kayboldu.

Eğer Kürt halkı da, Kürt halkının kurtuluşu, ilerlemesi, yükselmesi, sahte olmayan bir medeniyeti elde etmesi, dostunu dost, düşmanını düşman bilmesi için sunacağımız doğru teze ve uygun formüle; o katır sahibi gibi aslı-astarı olmayan bir şekilde, yalan-yanlış önyargılarla yaklaşırsa, kazanacağı hiçbir şey yok!... Aksi durumda ise, velev ki, kıyamete kadar mücadele sürse de, kaybedeceği hiçbir şey yok!... Çünkü, yaratılışın asıl gayesine muvafık bir mücadele, daha baştan bellidir ki, iki iyilikten biriyle taçlanmıştır.  Ya zafer, ya şehadet!...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.