1. YAZARLAR

  2. Cengiz ÇANDAR

  3. Kürtler, Aleviler, temel haklar, iyi şeyler
Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR
Yazarın Tüm Yazıları >

Kürtler, Aleviler, temel haklar, iyi şeyler

A+A-

Türkiye'nin siyasi kültürü göz önüne alındığında, Kürtçenin 'seçmeli ders' olabilmesi, bir aşama kabul edilebilir. 

Hafta sonu katıldığım bir toplantıda, konuşmacılardan biri Kürt sorununda yaşanan tıkanıklığa ilişkin çok çarpıcı gözlemler sundu. Kürtlerin “eşitliği” kabul görmedikçe, bu sorununun çözümünde mesafe alınamayacağına dair, bilinen ve paylaştığımız yaklaşımı dile getirirken, “Eşitlik kavramını somutlaştırabilir misin? Bunun göstergesi ne olabilir?” diye sordum.

Anadil hakkını vurguladı. “Örneğin” dedi, “Kürtlerin yaşadıkları yerlerde tabelaların, yol işaretlerinin iki dilde yazılması hali” diye ekledi. “En basit göstergelerden biri budur.”

Bunun yani “eşit haklar”dan ülkemizin Kürt vatandaşlarımızın yararlanamamasının en büyük engellerinden biri olarak, “Türkler”in “eşitlik” durumunda “egemenliklerinden vazgeçiyor oldukları duygusuna kapılmaları” olduğunu belirtti. Onun “egemenlik” dediğini ben “hükümranlık hakları” diye ifade edebilirim.

Bu konuda çarpıcı bir örnek verdi, “Örneğin” diye sürdürdü konuşmasını, “Edirne’de yaşayan insanların, Hakkari’dekilerin Kürtçe eğitim almasına ‘olmaz’ diye itiraz etmeleri durumu. Hani, şu bilinen Laz-Kürt fıkrasındaki durum...”

İzleyicilerin hiçbiri “bilinen” fıkrayı bilmiyordu. “Anlat” dedik, o fıkrayı. Anlattı.

“Bir Kürt ve bir Laz, idama mahkum olmuşlar. İnfaz sırasında infaz memuru taraflara son isteklerini sormuş. Kürt, ‘Annemi son kez görmek istiyorum’ demiş. ‘Son isteğim, ip boynuma geçmeden önce, annemi görmek.’ İnfaz memuru, Laz’a dönüp sormuş, ‘Senin son isteğin nedir?’ Laz, lafı uzatmadan son isteğini söylemiş: ‘Kürt, annesini görmesin!’”

Grotesk fıkra, Türkiye’deki durumu gayet iyi özetliyor aslında. 

‘Alevi sorunu’ çözülmelidir

Ülkede kıyametler koparan 4+4+4 önerisinin sahibi Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in açıklamalarını dün dinlerken, hafta sonundaki toplantıda konuştuklarımız ve bu fıkra aklıma geldi.

Ömer Dinçer, sorulan sorulara heyecan verici cevaplar verdi.

Ömer Dinçer, “Din Kültürü ve Ahlak” dersine ilişkin olarak sorulan bir soruda, Alevilerin durumunu değerlendirirken, “Aleviler kendi derslerini almak istiyorlarsa onlara o dersleri vermenin ne mahzuru var?” diye sormuş.

Ne mahzur var gerçekten?

Bu ülkede üstesinden gelinememiş bir “Alevi sorunu” var mı?

Var.

Sorunun özünü, Alevilerin ayrımcı davranışlara muhatap oldukları algısından alıyor. Aleviler, yanlış düşünüyorlar diyebilir misiniz? Alevilerin, birçok alanda dışlandığı, ayrımcı davranışlara tabi tutuldukları bir gerçek değil mi?

Bunun çözümü gerekmiyor mu?

Çözülememesinin temel nedenlerinden biri hafta sonu yapılan Abant Platformu’nda gayet doğru biçimde ortaya konmuş. “Alevilere Sünni teolojisi üzerinden bakılması” olgusu dile getirilmiş.

Ak Parti hükümeti, daha önce hiçbir hükümetin yapmadığını yapıp, “Alevi sorunu”na el attı. Ama, soruna “Sünni teolojisi” açısından yaklaştığınız takdirde mesafe alamazsınız. O nedenle, tüm iyi niyetine rağmen, Ak Parti iktidar döneminde, “Alevi sorunu” çözülememiş halinde duruyor.

Bu sorunun aşılmaması, sadece Türkiye’nin “iç bütünlüğü”nü sağlama almak bakımından değil, dış politikasında da “manevra alanı”nı daraltıcı bir “bagaj” oluşturuyor.

“Alevi sorunu”nu aşmış, çözmüş bir Türkiye ve Ak Parti iktidarı, Suriye konusunda benimseyeceği politikalarda, bugün olduğundan çok daha rahat bir konumda olmaz mıydı?

Türkiye Alevilerinin önemli bir bölümü, -hernekadar Suriye’deki rejim,Türkiye Aleviliğinden önemli farklar gösteren Nusayri mezhebini dayanıyor olsa da, Alevi olarak biliniyor ve kendisini öyle sunuyor- Suriye’ye karşı takınılan tavra soğuk bakması ve hatta karşıt konumda bulunmasının, Türkiye’nin içinde “Alevi sorunu”nun çözülememiş olmasıyla ilişkisi yok mu?

Bu konuyu “Sünni teoloji” üzerinden hareket etmek yerine, genel “özgürlükçü” bir yaklaşımla ele alırsanız, çözersiniz. En azından, çözüm yollarının önünü açarsınız.

O bakımdan, Ömer Dinçer’in “Aleviler, kendi derslerini almak istiyorlarsa, onlara bu dersi vermenin ne mahzuru var?” sorusu yüreklendirici bir gelişmedir.

Ama artık harekete geçin. Yapın. Gerekeni yapın. On yılı aşkın bir süredir iktidarda olmak, bazı konuları artık tartışmaktan uygulamaya geçmek için zorunludur.

Olumlu işaretler

Ömer Dinçer, aynı soru-cevap açıklamalarında, Kürtçe konusuna da olumlu sinyaller veren biçimde değindi. “Eğer Türkiye’yi böyle demokratikleştiriyorsanız Kürtçe’nin de seçimlik ders olmasında ne mahzur var?” Talim Terbiye Kurulu her türlü ayrıntıya bakar ve en doğru kararı verir, merak etmeyin” dedi.

Ak Parti’nin birçok işinde olduğu gibi, yine yarım-doğru ve yarım-yanlış hali.

Kürtçe’nin “seçimlik ders” olması, “Türkiye’nin demokratikleşmesi”nde “eğer” ile ifade edilecek bir “araçsallık” konusu değildir. Anadilde eğitim, bir temel insan hakkıdır. Türkiye’nin siyasi kültürü gözönüne alınarak bakıldığında, “seçmeli ders” olabilmesi, bir aşama ya da ilerleme olarak pekala kabul edilebilir. Ancak, işin doğrusu, bir temel insan hakkı olarak “anadilde eğitim”in hukuki güvencelere bağlanması ve Anayasa’nın buna göre düzenlenmesidir.

Aksi halde, Kürtçe televizyon yayını gibi, “seçmelik ders Kürtçe”de “çok geç-çok az” sayılacak bir uygulama haline dönüşebilir ve “eğer Türkiye’yi böyle demokratikleştiriyorsanız” hususu, “yine de demokratikleştiremiyorsunuz” sonucunu verir.

Ayrıca, bu konu Talim Terbiye’nin “her türlü ayrıntıya bakacağı ve en doğru karar vereceği” güvencesine de bağlanamaz. Bir tür “Bana takıl, hayatını yaşa” çağrısı gibi. Bu yaklaşım, temel hakların “devletin tepeden ihsan etmesi” felsefesinin yansımasıdır ki, Ak Parti kendisini bu “devletçi-Ankaralı” kimlikten sıyırdığı ölçüde, bu ülkeyi geleceğe doğru taşıyabilmiştir.

Ak Parti iktidarı, son dönemlerde büründüğü “eskinin devamı devlet” halinden kendisini kurtarıp, “özgürlüklerin güvencesi devlet” olma yönünde ilerlemeye başladıkça, kendisi de rahatlayacak, Türkiye de.

Noktayı koyduğum anda, aylardır beklenen iyi haber geldi; “Nedim Şener ve Ahmet Şık tahliye edildiler!”

Tutuklanmaları kabul edilemez bir yanlışlıktı zaten. Tahliyeleri, “iyi şeyler”in olacağına dair çok umut verici bir gelişme.

Türkiye’de “adalet ve demokratikleşme”ye doğru “iklim değişikliği” için mükemmel bir gelişme bu. Devam...

Önceki ve Sonraki Yazılar