1. YAZARLAR

  2. Altan TAN

  3. Kürt siyasetinde Zülfü Tigreller ve Karzailer
Altan TAN

Altan TAN

Altan TAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt siyasetinde Zülfü Tigreller ve Karzailer

A+A-

 

Hamid Karzai'yi çoğunuz tanıyorsunuz. Karzai, 2004-2014 yılları arasında Afganistan'ın Cumhurbaşkanı olan kişi.

Özenle kırpılarak şekil verilmiş kırlaşmış sakalı, hafif yan yatırılmış astragan kalpağı, en canlı Afgan renklerinin kombiniyle özel olarak dokunmuş abasıyla tanımıyor olamazsınız!

En azından ünlü magazin dergilerinin kapağında gözünüze ilişmiştir.

Böylesine karizmatik bir kişiyi bir kez dahi olsa gördükten sonra kim hafızalarından silebilir ki! 

Karzai, 1957'de Kandahar'ın Karza kasabasında doğdu.

İlk ve orta öğrenimini Afganistan'da, üniversite öğrenimini ise Hindistan'da tamamladı, yüksek lisansını da orada yaptı. 

6 erkek ve 1 kız kardeşi olan Karzai'nin, kardeşleri ile ailesinin diğer fertlerinin çoğu Rusların Afganistan'ı işgallerinden sonra ABD'ye yerleştiler.

Hamid Karzai'nin, babası, amcası ve dedesi kendi aşiretlerinin lideriydiler. Afganistan Devleti'nde önemli görevler üstlendiler.

Ailesi, Afganistan'ın en büyük etnik grubu Peştunların, Afganistan Krallığı'nın kurucusu olan Durrani Kabilesi'nin Popalzai koluna mensup.

Babası Abdul-Ahad Karzai, Zahir Şah döneminde Afganistan Meclis Başkan Yardımcılığı yaptı.

1999'da Taliban tarafından düzenlenen bir suikastta öldürüldü. Babasının öldürülmesinden sonra ailenin lideri Hamid Karzai oldu.

Bu tarihten sonra da ABD'nin politikalarını harfiyen uygulamaya başladı. ABD de bu sadık adamını cumhurbaşkanı yaptı.

Kendini yakından tanıyan kaynaklara göre, zaten uzun yıllardır CIA'ya çalışıyordu.

Bir müddet sonra dünyadaki tüm sömürgelerdeki  'Karzailer' gibi yolsuzluk ve rüşvetleri ayyuka çıkınca geri plana alındı.

Amacım uzun uzadıya bir Karzai portresi yazmak değil.

İslam ülkeleri, hatta tüm geri kalmış ve sömürge ülkeler 'Karzai'lerle dolu. 

Emperyalistlerin en önemli uygulamaları, yönetimlerindeki ülkelerin her birinin başına bir 'Karzai' koymak.

Karzai gibi kalpaklı, Muhammed bin Salman gibi kefiye egalli, Mobutu gibi kravatlı veya Habib Burgiba gibi papyonlu olmaları efendileri için fark etmiyor. 

Karzai gibi sözlerinden çıkmasınlar, her istediklerini yapsınlar yeter.

Ülke yansa da, yıkılsa ve harap olsa da 'Karzailerin' umurlarında değildir, yeter ki kendilerinin ve efendilerinin çıkarlarına bir halel gelmesin, gerisi onlar için teferruattır.

"Bu kadar Karzai muhabbeti yeter, Karzai'yi anladık; peki Zülfü Tigrel de kim?  

Afganistan nere, Diyarbekir nere; bu Karzai ile Tigreller'in bir akrabalığı mı var?" diye merak ediyorsanız, anlatacağım. 

Bir alakaları var ki ikisini bir başlıkta yan yana getirdim!

Zülfü Tigrel (1876-1940), Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda 3 dönem Diyarbekir, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde ise 5 dönem Diyarbakır milletvekilliği yapmış;

İngilizler tarafında tutuklanarak önce Mısır'a, sonrasında ise Malta'ya götürüldüğünden son Osmanlı Meclisi'ne katılamamış bir siyasetçi.

Lozan Barış Konferansı Temsil Heyeti üyesi ve Kırmızı Yeşil Şeritli İstiklâl Madalyası sahibi bir kişi. 

Kardeşi İhsan Hamid Tigrel, Sivas Kongresi üyesi, Diyarbekir Belediye Reisi, Ergani Madeni ve Diyarbekir Milletvekili, Diyarbakır Senatörü ve 4 yıl Cumhuriyet Senatosu Başkan vekili.

Zülfü Bey'in oğlu Hamid Zülfü Tigrel de Diyarbakır milletvekili.

İhsan Hamid Tigrel'in oğlu Fahir Tigrel, Merkez Bankası Yönetim Kurulu üyeliği ve Maliye Bakanlığı Müsteşarlığı, diğer bir torunu Ali Tigrel de Özal döneminde Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı yapan kişiler. 

Bugün Tigrellerden hiç kimse Diyarbakır'da yaşamıyor.

Aile, Diyarbekir'in en eski ve etkili ailelerinden biri. Sur içinde Çift Kapı beden dibinde, Büyük Postahane karşısında medfun, halk tarafından 'Hindi Baba Ziyareti' olarak bilinen zatın torunları oldukları söyleniyor.

Hindi Baba'nın sizin bildiğiniz 'Hindi' ile bir alakası yok. Hindistan'dan gelen anlamında 'Hindi' yani Hintli Baba.

Tigrel Ailesi'nin Diyarbekir eşrafı ile müteselsil akrabalıkları var. Zülfü Tigrel'in babaannesi, ünlü Diyarbekirli Cemil Paşa'nın tek kız kardeşi Münteha hanım. Münteha Hanım, Zülfü Tigrel'in dedesi büyük Zülfü Bey'in eşi.

Tigrel'in Halası Ayşe Hanım Maraş, Muş, Siirt, Mamuratülaziz ve Mardin mutasarrıfı ve ünlü tarih kitabı 10 ciltlik Mir'atül İber'in yazarı, şair Diyarbekirli Said Paşa'nın eşi.

Kastamonu, Trabzon, Musul, Basra ve Bağdat Valisi şair Süleyman Nazif ile kardeşi Midilli, Beyoğlu, Kütahya mutasarrıfı ve Diyarbekir Valisi Şair Faik Ali Ozansoy, Zülfü Tigrel'in halası Ayşe Hanım'ın oğulları.

İzmir Suikastı'nda idam edilen İttihatçıların Maarif Nazırı (MEB) ve 1926'da İzmit milletvekili Ahmet Şükrü Bey (Kastamonu 1875-1926) de Ayşe Hanım'ın kızı Behiye Hanım'ın (Bayındır) eşi, Zülfü Bey'in halasının damadı.

Zülfü Bey'in kız kardeşi Lütfiye Hanım ise Süleyman Nazif'in eşi.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve Başbakanlık Müsteşarı şair ve yazar Münis Faik Ozansoy Faik Ali Bey'in oğlu.

Faik Ali Bey'in en küçük oğlu Hayrettin Ozansoy da 1983-1987 Halkçı Parti Diyarbakır milletvekili...

Hindi Baba Ailesi'nden Zülfüzade Ali Hamid Bey'in oğlu olan Zülfü Tigrel, Diyarbekir Askeri Rüştiyesi ve Diyarbekir Mülkiye İdadisi mezunu.

Yazımıza konu olmasının ana nedeni ise Lozan Barış Konferansı Temsil Heyeti üyesi olması.

24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde imzalanan Lozan Antlaşması Osmanlı Devleti'nin tasfiyesi ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedidir. 

Kürtler açısından da aynı derecede büyük öneme sahiptir. Lozan’da alınan kararlar, o tarihten sonraki siyasi gelişmeleri doğrudan etkilemiş ve mevcut statükonun temeli Lozan'da atılmıştır. 

Lozan’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi heyetine İsmet Paşa (İnönü) başkanlık etti.

Diyarbekir milletvekili Zülfü Tigrel de Kürtlerin taleplerini dile getirmek üzere, bir anlamda Cumhuriyet’in ‘Kürt temsilcisi’ rolüyle Lozan’a götürüldü. 

Halbuki ailenin tüm fertleri (Zülfü Bey de dahil) tüm hayatları boyunca 'Kürtlükten' olabildiğince uzak durmuş ve Türk olduklarını söylemişlerdir. Günümüzde de bu duruş ve söylemleri devam etmektedir.

Lozan Antlaşması’nda en fazla tartışma yaratan konular;

Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Musul Vilayeti'nin (Musul, Kerkük, Erbil, Duhok, Süleymaniye) statüsü ile Türkiye’deki gayrimüslim azınlıkların hakları ve Kürt meselesidir. 

Özellikle Musul meselesinin çözümünün daha ileri bir tarihe bırakılarak, Lozan Antlaşması’nın imzalanması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde sert tartışmalara yol açtı.  

Mustafa Kemal Paşa, Musul meselesini bir yıl ertelemenin Musul’u kaybetmek anlamına gelmeyeceğini belirterek Meclis’i ikna etmeye çalıştı: 

Musul meselesinin hallini muharebeye (savaşa) girmemek için bir sene sonraya talik etmek (ertelemek) demek, ondan sarfınazar etmek (vazgeçmek) demek değildir. Belki bunun istihsali için (elde edilmesi için) daha kuvvetli olacağımız bir zamana intizardır. 

Bugün sulh yaparız, bir ay sonra, iki ay sonra Musul meselesini hal etmeye kıyam ederiz...


“Mustafa Kemal Paşa meclisin gözünü savaşla korkutarak Musul meselesini İngilizlerin istediği gibi çözmeye çalışmaktadır” diyen bazı siyasetçi ve aydınlar, İngiltere ile Mustafa Kemal’in gizli bir antlaşmaya vardıklarını ve bu gizli antlaşma nedeniyle Musul’un bırakıldığını söylemektedir.

Onlara göre Lozan’da İsmet Paşa’nın (ilk fikirlerinden) yüz seksen derecelik dönüşü, Lozan Konferansı’nda İngilizlerle yapılan özel ve gizli görüşmelerde varılan mutabakatın ve Mustafa Kemal Paşa’nın bu mutabakatı desteklemesinin sonucudur. 

Erzurum milletvekili Mustafa Durak Bey TBMM'de şunları söyler: 

Arkadaşlar, Musul’un bir sene sonraya taliki (ertelenmesi) demek, Musul’u kaybetmek demektir. Türkçede bir darb-ı mesel (atasözü) vardır, ‘sona kalan dona kalır’, Musul’u kayıp ettikten sonra, senin Şark’ta bir yerin kalmamıştır. 


Bursa milletvekili Dr. Emin Bey ise: 

“Beyler, yalnız Musul ile kalmaz, Musul’u verdiğimiz gün hudut Erzurum’dur” der.

Tüm bu itirazlara rağmen Lozan’da Musul meselesi İngilizlerin isteği doğrultusunda ertelenir. 

İngilizler yapmayı vadettikleri referandumu da Kürtlerin Türkiye yanlısı tutumlarından dolayı yapmazlar ve bir oldubitti ile Kuzey Irak’ın tamamından oluşan Musul Vilayeti’ni kendi kurdurdukları Irak Krallığı’na katarlar. 

Bir dönem İngilizlere umut bağlayan bazı Kürt ulusalcılarının hayal kırıklığı ise büyük olur.

Ekrem Cemil Paşa bu duygularını şöyle dile getirir:

İngiliz devleti Kürd’ü esir pazarlarında bir köle gibi Mustafa Kemal ve Bağdat Kralı Faysal’a sattı.


Antlaşmaya imza yetkisi vermeyen Meclis, 1 Nisan 1923 tarihinde feshedilerek yeniden seçimlere gitme kararı alındı. 

Musul meselesinden sonra Lozan’da, en fazla fırtına koparan konu, Kürtlerin azınlık olup olmadıkları ile ilgili tartışmalar oldu. 

Lozan görüşmeleri sırasında, Avrupalı devletler, Kürtlerin ‘azınlık’ olduğunda ısrar edince, İsmet Paşa buna karşı çıkarak şöyle dedi: 

Türkler ve Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ana unsurlarıdırlar. Kürtler bir azınlık değil, bir millettirler; 

Ankara Hükümeti hem Türklerin hem de Kürtlerin hükümetidir.


Lozan’daki görüşmeler devam ederken aynı tartışmalar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de yaşandı. Bitlis, Erzurum, Kastamonu, Mardin, Muş, Siirt, Urfa, Kozan, Diyarbekir ve Van milletvekillerinin imzaladıkları metin mecliste okundu: 

Türk-Kürt, bir kütle-i vahidedir (tek vücuttur)

Avrupa hükümetlerinin Kürtleri müdafaa etmeye salahiyetleri (yetkileri) olmadığı biddefaat (defalarca) memleketimiz halkıyla beraber protesto edilmiş olduğu halde yine ekalliyetlerden (azınlıklardan) mevzubahis edilmesi şayan-ı teessüftür.

...
Kürtlerin Türkiye halkı ile mukadderatları (kaderleri) birdir, her şeyleri birdir, gayeleri, dinleri birdir. Ekalliyetler(Azınlıklar) bunlara teşmil( Örnek)l olunamaz. Bugün Kürt için ekalliyet (azınlık) mevzubahis etmek, Türk için ekalliyet bahsetmek demektir. Şu halde bu tamamen reddolunmuştur.


Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarının, Lozan’da azınlıklar ile ilgili tartışmalarda Kürtlerin durumu ve hakları söz konusu olduğunda şeriat hükümleri doğrultusunda Kürtleri, gayrimüslimleri esas alan azınlık olarak kabul etmeyerek, kurucu ortak ve çoğunluk içinde kabul etmeler ilginçtir. 

Lozan’da hem Türk asıllı temsilciler, hem de Lozan’a Kürtleri temsilen gittiği iddia edilen Diyarbekir Milletvekili Zülfü Tigrel ve bizzat heyet başkanı İsmet Paşa ‘azınlık’ tanımını İslam hukukuna göre yaparak Kürtlerin azınlık değil, asli unsur olduklarını savundular. 

Açıklıkla bilindiği gibi Osmanlı millet hukukunda tüm Osmanlı uyruğu (tebaası) Müslim ve gayrimüslim olarak ikiye ayrılır, gayrimüslimler ödedikleri bir vergi (cizye) ile askerlik hizmetinden muaf tutulurlar. 

Osmanlı'da azınlıklar, sosyal hayatlarında kendi iç hukuklarını uygulamakta, dini inançlarını yaşamakta ve kendi dilleri ile eğitim ve öğretim yapmakta, dillerini toplum hayatının her sahasında kullanmakta serbesttiler. 

Kürtler, Türkler, Arnavutlar, Çerkesler, Araplar ve diğer tüm Müslüman halklar ise azınlık değil, aynı seviyede eşit asli unsur sayılmakta ve aynı haklara sahip bulunmaktaydılar. 

Türk, Kürt, Arap, Arnavut, Çerkes, Laz, Gürcü gibi Müslüman kavimlerin tamamı ana dille eğitim dahil kimlikleri ile ilgili her türlü haklarını kullanmada eşittiler. 

İslam hukukunun açık hükümlerine göre herhangi bir Müslüman kavim bir başka Müslüman kavim üzerinde hukuken bir üstünlüğe sahip değildir ve Müslüman bir diğer Müslüman’ın asla ‘zımmi’si; yani, Müslüman bir başka Müslüman’ın azınlığı olamaz. 

Lozan Anlaşması bu temel İslami ilke ve tarihsel uygulamayı referans alarak, hangi kavim, mezhep ve etnik kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap... bütün Müslümanları çoğunluk statüsünde kabul etmiştir. 

Ancak meselenin ‘trajikomik’ olan yanı, azınlık kabul edilen Rum, Ermeni ve Yahudilerin her türlü kimlik hakları verilirken; 

Çoğunluk ve asli unsur olarak kabul edilen Kürtlere, İslam hukukunun açık bir şekilde tanıdığı asli unsur hakları da (Anadille eğitim dahil, her türlü kültürel ve siyasi haklar);

Batı hukukunun tanıdığı azınlık hakları da verilmemiştir.

Sözün özü Kürtler azınlık haklarından da çoğunluk haklarından da mahrum edilmişlerdir. 

Bir diğer ilginç durum ise Batılı devletlerin bu ‘acayip’ duruma sessiz kalmalarıdır. 

Daha da ilginci, bugün de Türkiye’deki bazı çevrelerin aynı ‘kurnazlığı’ devam ettirmeleri; asli unsur ve azınlık kavramlarını çarpıtarak Kürtlerin tamamen meşru insani taleplerini, geçmişte çoğu kez olduğu gibi, dini referans göstererek inkar etmeleri veya en azından ötelemeleridir. 

Türkiye’de yaşayan Yahudi, Rum ve Ermenilerin her türlü dini ve milli hakları Lozan Antlaşması’nın 39,40 ve 41'nci maddeleri ile kendi dilleri ile eğitim hakları dahil teminat altına alınmıştır. 

Bugün hâlâ İstanbul’da öğrenimlerine devam etmekte olan Fener Rum Lisesi, Nişantaşı Ermeni Lisesi gibi onlarca ilk ve orta öğretim kurumu bu statülerini Lozan’da kazanmışlardır.

Kürtlerin hak arama mücadeleleri ise hala devam etmektedir.

Lozan’da yaşananları ve Kürt milletvekillerinin nasıl kullanıldıklarını göstermesi açısından 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti Diyarbakır milletvekilliği yapan Avukat Mustafa Remzi Bucak’ın anıları oldukça ilginçtir: 

Diyarbekir milletvekilleri Zülfü Tigrel ve Feyzi (Pirinççi) Bey, Bucak Osman Paşa zade, Siverek Milletvekili Halil Rahmi (Gürmen) Bey veya diğer Kürt mebuslar, devre devre mecliste seslerini yükseltmemek, zavallı Kürt’ün duçar olduğu mezalim ve katliama kulak kabartmamak, olaylara göz kapatmak şıkkını tercih ederek kendi makam ve sandalyelerini muhafaza etme yolunu tutmuşlardı.

 

Hele Kürdistan mümessili (temsilcisi) sıfatıyla Lozan’a kadar yedekte götürülen Zülfü Bey, Lozan Muahedesi’nin müzakeresi sırasında, bilhassa 'ekalliyetler (Azınlıklar) meselesi' konuşulurken, ictima (Toplantı) salonunda hazır bulunup Kürt milleti adına görüşünü -müsbet veya menfi- beyan edeceği yerde; 

İsmet Paşa’dan aldığı talimat ve direktif dairesinde hareket ederek, o gün kendisine hasta pozu vermiş, başına ve çenesine havlular sarıp hasta taklidi yaparak, otel odasından çıkmamış, gecelik entarisi ile (odada) oturmayı tercih etmişti.

Bu tafsilat bilhassa müteveffa (Zülfü Tigrel) tarafından, kendi damadı muhterem Doktor Sedat Altuğ’a anlatılmıştı.

Bu muhterem doktoru Diyarbekir’deki evlerinde ziyaret ettiğimde, bir vesile ile bana anlattı. 

Bu muhavere (konuşma) sırasında, rahmetlinin kerimeleri (Tigrel'in kızı), yani doktorun refikaları (eşi) da hazır bulunuyorlardı.


Kürt siyasetinde Zülfü Tigreller çok. 

Tigrelle yakın arkadaş olan ve aynı politikaların destekçisi Diyarbekir Milletvekili ve Nafıa (Bayındırlık) Bakanı Feyzi Pirinççi ile devam eden uzun bir liste var. 

İlk Bayındırlık Bakanlarından Feyzi Pirinççi’nin babası Arif Bey, en ünlü İttihatçılardan. Pirinççi zade Arif Bey, Diyarbekir Belediye Reisi ve Osmanlı Meclisi'nde Diyarbekir milletvekili. 

Ziya Gökalp'in dayısı ve Cahit Sıtkı Tarancı'nın da dedesi. 

Arif Bey'in oğlu Feyzi Bey, hem Osmanlı Meclisi'nde hem de TBMM'de, 1933'te ölene kadar milletvekili.

Feyzi Bey'in oğlu Vefik Pirinççioğlu, 1961'deki İnönü Hükümeti'nde İçişleri ve Devlet Bakanı, bir diğer oğlu Fethi Pirinççioğlu ise VIP Turizm'in sahibi.

Şeyh Said'in idam kararını veren hakimleri tebrik ederek ellerini sıkan Diyarbekir Milletvekili Müftü İbrahim Efendizade Şeref Uluğ da Liceli Kürt Pirinççilerle dayı-yeğen.

Diyarbekir'de İttihat ve Terakki'yi kuranlar bunlar. Uluğlar, Ziya Gökalp ve dayıları Pirinççiler.

Ermeni katliamı ve Ermeni mallarının talanını gerçekleştirenlerin başında da bunlar yer alıyor.

Yasinzade Şevki Ekinci de aynı kadro ile birlikte.

Ankara siyasi dehlizlerinde 'Bir ipek gömlek, bir metres ve bir mercedesle' kötü yola düşürülenlerin (kendi rızası ile ısrarla ve isteyerek düşenler çok daha fazla) listesi uzun...

Şeyh Said sonrası yakılan binlerce köyü, öldürülen, sürülen binlerce masumu görmezden, duymazdan gelen;

90'lı yıllarda da aynı şekilde yakılan 4 bin köy ve mezra ile binlerce faili meçhule rağmen sesini çıkarmayanlarla dolu çoook uzun bir liste!

Bu listenin karşısında duran, mevki, makam, izzet ve ikbali tekmeleyen;

Namuslu ve hamiyetli binlerce Kürt ise daha yukarılara tırmanamadan hapislerle, sürgünlerle devre dışı bırakıldılar.

Hasbelkader 'yukarılara, meclise' ulaşabilenler ise ilk fırsatta tasfiye edildiler.

Gelelim 'Tigreller'le, 'Karzai'lerin bağlantısına!

Kürt siyasetinde 'Tigrellere' aşinayız!

Lakin özellikle son dönemde Kürt siyasetinde çok sayıda 'Karzailer' de türedi.

"Kim bunlar?" diye soracak olursanız; kısaca 'dışarı' ile iş tutanlar!

"Ben bir parsa toplayayım, şahsi güç ve iktidar sahibi olayım da istersen Türkiye de Kürtler de yansın, Kürdistan harabe olsun" diyenler.

Sakın yanlış anlamayın;

ABD, Rusya, İngiltere, İran, Almanya, Fransa ile işi ve mesleği gereği diplomatik ilişkiler kuran, toplantılara katılan, Türkiye'nin ve Kürtlerin sorunlarını anlatanları kastetmiyorum. Bunlara bir diyeceğim yok.

Şahsen ben de bu şekilde yüzlerce toplantıya katıldım, görüşmeler ve konuşmalar yaptım.

Benim kastettiklerim bizzat dış güçler adına 'misyon' üstlenmiş olanlar.

'Türkiye'de kaos çıksın, yansın, yıkılsın NATO, Birleşmiş Milletler, ABD, İngiltere, Rusya... müdahale ederek ülkeyi Suriye ve Irak gibi işgal etsin ve bana bir paye verilsin' peşinde koşanlar.

Tarumar olmuş Afganistan'da Karzai olmak isteyen acımasız muhterisler.

Çıkan/çıkacak olaylar sonucu yerle bir olan/olacak, yarısının öleceği ve diğer yarısının da kaçmak zorunda kalarak Suriyelilerden beter bir hale düşeceği bir halkın, mahvolan/mahvolacak bir coğrafyanın 'Ağalığına' soyunan 'Harabe Baykuşları'; 

Allah bizleri, 'Suret-i Haktan' gözükerek en büyük ihaneti yapanların şerrinden korusun.

Tigrellerin de, Karzailerin de örnek alınacak bir yanları yok.

Dünya hayatı kısa ve üç günlük çıkar için bu kadar tabasbusa ve Kuran'daki ibaresi ile 'Az bir dünya menfaati karşılığında' halkını da, kendini de satmaya gerek yok.

Ne içeridekilere şakşakçılık ve yardakçılık, ne de dışarıdakilere uşaklık ve ajanlık yol değil. 

Çok uzun ve zahmetli olsa da hak, hukuk ve barış yolunda ısrar ederek, hep birlikte yürümekten başka bir yol, yol değil.

'Tigreller'i iyi tanıyoruz,

Kuzu postundaki Kürt 'Karzailer'e dikkat!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.