1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Kürt meselesi hakkında “yazmak&rdqu
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt meselesi hakkında “yazmak&rdqu

A+A-

Söz namustur deyimi dilimize ne zaman girmiş, neden bu kadar bol keseden kullanılıyor bilmiyorum; ama çok iyi biliyorum, bu söz hiç de kullanıldığı gibi bir “itibara” sahip değil. Yani sözü edilen “namusa” gerektiği kadar kıymet biçen o kadar büyük kalabalıklara rastlayamazsınız her zaman güzel yurdumuzda. Herkes her gün, her yerde, her an birisine bir söz veriyor, ama içlerinden çok azı sözünü yerine getiriyor. Çarşıda pazarda bir yakınına rastlayıp, “benim acele bir işim var, sen burada bekle ben geliyorum,” deyip sırra kadem basanlardan mı bahsetsem, yoksa “bir saat sonra buluşalım,” sözünü verip bir daha ortalıkta görünmeyenlerden mi?

‘Söz’ün kıymeti harbiyesi

Siz bakmayın “önce söz vardı” sözünün önce bu coğrafyada dolaşıma çıktığına; sözün kıymeti harbiyesi, herhangi bir organımızdan çıkan herhangi bir ses gibi bir şeydir, o kadar. Söz verirsiniz, yerine getirmek çoğu zaman enayilik olarak addedilir. Söz verirsiniz, onu yerine getirmemek sizi yerin dibine sokmaz.

Kelam ya da söz, Doğu’nun icadı gibi duruyor ama Batı’da kıymete binmiş gibi geliyor bana. Doğu’da bol keseden dağıtılır söz, bonkörce havaya savrulur; Batı’da cimridir onu kullananlar, yerine getirebilecekleri kadar harcar onu insanlar.

Sözün kıymeti yoksa bir yerde, orada yüksek sesle bağıranların sesi duyulur en çok. Daha çok bağıran, daha çok sözünü dinletir çünkü. “Dediğim dedik, çaldığım düdük” deyimi başka dillerde var mı bilmem, ama yine biliyorum, söz değerini yitirirse, devreye silah girer. İnsanoğlu, silah sesini bastıracak daha keskin, daha ağır, daha öldürücü bir ses henüz icat etmediği için de, şimdilik en kıymetlisi odur. Onu konuşturmayı bilen, kendi sözünü de dinletir.

Ondandır, bizde tartışma geleneğinin olmaması... Böyle bir gelenek olmadığı gibi küçüğün, büyüğün karşısında konuşma hakkı da yoktur. “Söz büyüğün, sus küçüğün” deyimi Batı dillerinde var mı bilmiyorum, küçüğe sadece “susma hakkı”nı tanımış bir toplum, haliyle ona tartışmayı da yasaklamış olur. Büyükler konuşur, diğerleri dinler; büyükler, “nasihat” eder, küçükler onu küpe yapıp kulağına asar.

Tartışma adabının olmadığı, hakaretin bilginin yerine geçtiği, yüksek sesle bağırmanın kıymete bindiği, karşısındakini dinlemektense, ne dediğini bildiğini hissettirip onu aşağılamanın revaçta olduğu bir toplumda, “görüşme”, “müzakere” ve sorunları bu yolla hal yoluna sokma geleneği de olamaz. Tarihimiz boyunca hiçbir sorunumuzu “müzakere” yoluyla haletmiş bir toplum değiliz. Böyle bir geleneğimiz olmadığı için de, -sanırım bunu vaktiyle Ahmet Altan fark etmişti- kaybettiğimiz ne varsa barış masasında kaybetmişiz. Müzakere geleneği olmayan bir toplum, savaşçı kabiliyetine güvenir. Bu zayıf yanını bilen hasmın da gün gelir, seni en başarısız olduğun yere, “müzakere masasına” götürür. Burada yeterince becerikli olmadığın için, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçer, sen de derdine yanarsın. Bundan sonra elinde kala kala büyük bir hamaset edebiyatı kalır, onunla avunur, onunla övünürsün. Üstün bir ırk, dağları aşan yıldırım ordular, bileği bükülmez kahramanlar, şanlı bir geçmiş, destanlar yaratan bir ecdat... Öyle bir ecdat ki, içki içmez, zina yapmaz, kimseden korkmaz, kimseye haksızlık yapmaz, (bütün bu meselelerle ilgili abuk sabuk bir televizyon dizisine bile tahammülü olmaz)  hepsinin üstünde tarih boyunca devamlılığı olan bir gelenek... bir devlet geleneği... tarihte kurduğun devletlerin sayısıyla gururlanıp, yıktıklarını hiç hatırlamayan bir tarih bilinci...

Devlet ne zaman haklıdır?

Onun için devletin kutsal sayıldığı, devletin kadir-i mutlak görüldüğü, devletsiz yaşamaktansa yaşamanın haram görüldüğü bir gelenekten gelen bir toplumun bireyleri, en ufak sorunlar karşısında bile bocalar, kişisel zekalarını aşağılayarak, küçümseyerek bu işe kendilerinin aklının ermediğinden dem vurur, devlete sığınır; ya karakola, ya da mahkemeye başvurur. Bizde çoğu zaman işler, bu yüzden “karakolda biter.” Devlet adildir, devlet akıllıdır, devlet bilgilidir; cahil, zekadan yoksun yurttaşlarının bütün işlerini hal yoluna koyar, ona doğru yolu gösterir. O yüzden “şeriatın kestiği parmak acımaz”, cezası kesilmiş olan, parmağından damlayan kanı damla damla ardında bırakarak kös kös evinin yolunu tutar.

İki kişinin arasındaki an

laşmazlığı gidermek devlete düşmüşse iş kolay; devletin dediği olur. Peki devlet tarafsa, yani dava devlet ile birey arasında ise, hakem kimdir? İşte devleti kuranlar bu konuyu da halletmişler, iki maddelik bir anayasa yazmışlar. “Madde 1; Devlet her zaman haklıdır, Madde 2; Devletin haksız olduğu durumlarda birinci madde geçerlidir.” Bu kuralı isterseniz askerde komutana, aşirette ağaya, sınıfta öğretmene, karakolda polise uyarlayın... birey ile otoritenin karşı karşı kaldığı her durumda bu iki maddelik yazısız anayasa devreye girer. O yüzden devletin taraf olduğu sorunlar çözümsüz kalır, kangrenleşir, büyür, bütün toplumu saran bir ura, bir kansere dönüşür. Onu tedavi edecek bir eğilime müsait devlet de yoksa o sorun da sittin sene çözülmez, kuşakların ömrünü heba eder, ülkenin kaynaklarını kurutur.

Makbul vatandaş olamayanlar

Devlete bu “yetkiyi” vermiş olan yurttaşlar da biraz cesaretle devletlerine başkaldırırlarsa eğer ve bu yolla “korku duvarını” aşarlarsa işte orada her şey, daha çetrefil bir hal alır. Bir kez korkuyu yenen, kolay kolay korkuyu yenmesine yaramış olan aracı elinden bırakmaz. Ona tapar. Çünkü bıraktığı anda başına gelecekleriyle ilgili tecrübesi vardır. Devletini tanıyor, en az devletin onu tanıdığı kadar. O vakit en iyisi devletin yaptığını yapmak... Yani sesini biraz daha yükseltmeye çalışmak... Uzlaşma çıtasını biraz daha yükseltmek... Tanınan hiçbir hakkı kabullenmemek... Devlet ne kadar “inatçıysa”, ondan biraz daha “inatçı” görünmek...

Siz istediğiniz kadar geceleri çocuklarınıza, inadın aslında hiçbir işe yaramadığını, inatlaşan insanların sonunun hüsran olduğu hissesini küçük beyinlere aşılamaya çalışan “iki inatçı keçi” masalını anlatın. İstediğiniz kadar sesinize bir şefkat tınısını verip günahsız çocuğunuzu bu masalla uyutun. Yarın o çocuk da büyüyüp sizin yaşınıza geldiğinde, sizin yetiştiğiniz kültürle büyüyecek, sizi büyüten devletin şefkatli kolları arasında “makul” yurttaş olamaya çalışacak, o devlete isyan etmiş olan “teröristlerin” hikayeleriyle büyüyecek...

İçlerinden birisi çıkıp, örneğin ezeli sorunlarımızdan biri olan “Kürt meselesinin” neden çözülmediğine dair böyle bir yazı yazacak, nafile “bütün bunları yazıyorsun” diyecekler.

Çünkü yazıyla ilişkimiz “soğuk fizyonla” ilişkimize benzer. Yazı yazmayı beyhude, boş bir faaliyet olarak görüyoruz, hatta yalan addediyoruz yazı yazmayı. Konuşurken, bize bir şey anlatanın söylediklerine inanmıyorsak “hadi be, yazıyorsun” diyerek gösteriyoruz tepkimizi. Buna rağmen “yazıhaneden” geçilmiyor memleketimizde.

Her işin bir yazıhanesi var

Koyun kaçakçılığından palazlanmış yap-satçı müteahhidin, otobüs işletmecisinin, motor tamircisinin, fırın işletmecisinin, mafya babasının, kabzımalın, pazarlamacının, pezevengin, çay bahçesi işletmecisinin, lahmacuncunun, hamamcının, muhtarın, manavın, bakkalın, kebapçının, manifaturacının, kanepe koltuk bayiinin, reklamcının, çiçekçinin, köftecinin, tüpçünün, araba galericisinin, politikacının, “ulusalcı-yurtseverin”, katilin, düzenbazın, madrabazın, hokkabazın, fırıldakçının, hasıla aklınıza kim ve hangi meslek gelirse gelsin hepsinin birer “yazıhanesi” var...

Esnaftan haraç alan kabadayı, önemli meselelerini yazıhanede konuşur.

Kadın pazarlayan godoş, yazıhanede bitirir işini.

Adam öldürmeyi meslek haline getirmiş katil, yazıhanede yapar planlarını.

Arsa spekülatörü, yazıhanede pazarlar hazine arazisini.

Gecekondu mafyası, yazıhanede planlar yakacak ormanlık alanı.

“Ulusalcı-yurtsever” yazıhanede karar verir vatanı nasıl kurtaracağına.

Politikacı, yazıhanede alır rüşveti.

Tarihi eser kaçakçısı, yazıhanede karar verir eseri nereye pazarlayacağına.

Özetle yazıhanede bir tek yazıyla uğraşılmaz.

Yazı yazmak boş bir iştir, çünkü yalan

söylemektir.

Bu yüzden Kürt meselesinin nasıl çözüleceğine dair bir şeyler “yazmak” beyhude bir çabadır!

muhsink63@gmail.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.