1. YAZARLAR

  2. M. Latif YILDIZ

  3. Kürd'ün Deniz Görmüşü
M. Latif YILDIZ

M. Latif YILDIZ

sorgu / yuksekovahaber
Yazarın Tüm Yazıları >

Kürd'ün Deniz Görmüşü

A+A-

 

Benim yaştakiler çok iyi bilir. Türk filmlerinin vazgeçilmez bir karesi vardır. Boğazda, yalıda oturan zengin, mürebbiyeli, evde ders veren öğretmenleri, hizmetçileri, özel şoförü olan evin şımarık kızı ile hikâyeye girerlerdi.

Haydarpaşa garına dönen kamera, Kurtalan ekspresinden elinde tahta bavul ile inan erkek aktörü denize açılan kapıya doğru yürür ve ilk kez karşılaştığı denize şaşkın bakardı.

Benimki de aynen öyle oldu. 1968 yılı Eylül ayıydı. Diyarbakır’dan bindiğim Kurtalan ekspresi ile Haydarpaşa garına indim. Elimde tahta bavul yoktu ama mukavvadan yapılmış koyu kahve orta boy bir bavulum vardı. İlk kez garın denize açılan kapısına çıktığımda denizi ilk görüşümü hiç unutmuyorum.

Haydarpaşa garından çok da uzak olmayan Kadıköy’ün on binlerce dönümlük bağları, bahçeleri ile zafiyet geçiren öğrenci ve öğretmenler için yapılmış Validebağ prevantoryumu ve hastanesi vardı. Bu hastaneye dinlenmem için sevk etmişlerdi.

Diyarbakır Öğretmen Okulundan mezun olduğum 1968 yılında hastalandım. Yatılı öğrenciydim. Yemeklerimiz iyi değildi, 40 kişilik askeri koğuş gibi Diyarbakır’ın uzun kış gecelerinde buz gibi yatakhane vb. olumsuzluklar yüzünden zafiyet geçirdim. Bir roman kadar uzun okul hikâyesi olduğu için sizi fazla yormadan okul anısını burada keseyim.

Öğretmen Okulunda en sevdiğim sınıf arkadaşım Hüseyin Demirci Samsunluydu. Bu hastanede de Rizeli bir gençle tanıştım. Katıksız Laz’dı. Ama onca insan içinde o hastanede bir birimize en fazla kanımızın kaynadığı ender kişiydi. Sazı da sesi de güzel bir insandı.

Derken 12 Eylül darbesinden sonra öğretmen ağabeyim Abdulgaffar’ı 1402 sürgünü ile önce Rize sonra Ordu’ya atandı. Kardeşim ve ailesi Karadenizliler o kadar kaynaşmışlardı ki bölgeden ayrıldıktan sonra da yıllardır hala bir birlerini arar, hal hatır sorarlar.

Derken bir gün çocuklarıma “haydi bir Karadeniz turu yapalım” dedim. O zamanlar çocuklar küçük; küçük dedimse kızlar lise, oğlan ilkokul öğrencisi. Beyaz şahin arabam var. Karadeniz sahil boyu dostlarım da çok. Samsun Günaydın Muhabiri ve Samsun Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ferruh Çetin. Rize’de can gibi bir dost Günaydın muhabiri Osman Can; Ordu Valisi, Giresun ve Trabzon Emniyet Müdürleri; Konya’da basın danışmanlığını yaptığım firmanın sahibi Süleyman aslen Ordu’lu; velhasıl bir hayli dost, meslektaş, arkadaş var. Rize’ye kadar sahil boyunca süren 15 günlük tadını unutamayacağım güzel bir gezi oldu.

Trabzon’da Atatürk Köşküne çıktığımızda hava günlük güneşlik; müzeden çıktıktan sonra sicim gibi yağmur yağıyordu. Köşk çıkışı arabamın marşı basmadı. Yakındaki malikâne gibi bir evin kapısını çalarak şehre telefon etmek istediğimi söyledim. İçeri aldılar. Emniyet müdürü Zeynelabidin Ayhan’a durumu aktardım. Vaziyeti anlayan ev sahibi ısrarla çocukları ve eşimi evinde misafir etti. Arabayı şehirden gelen bir ekiple sanayiye götürdük. Araç tamir edildikten sonra çocukları almaya geldiğimde Kuzey Mobilya’nın patronu olan ev sahibinin ABD’de okuyan kızları ile benim kızlar samimiyeti arkadaşlığa dönüştürmüşlerdi. Kızlar bu arkadaşlığı uzun yıllar mektup, kart ve telefon üzerinden sürdürdüler.

1968’den 2000 yılına kadar Günaydın, Sabah ve Star gazetelerinde çalışırken en iyi arkadaşlarım Karadenizliydi. Mesela Yurt haberler müdürlüğüm Trabzon Maçkalı Kemal Yıldırım, Rize İyidereli Ali Birerdinç, Balıkesir muhabiri, ancak Türkiye muhabiri gibi çalışan Trabzonlu Orhan Doruk, ünlü Yönetmen Reis Çelik ilk etapta aklıma gelen isimler.

Bir gün canım kadar sevdiğim kızım Emel (çocuklarımın hepsi canımdır) Ankara’da ilaç firmasının bölge müdürü iken,”baba evleneceğim” dedi. Tamam, evleneceğin delikanlı gelsin görelim, tanıyalım dedik. Geldi, o da Rize Pazar’lı çıktı. Kem, küm, bakalım, edelim falan dedik, araştırdık amma kızım beğenmiş bana da evet demek düşüyordu. Çünkü aklıma daha önce tanıdığım ve de ağabeyimin anlattığı Karadenizliler ve de Rizeliler geldi.

Bunları niçin mi yazdım? Hayatım boyu bildiğim bir değim vardı. “Kürdün deniz görmüşüne Karadenizli” ya da “Karadenizlinin deniz görmemişine Kürd”denir derlerdi. Biz böylesi aynı yumurta ikizleri gibi bir karakter iken sahi Sinop ve Samsun’da neler oluyordu?

Mertlik, cesaret, erdemlik, vicdan, merhamet, insaf, temiz kalplilik, bazen saflık derecesinde dürüstlük, içleri dişleri bir; hainlik, tuzak, kin, düşmanlık nedir bilmeyen. Adalet, demokrasi, barış insanları; lafı evirip çevirmeden doğruları söylediği için 9 köyden değil 19 köyden kovulan; özgürlüğe âşık, sağlam maya ile yoğrulan bu insanlara ne olmuştu da bir birlerine düşman bilen hale geldiler. Bugün bunu irdeleyeceğim.

IRKÇI GEN LİMAN BULMASIN

Bazı gelişmeler var ki iyi niyetle yol alan çözüm süreçlerine engel olmada çok önemli engeller oluşturur. Türkiye ve Ortadoğu’da 100 yıldır yaşanan Kürd sorunu çözülecek diye ümitler yeşermişken Paris’te vahşeti çağrıştıran “provokasyonu” Kürdler sineye çekti.

Ancak Kürd kökenli çalışanlara ve seçilmiş Milletvekillerine ülkenin bazı illerinde saldırı, linç girişimi, hakaret, dövme, gözaltı olayları insanı derinden düşündürüyor.

 Ne yazık ki son yıllarda Türkiye’nin 8 bin kilometrelik kıyı şeridinde ve bazı Orta Anadolu illerde tam bir ırkçı gen sarmalına dönüşmüş. Kıyı boyu ve Anadolu’da fabrikalar, tarım, turizm, inşaat ve benzeri işlerde Kürdleri köle gibi ucuz işçi olarak kullanmakta bir beis görmeyenler ne hikmetse söz konusu Kürd dili ve Milletvekili ziyareti olunca faşist dalgayla ırkçı geni açığa çıkartan saldırılarla karşılaşabiliyoruz.

Meclisteki her vekil gibi vatandaşın oyu ile seçilmişler ülkenin bir bölgesinde gittiler diye “Ne işleri var orada” ya da “onlar da gitmeseydi” demek abesle iştigal değil de nedir?

Ya da, Erdoğan’ın “milletvekilleri bu ülkenin her yerine gitmeli” derken; o vekillerin Sinop ve Samsun’da saatlerce hapis kalmaları; panzerler ile tahliye edilmeleri acaba aynı hükümetin ve Başbakan’ın sorumluluğunda değil mi?

Irkçı genden beslenen faşist zihniyete sahip bir takım kişiler kıyı bölgesine yerleşen Kürd kökenlilerin düğünlerini basıyorlar, müzikhollerde Kürdçe şarkı söylemelerine izin vermiyorlar, söyleyene de saldırarak darp ediliyorlar. Suçlu olarak da polis karakollarında işkence görenler yine onlar oluyor. Hatta Kürdçe konuştular diye de saldırıya uğruyorlar. Sıradan bir kavgaya eğer karışan taraflardan biri Kürd ise olayı o şehir, ilçe ya da beldede oturan Kürdlere toplu saldırıya dönüşebiliyor. Bu durumda söz konusu saldırgan topluluk cezalandırılacağına Kürdler o coğrafyasına sürgün ediliyorlar.

Peki, bu ülkenin Hükümeti, Başbakan’ı, İçişleri Bakanı ya da bölgedeki kaymakamı, valisi, emniyet müdürü, polisi, jandarması olup bitenler karşısında ne mi yapıyorlar? Sadece seyrediyorlar. Kimi; linç edenleri, dövenleri, sövenleri, hatta öldüren ve de sürgün edenleri.

Peki, batıda 30 yıldır yapılanlara karşın; Sinop, Samsun ya da kıyıdaki faşist gen gibi bir tek, evet bir tek olay bugüne kadar Kürd coğrafyasında meydana geldi mi? Hayır.

Söyler misiniz? Bugüne kadar hangi Milletvekili heyeti Kürd coğrafyasına girmeyecek diyen saldırgan bir gurup ortaya çıktı? Hangi Türk saldırı ya da benzeri bir olumsuzluk ile karşılaştı? Bir tek örnek verebilir misiniz? Yok.

Maazallah, çıksa ne mi olur? Sömürge zihniyetine sahip bürokratların emri ile eylemi başlatanlar gaz, tazyikli su, panzer hak getire; yüzlercesi anında gözaltına alınır, hatta öldürülebilir. Kaçanlar video görüntülerinden tespit edilir, evlerinden yaka paça işkence hanelere olarak kullanılan karakollara götürülürler. Sonra tutuklanmaları için savcıya, savcı da hâkime havale ederdi. Hâkim de yüzlercesini gözünü kırpmadan içeri atardı.

Mesela son Sinop ve Samsun’daki faşist saldırıyı yapanlara polislerin engel olmak için değil de, teşvik eden tavırlarını görmüş olmalısınız. Her şey olup bittikten sonra ne mi oldu? Göstermelik birkaçı gözaltı, karakolda çay, kahve ikram faslı, sonra salıvermeler. Şu satırların çıktığı ana kadar tutuklanan tek bir Allah’ın kulu var mı? Yok.

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu sağlığında kendisine sormuşlardı; Örgütlerinizi neden kontrol altına alamıyorsunuz? Diye. Cevabı çok anlamlı, bir o kadar acı ve düşündürücüydü. “Önlemek için elimizden geleni yapıyoruz amma bizim tarlayı çok önceden sürmüşler.”

Özellikle kıyı boyu ve Orta Anadolu’da tarlalar önceden sürülmüş. Eğitim sistemi, derin devletin örgütlü elemanları, partilerin iç eğitimi, medya ve benzeri yöntemler ile ırkçı gen yeterince şırınga edilebiliyor. Küçük gruplar, büyük toplulukları hareke geçiriyor.

İşte Kürdleri asıl korkutan ve endişeye sevk eden budur. Kürd halkı dünden barışa razı; ya Türk Halkı ne durumda? Faşist ve ırkçı zihniyete sahip CHP, MHP türevleri partiler ile kısmen AKP içindeki dinci faşist damar Öcalan, Erdoğan açılımına fırsat verecek mi?

Sayın Başbakan, AKP, Hükümet, mütedeyyin İslami kesim, Türk halkının büyük bir çoğunluğu, Kürdler ve azınlıklar bu süreci gönülden destekleyebilir. Peki ya o azgın azınlık? İşte biz aydınların, çözümden yana olan yazarların, siyasilerin tek korkusu ve endişesi bu.

İkinci korku azgın beyaz Türk direnişi karşısında Başbakan, Hükümet, AKP ve onlara destek veren medyanın süreci “Terörü ve PKK’yı bitirme” olarak yansıtmasıdır. Kürd halkının haklarını ve taleplerini yasal, anayasal görmemezlikten gelme endişesidir.

Kökleri derin devletin kılcal damarlarına uzanmış “barış” karşıtlarına nasıl bir tavır alınacak soru işareti giderilmiş değil. Kürd sorunu kıyı şeridi ve İç Anadolu’da anlatılmalıdır. Başbakan ne demişti? “Savaş kolay, ama barış zor.” Paris, Sinop ve Samsun olayları barışın ne kadar zor olduğunu gösterdi. Kan ve anaların gözyaşının durması için süreç anlatılmalıdır.

Aklı başında kim istemez ki? Barış reddedilir mi? Demeyin. Kıyı şeridine bakın ne demek istediğimi anlarsınız. Aklı başında insan tabii ki barış ister, ama bu ülkede aklı başında olmayan genlerine ırkçılık işlemiş o kadar çok insan var ki. Adil ve kalıcı bir barışın önünde en büyük engeli onlar oluşturuyor. Barışın olgunlaşmaması için her şeyi yaparlar.

Irkçı gen yüklü insan sayısını “bir avuç” diye geçiştirilemez. Tamam, barışı engelleyen grubun şansı yok denilebilir; ama hesaba katmak gerekiyor. 90 yıldır bilenmiş ırkçılığı bir anda silmek kolay değildir. Barışa karşı olanları lümpen takım diye kestirip atamayız.

Başbakan ve AKP samimiyse Sinop, Samsun olayının derinliklerine inme konusunda gerekeni yapmalı. Bunlar küçümsenirse çözüm süreci zarar görür. Zira tuzaklar Paris, Sinop ve Samsun ile sınırlı kalmayabilir. Karadeniz kıyılar bugün için Mahirlerin çekildiği 1972 alanlar değil. Kafilede olan Ertuğrul Kürkçü 41 yıl öncesinin alanı olmadığı çok iyi bilmeli. Barış’ın sırat köprüsünden geçmek olduğuyla BDP’liler de yüzleşmeli.

 Karadeniz’de olacaklar günler öncesinden belliydi. Yerel değil genel medya da bunu işlemişti. Böylesi köklü meselelerde çok dikkatli olunmalı. 12 Eylül öncesi solun kalesi kıyı şeridi Kürdler ile omuz omuza mücadele verirken yıllar sonra aşındı, değişti, ırkçı gen sardı.

Sol kıyıda Kürdler konusunda Deniz Baykal, Birgül Ayman Güler, Süheyl Batum, Haluk Koç ve benzerlerinin zihniyetinde yol alan şoven bir dalganın etkisinde. Eğer iktidar kıyı şeridi ve İç Anadolu’da süreci ciddi bir anlatımla yol almaz ve saldırıları meşru gösterme gibi bir yol izlerse süreç büyük yara alır. Barış sürecini boğmak isteyenlere fırsat verilmemeli.              

Kıyı şeridi ve iç Anadolu’da kendilerine “beyaz Türk” adını veren bir grup “barış” sürecini engellemek için “vatan, millet, bayrak” adı altında linç dâhil her şeyi yapar. Hatta onları destekleyen devletin derin güçleri olduğunu da göz ardı edilmemeli. “Çözüm süreci” ilerledikçe benzeri provokasyonlar artabilir. IRKÇI GEN bu sürece engel olabilir.

“Kürd sorununu çözelim” derken “Türk sorunu” çıkarma peşinde olan parti ve gruplar var. AKP ve BDP süreci baykuşlara fırsat vermeden yol almalı. Unutmayalım ki bir zamanlar Kürdler ile ikiz kardeş olarak tarif edilen, heyecanlı bir Karadeniz halkı vardı. Karadenizli için “Kürdün deniz görmüşü” denilecek kadar bir birinin kopyası olarak tanınırdı. Karadeniz halkında “ırkçı gen” Akdeniz ve Ege gibi yaygın olmadığını çok iyi biliyorum. Birileri ayrılık tohumları ekmeden gereken önlemler alınmalı diyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.