1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Kürd'ün Acınacak Hali
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Kürd'ün Acınacak Hali

A+A-

Misak-ı Milli sınırları içinde Türklerden kurulu bir ulus devlet yaratma projesine sahip olup bu projeyi bir an önce uygulama sahasına geçirme telaşında olan  İttihat-Terakki Cemiyeti, önünde farklı milletlerden müteşekkil çeşitli etnik topluluklar bulmuştur. Bu toplulukları sistem içine çekip eritme politikası güden bu Kemalist kadro, kendisine karşı ayak diretenlere karşı her türlü zulüm aracına başvurarak hedefini gerçekleştirme çabası içine girmiştir.

Gücü elinde bulunduran devlet oligarşisinin yapay sınırlarını ve düşünce sistematiklerini muhafaza etme adına, kendisiyle çelişkiye düşen ve bu çelişkiyi olması gereken noktaya doğru sürükleme çabası içinde olan her türlü bireye, fırkaya ve millete karşı hem fiziksel, hem de zihinsel baskı alanları oluşturarak yegâne yetki sahibi olduğunu akıllara ve yüreklere nakşeder. Bireylere ve fırkalara uygulanan imha operasyonları toplumun tüm kesimlerini ilgilendirmeyip sınırlı bir etki-tepki durumu oluştururken, bir millete uygulanan imha ve inkâr devinimi ise, o milletin tüm fertlerini ilgilendirerek külli bir karşı koyuş tepisi meydana getirir. Teslim alma ve tasfiye etme politikalarıyla kendisini yok etme kararlılığında olan devlet mekanizmasına karşı, kendi gizil güçlerini devreye sokarak varlığını ve yaşama isteğini haykıran nadir milletlerden biri de Kürt halkıdır. Dört tarafının düşman güçleriyle çepeçevre kuşatıldığı, vatanının sömürgenin sömürgesi haline getirildi ği, asimilasyon politikasının kendini had safhada hissettirdiği, dini suiistimalin ve karın tokluğunun onursuzluğun eşiğine doğru sürüklemiş olduğu Kürt ulusu, tüm bu olumsuzluklara karşın kendi ayakları üzerinde durma cesaretinde bulunabilmiş ve varlığını günümüze kadar taşıma başarısını gösterebilmiştir.

Kürdistan mıntıkasını kendi tekellerine geçirdikten sonra, onu belli bir pay alma karşılığında bölgedeki taşeron güçlere teslim eden batılı emperyalist kuvvetler, Kürt milletini yüzyıllar sürecek derin bir girdabın içine doğru sürüklemişlerdir. Ulus-devlet üniter yapısını dikkate alarak kurulan bölgedeki egemen sistemler kendilerini mensubu olarak hissettikleri halkın değerleri üzerine oturtarak, bu halkın seküler yaşam tarzı direktifinde gelişkin ve devingen bir karaktere doğru yücelmesi için geniş çaplı bir yeniden diriliş sürecine girmişlerdir. Aidiyet noktasında sömürgecilerinden farklı olan, özgün kimliğiyle ve kadim uygarlığıyla tarihte önemli bir misyonu yerine getiren Kürt milleti ise, ortak vatan üzerinde tek bir ulus yaratma projesinde düzeni bozan ciddi bir unsur olarak görülmüş ve ne pahasına olursa olsun ezilmesi gereken ucubeli bir yaratık haline dönüştürülmüştür. Bu ucubeli yaratığı bir anda ortadan kaldırmanın imkânsızlığının farkında olan faşist otoriter kuvvetler, tedrici bir metotla işe koyulmanın daha mantıklı olacağı hesabı içinde hareket ederek uzun yıllar sürecek olan iğrenç politikalarını yürürlüğe koymuşlardır.

Kürtleri sahip olma gücünden yoksun bırakıp iktidarsızlaştırma çabası neticesinde Kürdistan ismi yasaklanarak kaotik mecraya doğru ilk adım atılmıştır. Cumhuriyetin kurulduğu ana kadar Kürtlerin yoğun bir şekilde yaşadığı mekân anlamında kullanılan bu coğrafik ve siyasi terim, Cumhuriyetten sonra her iki anlamından da soyutlanarak “Şark Vilayetleri” adını almıştır. 1950’li yıllara kadar bu isimle anılan bölge, bu yıllarda “Doğu Anadolu” ve “Güneydoğu Anadolu” isimlerini alarak tamamıyla resmi ideolojinin öngördüğü noktaya getirilmiştir. Kürdistan topraklarının doğu toprakları olarak değiştirilmesi, Türkiye’nin Ankara merkezli toprak bütünlüğünün göstergesi haline getirilerek bölünmez bir bütünlükle denkleştirilmiştir. Bu bütünlük süreç içerisinde büyülü ve kutsi bir niteliğe bürünüp olağanüstü motiflerle süslenmiştir. Bu noktadan itibaren artık, Kürdistan ibaresi öfke dolu bakışların ve “bölücü” ithamlarının koyu zincirleri arasında soluksuz bırakılmıştır. Mezop otamya medeniyetinin önemli ayaklarından birini oluşturan ve yaklaşık olarak altı bin yıldır yaşadığı toprakları terk etmeyen Kürt ulusu, bu topraklarda bin yılını bile doldurmayan bir ulusun tutsağı haline getirilerek utanç verici bir hayatı yaşamak zorunda bırakılmıştır.

Paul Valery’nin “Tanrı’nın ete bürünmüş şekli” dediği ve bir milleti ayakta tutup ona “ben” olma bilinci kazandıran dil unsurunun yasaklanmakla kalmayıp hakaretlere maruz kalması ise insanlık tarihinde karanlık zihniyeti temsil eden güruhun etkinliğinden hiçbir şey kaybetmediğini göstermektedir. Bir ara eşek dili olarak addedilen ve konuşulan her bir kelimesi adına para alınan Kürt dili, zamanla kendini güncel ve edebi dil kategorilerinde ifade etme olanağı bulmasına karşın; eğitim kurumlarında ve resmi yazışmalarda iletişim aracı olarak kullanılmamasından dolayı halk arasında –özellikle gençler arasında- etkinliğini iyice yitirip yok olma eşiğine doğru sürüklenmiştir. Nasıl ki bir zamanlar Kürtçeyi güncel ve edebi bir dil olarak kullananlara para cezası kesilmişse, şu anda da bu dili eğitim yuvası olan okullarda ve resmi kurumlarda kullananlara çeşitli yaptırımlar uygulanmaktadır. Tevn yayınları sahibi Mehdi Tanrıkulu’nun  2008 yılının başlarında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına  Kürtçe olarak yazmış olduğu dilekçesinden dolayı altı ay hapis cezasına maruz kalması, bu yasakçı zihniyetin tipik örneklerinden biridir. Şunun çok açıkça belirtilmesi gerekir ki, bir dil kendini hem sosyal, hem siyasi hem de kültürel alanda ifade etmediği ya da edemediği sürece silik ve yapay bir unsur olarak unutulmaya mahkûmdur.

Kürt milletini Türkleştirme politikası üzerine devlet düzenini kuran ırkçı TC. Düzeni Kürdistan lafzına ve Kürtçe diline olan baskısıyla her ne kadar Kürt bilincini yozlaştırıp yabancılaşmaya maruz bırakmışsa da, Kürtlerin bilinçaltlarında halen bir Kürtlük kıvılcımının var olduğunu –kendileri için trajik olsa da- kabul etmek zorunda kalmışlardır. Şovenist sistem Kürt halkının bilinçaltında da Türkiyeli olmanın gururunu hissetmeleri için elinden gelen her türlü iğrenç zulüm içerikli politikalarını devreye sokmuştur. Kürt milletini tarihin karanlığına gömüp, Türk milletini tarihin öznesi haline getirme çabasında olan Kemalist kadro ve bu Kemalist kadronun türedileri, Türk ve Kürt milletlerinin hiçbir zaman gerçekleşmemiş olan tarihsel kardeşliğine sürekli dem vurarak, Türkleştirme politikalarına uygun teorik bir alt zemin oluşturmuşlardır. Bu kuramı uygulama sahasına geçirmek için de birer misyoner vazifesi gören Türk merkezli cemaatleri ve Türk öğretmenleri Kürdist an’a göndererek, asimilasyonun ruhlara kadar işlenmesi hedeflenmiştir. Bu misyonerler, Kürdistan’da Kürt çocuklarına Türkiyeli olmanın gururunu ve vatanın bölünmez bütünlüğünün kutsiyetini anlatarak hareketsiz kalmış zulüm çarkını döndürme işlevini üstlenirle. Ayrıca resmi ideolojinin tekelinde olan ve kolektif bir yapıya sahip olmasından dolayı korkunç bir araca dönüşen medya adlı araç da, Kürt milleti ile Türk milleti arasında ortak bir akıl, duygu ve anlayış tarzı vücuda getirerek benzetme edimini had safhaya ulaştırmıştır.

Tamamıyla insanlık dışı olarak nitelenebilecek bu zoraki uygulamalara paralel olarak Kürtlerin içinde de Kürt karşıtı bir yapılanma vücuda getirilmiştir. Bu yapılanmanın kökeni II. Abdülhamit döneminde oluşturulmuş olan Hamidiye Alaylarına kadar uzanmaktadır. Hamidiye Alaylarının asıl amacı, Kürt ulusal kurtuluşunu engellemekti. Türkiye Cumhuriyeti devleti de Osmanlı’dan miras kalan bu anlayışı “Koruculuk sistemi” adı altında örgütleyip sistemli bir yapıya dönüştürmüştür. Hamidiye Alayları ile aynı fonksiyonu yerine getiren koruculuk sistemi, Kemalizm’in Kürdistan’daki resmi bekçiliği vazifesini üstlenerek, bu topraklardaki denetim ve kontrol mekanizmasının oluşturulmasında araç olarak kullanılmıştır ve kullanılmaya devam edilmektedir. Bu kişiler devletin kendilerine vermiş olduğu cüz-i miktardaki para karşılığında, onur ve izzetlerini satılığa çıkararak, Kürt tarihinin karanlık sayfalarında lanetli bir unsur olarak yerlerini almışlardır. Gerçek düşmanın karşısın da ellerini önde bağlayıp kafalarını hafifçe eğerek uslu bir şekilde duran bu melun sistemin melun aktörleri, kendi halkına karşı bir nefret ve tiksinme hissiyle hareket ederek onları asıl düşman olarak ilan eder.  Roma’da en büyük köle düşmanlığı yapanların Libertuslar (azat edilerek özgürleşen köleler) olması da bir parça kemik karşılığında zelil bir yaşam tarzının rahatlıkla benimseneceğinin izdüşümünü zihinlerde canlandırır.

Türk devleti’nin dört bir yandan Kürt milletini kuşatıp onu imha etmeye yönelik girişimleri büyük oranda başarılı olmuştur. Bundan sonra bir Türk gibi düşünen, bir Türk gibi hareket eden, bir Türk gibi duyumsayan bir Kürt nesli vücuda gelmiştir. Vücuda gelen bu Kürt nesli bırakın kendisinin ve milletinin doğal haklarını savunmasını, kendisinden ve milletinden nefret edecek kadar soysuz bir kişiliğe doğru sürüklenmiştir. Kendi milletinin bir devlete, bir toprak parçasına sahip olamamasını onun akıl noktasında sığlığına bağlayarak, kendisi ile bir şekilde bağlı bulunduğu ulusu arasındaki doğal olan bağı kopararak aşağılık kompleksinden kurtulma uğraşı içine girer.  Bu algılayış tarzına sahip biri, her ne kadar avazı çıktığı kadar “Ben bir Kürdüm” diye haykırsa da artık o, bir Kürt değildir. Türk devletinin varlığı için çalışan, Türk devletinin bölünmez bütünlüğünü savunan, Türk devletinin işgal etmiş olduğu Kürdistan topraklarındaki varlığından hoşnut olan, Türk d evletini yapmış olduğu dışkı yedirilme vakasına, soykırıma, barbarlığa ve asimilasyona meşru dayanaklar arama çabası içine giren biri acaba Kürt olabilir mi? Hayır hayır!!! Böyle biri her ne kadar Kürt olduğunu bin bir dereden su getirerek ispat etmeye kalkışsa da artık bir Kürt olma bilincine ve ruhuna sahip olmadığından dolayı beyaz Türkler safında yerini almış olur.   

Türk devleti kuruluşundan bugüne kadar elindeki tüm olanakları seferber ederek Kürt halkını tarihin çöp sepetine atma mücadelesinden vazgeçmemiştir. Fiziki ve psikolojik tüm yıldırma operasyonları ve yaptırımlarıyla beraber işbirlikçi Kürt sınıfını da yanına alan Kemalist düzen, süreç içinde şüphe, korku, güvensizlik, tedirginlik gibi olumsuz duygusal etmenlerin hâkimiyetinde hastalıklı bir millet inşa etmiştir. Aynı zamanda kimin dost, kimin düşman olduğunu ayırt edemeyecek kadar bir zihni bulanıklığa maruz kalan bu talihsiz millet, kendisini kendisi olmaktan çıkaran bu zulüm cenderesine karşı göksel bir kurtarıcının esrarlı nefesinin iliklerine kadar işleyeceği var oluşsal bir yaşamın özlemi içinde durup beklemektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar