1. YAZARLAR

  2. M. Şakirê Koçer

  3. Kürdistan'ın Tarihsel Gerçekliği
M. Şakirê Koçer

M. Şakirê Koçer

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürdistan'ın Tarihsel Gerçekliği

A+A-

     Kürtler kırk milyona yakın bir ulustur ve bağımsız bir devletleri yoktur. Kendi ülkelerinde, kendi topraklarında ve kendi milli servetlerinde tasarruf yetkisine müstemleke devletler izin vermiyorlar. Kürtlere kendilerine ait olan da, yönetim ve tasarruf yetkisine izin vermeyen devletlerin aslında ümmet diye bir dertleri de yoktur.

     Kürtlerin kalabalık bir ulus olarak asıl meselesi devlet erkine erişmesinden öte, Kürtlerin asıl erişmeleri ve kavuşmaları gereken ulusların kendi kaderlerini tayin hakkıdır ve özgürlüktür. Yoksa herhangi bir Kürt devleti, Kürtler için vazgeçilmez ve ertelenemez olan irade hakkını ve özgürlüğü sağlamayabilir. Ve haksız yere vermeyebilir.

     Bütün bunlar ihtimal dahilindedir. Asıl olan Kürtlerin devlet kurmaları, ama ‘’Adalet mülkün temelidir.’’ Prensibinden yola çıkarak adil, eşit hukuka ve hukukun üstünlüğüne inanan, üstünlere göre hukukun asıl doğasını bozmayan bir devlet anlayışı olmalıdır.

     Biz İslam dinine ve şeriatine mensup Kürtler olarak bunun ancak İslam la ve İslam Şeriati ile mümkün olduğuna inanıyoruz. Kürtlerin, esaretlerinde bulundukları devletlere kendilerini mensup ve uyruk hissetmemesi bir çok nedenden kaynaklanıyor. Bunlardan iki tanesi ve önde gelen iki sebep şudur. Kürt halkı umumiyet itibarı ile Müslüman’dır. Müslümanlık şeriatına göre kurulmayan ve yönetilmeyen hatta ekseriyeti İslam’a düşmanlık ve İslam’ı tasfiye niyeti üzerine kurulan, kavim, aşiret, şebeke, çete, taşeron, şirket ve benzeri merkezli kurulan devletleri ne diye kendilerine hami bilsin. Bir ikincisi Müslüman olmayan Kürtler. Bunlar da Kürt halkının az kısmını teşkil ediyorlar. Muhtelif felsefi inanç, mezhep, antik din ve partilerdir. Bunların da egemen devletlerle hukuki cihette çelişkileri vardır. Kendi doğal ve sınıfsal hakları ketim edildiği için Kürdistan’ı işgal eden devletleri sahiplenemiyorlar. Ayrıca Kürt ve Kürdistan hukukundan ziyade, egemen devletlerin çıkar çelişkilerinde rol ve vazife verilen, bilerek ya da bilmeyerek figüranlık yapan Kürtlerde yok değildir. Bunların Kürdistan’ı işgal eden ulus devletlerle bir şekilde çelişkileri mevcuttur. Fakat bu çelişki Kürtlerin meşru haklarını talep etmekten ziyade o meşru haklar istismar edilerek egemen devletlerin birbirlerinden koparabilecekleri tavizlere mebnidir. Egemen devletler ve çıkar şebekeleri bu amaçlarını bir kısım Kürtler üzerinden yürütmektedirler.

     Kürtlerin işgallerine uğradıkları devletleri kuran halklarla elbette tarihten gelen bağlarla bir şekilde iç içelikleri gerçektir. Tarihsel ve toplumsal kaderleri hemen hemen ortak bir şekilde cereyan etmiştir. Din, kültür, tasa ve kader birliktelikleri vardır. Ama bu durum belli bir sınırdan sonra bitiyor.

     Tarihi daha ayrıntılı incelediğimizde yaşanan tarih daha başka çehrelerle de kendini bize göstermekte. Müşterekleri olan bu halkların nihai noktada kendi hesaplarını kendilerinin gördüğü, kar ve zararlarını kendilerinin karşılaştırdıkları, kendi uluslarının kaderlerini tayin etme hakkını kendilerinde gördüklerini ve bu minval üzere tarihin geliştiğini, kurulan devletlerin zemininin daha asırlar önce hazırlandığını bilmemiz gerekir.

     Vücuda getirilen bu tarz bir tarih, Kürdistan ve Kürt meselesinin de asıl nedenidir. Kürtlere hep reaya muamelesi yapıldı. Onlara kendi kaderlerini tayin hakkı verilmedi. Onlara kurulan dünyada ve kurulan devletlerde çok ta danışılmadı. Ayrılmayı ya da beraber kalmayı kimse onlara sormadı. Üstüne üstlük ülkeleri, yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları, milli servetleri talan edildi. Hayat hakları ellerinden alındı. Kültürel dejenerasyona uğradılar. Son gelinen nokta tam bir girdap, tam bir çözümsüzlük, tam bir buhran.

     Kürtlerin egemen devletlerin yönetimine dahil edilmemesi her ne kadar problemin bir parçası ise de bütün bir sebebi değildir. Asıl olan bir halkın başka halklarla eşit yönetime katılması ya da kendi başına yönetim tahtında olmasından öte meşru bir temele dayanan adalete, ahlaka, hukuka dayanan ve yönetim işini birebir Allah’a dayandıran ve din gününü her zaman yönetiminin kırmızı çizgisi olarak belirleyen bir yönetimin olmaması halinde, bu problemin hiçbir zaman çözülemeyeceği gerçeğidir.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.