1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. Kürdistan’ın bölünmesini ve Şiî- Sünnî ihtilafını konuşmak
Kürdistan’ın bölünmesini ve Şiî- Sünnî ihtilafını konuşmak

Kürdistan’ın bölünmesini ve Şiî- Sünnî ihtilafını konuşmak

Dönemin Osmanlı ve İran devlet erkine hâkim olan “mezhebî anlayış”, İslam’ın özüne uygun “Sünnet Sünnîliği ve Ali Şiâsı” değildir. Çaldıran Savaşı, Dr. Ali Şeriâtî’nin belirttiği gibi “Emevî Sünniliği ile Safevî Şiâsı”nın kapıştığı bir muharebedir. Yani h

A+A-

 

     Çaldıran’ın 500. yıldönümünde Kürdistan’ın bölünmesini ve Şiî- Sünnî ihtilafını konuşmak

              İbrahim SEDİYANİ


\"\"     Yılın ilk gününde, Milliyet gazetesinde bir haber yayımlandı. “Barzanî’den tuhaf mesaj: Kürdistan’ı Yavuz Selim parçaladı” başlıklı bu haber, aslında Kürdistan Federe Devlet Başkanı Mesud Barzanî’nin “yeni yıl mesajı”nı aktarmaktan ibaret bir haberdi.

     Habercilik”, kamuoyunu salt “haberdar etmek”le sınırlı bir çaba değildir. Çünkü “haberdar” ederken, “yönlendirir” de. Mesud Barzanî’nin “yeni yıl mesajı”nı haber olarak veren sözkonusu gazete, başlıkta “tuhaf”, “ilginç”, “çarpıcı”, “flaş”, “önemli”, “tarihî” gibi nitelemeler arasından istediği birini seçebilirdi. Milliyet, bütün bunların arasından “en reddiyeci olanı”nı seçti; “tuhaf”...

     Bu bir zihniyet meselesidir. Bununla, ortaya bir “duruş” koyarsınız. Barzanî’nin “durduğu yer” haberin “içeriğinde” saklıdır; Milliyet’in “durduğu yer” ise haberin “üslûbunda”.

     Ancak bir de “hakikat” dediğimiz bir olgu var ki, işte o sizin “Türk”, “Sünnî” ya da “gazeteci” olmanızla değişmez. “Hakikat” öyle bir cevherdir ki, kendisini “üstün ırk” zanneden “Türklük”, kendisini “fırka-i naciye” (kurtuluşa erenler) zanneden “Sünnîlik” ve kendisini “asla sorgulanamaz” zanneden “gazetecilik” bile onu bulmak, yakalamakla mükelleftir.

     Öncelikle, Barzanî’nin “yeni yıl mesajı”ndaki o çarpıcı paragrafı paylaşalım:

     Yeni yıl aynı zamanda Kürdistan topraklarını parçalayan Çaldıran Savaşı’nın da 500. yıldönümü. 2014 yılının Kürtler’in onurlarının, haklarının ve topraklarının verilmesinin başlangıcı ve Kürtler’in meşrû mücadelesinin ilerlediği bir yıl olmasını umuyorum.

ÇALDIRAN SAVAŞI NEYDİ

     Yaşadığımız coğrafyanın son 500 yıllık kaderini, 1514 Çaldıran Savaşı ve 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşmasışekillendirmiştir.

     Birinci hadise “ezelî bir mezhep kavgası”nı “ebedî bir kan dâvâsı” hâline getirmiş, ikinci hadise de kadim Kürdistan topraklarını tarihte ilk kez bölüp parçalamıştır. Bıraktıkları miras pek hoş olmasa da, sonuçta bizim kendi tarihimizdir. Konuşulması, tartışılması gerekir.

     1514 Çaldıran Savaşı, “etnik” boyutundan öte “mezhebî” boyutu olan bir hadisedir. Etnik- kavmî bir yaklaşım, hadiseyi anlamamıza yardımcı olmaz. Bunu en basit ve pratik bir formülle şöyle anlatabilirim:

     Osmanlı- İran savaşlarının arasında kalan iki coğrafya, Kürdistan ve Azerbaycan’dır. Savaşların neticesinde Azerbaycan İran’da, Kürdistan Osmanlı’da kalmıştır. “Mezhebî” değil “kavmî” anlamda hadiseler olmuş olsaydılar, tam tersi bir neticeyle sonuçlanması gerekirdi. Yani Azerbaycan’ın Osmanlı’da, Kürdistan’ın İran’da kalması.

     Şöyle ki: 15-18. yy’la arasında, yüzyıllar boyunca süren Osmanlı- İran savaşlarının tam ortasında kalan ve bu savaşların birinci derecede acısını yaşayan iki halk olan Kürtler ve Azerîler, savaşan taraflarla olan “ortak payda”larına göre “çapraz bir benzeşme” gösterirler. Azerîler Türk ve fakat Şiî iken, Kürtler de Arî ve fakat Sünnî’dirler. Yani Osmanlı- İran arasında kalan iki halktan, Azerîler ırk olarak Osmanlı’ya ve fakat mezhep olarak İran’a yakın iken, Kürtler tam tersi, ırk olarak İran’a ve fakat mezhep olarak Osmanlı’ya yakındır. Osmanlı- İran savaşlarının ortasında kalan Kürtler ve Azerîler’in bu özellikleri için “çapraz benzeşme” nitelemesinde bulunmamın sebebi bu.

     Çok önemli bir şey daha: O dönemin Osmanlı ve İran devlet erkine hâkim olan “mezhebî anlayış”, İslam’ın özüne uygun “Sünnet Sünnîliği ve Ali Şiâsı” değildir. Çaldıran Savaşı, tam da Dr. Ali Şeriâtî’nin belirttiği gibi “Emevî Sünniliği ile Safevî Şiâsı”nın kapıştığı bir muharebedir.

     Yani her iki mezhebin de “tevhîdi” olan aslının değil, “saltanatçı” olan bozulmuş hallerinin kozlarını paylaştığı bir kirli savaştır.

     İslam dünyasının 20. yy’da yetiştirdiği tartışmasız en büyük düşünür olan Ali Şeriatî, günümüz dünyasındaki Sünnîlik’in aslında “Emevî Sünnîliği”, günümüz dünyasındaki Şiîlik’in de aslında “Safevî Şiâsı” olduğunu söyler ve şu çağrıyı yapar: “Sünnî dünyası Emevî Sünnîliği’nden arınıp Sünnet Sünnîliği’ne dönmeli, Şiî dünyası da Safevî Şiâsı’ndan arınıp Ali Şiâsı’na dönmeli.

500. YILDA NELER YAPILMALI

     Tarihî olayların, hele ki etkileri yüzyıllar boyunca devam eden böylesi hadiselerin 100., 500., 1000. gibi önemli yıldönümlerinde daha güçlü bir şekilde hatırlamak, getirileri ve götürüleri hakkında daha cesur tartışmalar yapmak, bir gelenektir ama aynı zamanda bir zarurettir.

     Hatırlarsınız belki: Bundan 22 yıl önce, 1992 yılı, Beyaz Adam’ın Yeni Dünya’yı işgalinin ve insanlık tarihinin hiç tartışmasız en büyük soykırımı olan Kızılderili Soykırımı’nın 500. yıldönümü olduğu için, 1992 yılında başta ABD ve Latin Amerika olmak üzere, tüm dünyada bu tarihî hadise yeniden gündem olmuş, bütün bir yıl boyunca Kızılderili Soykırımı’nı konu alan etkinlikler, paneller, konferanslar, forumlar düzenlenmişti.

     Hatta o korkunç soykırımdan dolayı, bir nevî “günâh çıkarma” bâbında, 1992 yılında “Nobel Barış Ödülü”, Guatemalalı Kızılderili kadın edebiyatçı ve aktivist Rigoberta Menchú’ya verilmişti.

     Çaldıran Savaşı’nın 500. yıldönümü olan 2014 yılında da yıl boyunca bu tür etkinlikler, paneller, konferanslar ve forumlar düzenlenmesini teklif ediyorum.

     Türk” olduğunuz için dünya hayatınızı, “Sünnî” olduğunuz için de âhiret hayatınızı peşinen kurtarmış (!) kişiler olarak belki bu durum pek umurunuzda olmayabilir, ancak “Kürt” ve özellikle de “Alevî” iseniz, durum farklı tabiî ki.

     Sadece son üç ay içinde Türkiye’de yaşanan iki hadise bile, Alevîler’e yönelik hasmâne tutum ve anlayışın hâlen devam ettiğini göstermesi bakımından, ibret vericidir: Osmaniye F Tipi Cezaevi’nde yatmakta olan Mithat Algül adlı hükümlünün ekim ayında, Alevî olduğu gerekçesiyle cezaevi infaz kurumuna “inancının din adamıyla” görüşmek istediğini belirten bir dilekçe yazması ve bu dilekçeye cezaevi yönetimi tarafından “Alevî isen dede yok, Caferî isen bizim Sünnî imamla idare et” cevabının verilmesi (Ezgi Başaran’ın Radikal gazetesinde 12.12.2013 tarihli yazısı), geçen gün de Amasya Mehmet Paşa Ortaokulu din öğretmeninin derste öğrencilerine “Bir Sünnî eğer bir Alevî ile evlenirse 140 kırbaçla cezalandırılır, çocuk yaparsa ölür” demesi (Ceyda Karan’ın Taraf gazetesinde 03.01.2013 tarihli yazısı), aradan geçen 500 yılda 500 metrelik bir mesafe bile kat edilmediğini gösteriyor.

     Bu noktada, tekrar, 2014’te tüm yıl boyunca Çaldıran’ı konu alan konferanslar, etkinlikler, forum ve paneller düzenlenmesini teklif ediyorum. Önerdiğim bu etkinliklere SünnîŞiîAlevîKürtAzerî,TürkFars, Çaldıran’ın tüm bileşenleri katılmalı, her toplumun kanaat önderleri, bilim adamları, aydınları, gazeteci ve yazarları davet edilip konuşturulmalıdır. Etkinliğe hem Türkiye hem İran’dan tebliğciler çağrılmalıdır.

     Sözünü ettiğim etkinlikler, Van şehrinde düzenlenmelidir. Zirâ “zaman”a riayet edildiği gibi “mekân”a da riayet edilmelidir. Bu konferans, panel ve forumların İstanbul’da, Ankara’da veya Tahran’da, Erbil’de düzenlenmesi pek bir anlam ifade etmeyecektir. 500 yıl önceki Çaldıran Hadisesi nerede yaşandıysa, bu “anlama” etkinlikleri de aynı yerde düzenlenmelidir.

     Doğunun incisi” güzeller güzeli Van şehrimizde.


Taraf

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.