1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Kürdistan'da Şiddet Olgusu
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Kürdistan'da Şiddet Olgusu

A+A-

Sömürge haline getirilen bir coğrafyada yaşayan bir halk, bir yandan sömürgecinin şiddetine maruz kalırken, öte yandan sömürülen olarak kendi içinde şiddet mefhumunu sık sık tekrarlar. Döngüsel olarak şiddetle hemhal hale gelen böyle bir halk için şiddetin olmaması, yaşam akışının anormal şekilde ilerlediğinin işareti olarak kabul edilir.

Kürdistan, tarihi süreç içinde sistematik olarak parçalara ayrılıp asimilasyon politikasının uygulandığı geniş topraklı bir vatandır. Diplomatik açıdan masa başında bölüştürülen bu vatan, özüne yabancılaştırılma yoluyla da alinasyon siyasetinin her alanda uygulanmaya çalışıldığı Kürt halkının asli mekânı olarak karşımızda durmaktadır. Kendine yabancılaşma, hiçbir halkın kendi öz iradesiyle gerçekleşmesini istediği bir fenomen değildir. Cebri yolla biçim verme, böyle bir seyri ortaya çıkarmaktadır. Kürdistan toprağında on dokuzuncu asırdan önce daha çok siyasi tahakküm ön plandayken, bu asırdan sonra özellikle kültürel alinasyon başta olmak üzere yaşamın diğer kategorilerinde de ciddi manada yozlaştırma politikası sergilenmiştir. Elbette, bu politikaları başarıyla uygulamak için başvurulacak yegâne metot fiziki şiddettir. Kürdistan’ın her dört parçası da bu şiddet türünden yeterince nasibini almıştır. Kürdistan’ın her bir parçasını tekelinde bulunduran devletler, sadece kendi egemenliklerinde bulunan Kürdistan’a bu şiddeti uygulamamışlardır; yeri geldiğinde bu coğrafyanın diğer parçalarını elinde bulunduran devletlerle çeşitli stratejik ve taktiksel işbirliğine giderek hep birlikte sömürülen bu vatanın herhangi bir parçasına, kara ve hava operasyonlarını düzenlemişlerdir. Yapılan bu operasyonlardan dolayı uluslar arası arena tarafından, bırakın kınama herhangi bir uyarıya bile maruz kalmamışlardır. Ne de olsa Kürdistan diye bir ülke yok; orada yaşayanlar egemen devletlerin herhangi bir bölgesinde yaşayıp anarşi çıkaran eşkıya kılıklı insan topluluğu. Tatlı dilden anlamayan bu eşkıya(!) kılıklı insan topluluğu, ancak sopayla yola getirilir. Onları sopayla yola getirmeye çalışmaları, tamamıyla bir iç sorun olarak algılanıp benimsendiği için, ne ulusal düzeyde ne de uluslar arası platformlarda hiçbir itiraz sesinin çıkmamasına yol açmaktadır. Bu durum, aynı zamanda bu meselenin içinden çıkılmaz bir hal alarak günümüze kadar gelmesine neden olmuştur.

Kürdistan’da şiddetin başat aktörü, hiç şüphesiz ki, işgalci konumda bulunan Türkiye, İran, Suriye ve son sürece kadar Irak devletleridir. Kürt halkının temel değerlerini inkâr edip onları kendilerine tutsak hale getiren bu devletler, yeri geldiğinde nice katliamları da gerçekleştirmişlerdir. Bir milletin varlık koşulu olan kendiliğindenliği yok etmek için kitlesel kıyımları gerçekleştirecek kadar insani özelliklerinden huruç eden bu düzenlerin aktörleri, kadın, çocuk, yaşlı demeden on binlerce Kürt’ü imha etmişlerdir. Kürdistan’ın her karış toprağına kolluk kuvvetlerini yerleştirerek, şiddetin başta fiziki kolu olmak üzere psikolojik yönünü de sürekli diri tutmuşlardır. En ağır silahlarla ve azami derecedeki asker ve polis sevkıyatlarıyla Kürt halkında korku psikolojisi oluşturmak her zaman öncelikleri olmuştur. Çünkü içsel açıdan cesaretini yitiren bir halk, etkin hale gelip düşmanlarıyla baş edecek mücadeleyi sergileyemez. Özellikle, Kürdistan şehir merkezlerinde kışlaların ve garnizonların bulunmasının en önemli sebebi de bu korku atmosferinin halkın iliklerine kadar hissetmesini sağlamaktır. Kürt halkındaki direnç azmini kırmak için elbette sadece mekanik aletler ve kolluk güçlerinin seremonisi yeterli gelmemektedir. Takibatlar, tehditler, göz altılar gibi negatif araçsal yıpratıcı devingenlikler de devreye sokularak ruhsal motivasyon en asgari seviyeye indirgenip edilgen bir sömürülen toplum oluşturmada istenilen aşamaya gelinmeye çalışılmaktadır. Tüm bu içsel yıldırma girişimlerine rağmen, eğer halen direnç gösteren Kürtler varsa, bu sefer fiziki şiddet metodu devreye girer.Yok etme üzerine kurulan bu metot, insanoğlunun en önemli unsuru olan yaşam kaynağına temas olduğundan hayati bir öneme sahiptir. Zaten sömüren ile sömürülen arasındaki mücadele hayati bir konu olduğundan, canın da bu konunun en önemli ayağını teşkil etmesi gayet doğal bir durumdur.

Sömürenin şiddete başvurması genellikle sömürülenin de şiddete başvurmasını gerekli hale getirmiştir. Kürdistan’da da bu genel etki-tepki şiddet döngüsü kendisini yakından hissettirmiştir. Her türlü şiddet aracına başvurarak Kürtleri imha etme yoluna giden sömürgeci düzenler karşısında, Kürtler de kendilerini korumak amacıyla silaha sarılarak şiddeti en üst düzeye çıkarmışlardır. Kürt hareketlerinin şiddeti asıl yöntem olarak tercih etmesi hiçbir şekilde kınanmamalıdır. Çünkü onu yok etmeye çalışan güçler, ilk etapta şiddet metodunu benimsemiştir. Her türlü ağır silahlarıyla Kürdistan’da konuşlandırılan işgalci Türk, Arap ve Fars kolluk güçleri her zaman Kürtleri yok etme üzerine planlar yapmışlar ve bu planlarının uygulama sahasına geçirmişlerdir. Kürt hareketlerinin şiddeti dışarsaması için öncelikle sömürgeci güçlerin şiddeti dışarsaması gerekir. Çünkü şiddeti başlatanın şiddeti sonlandırması genel bir kanıdır. Türkiye, İran ve Suriye’nin Kürtlere dönük şiddet politikasını terk etmesi yeterli değildir elbette. Bu işgalci devletlerin şiddeti sonlandırmakla beraber zorla ve hileyle ele geçirdikleri Kürdistan’dan tamamıyla çıkmaları ve oranın egemenliğini Kürtlere teslim etmeleri elzem bir durumdur. Bunu yaptıkları zaman Kürt hareketleri de şiddeti sonlandıracaktır şüphesiz. Şu anda hem işgalci düzenlerin hem de Kürt hareketlerinin birlikte silahları susturması ve sorunu tamamıyla diplomatik yollarla çözmeye çalışması kanaatimce yeterli olmayacaktır. Silahlar susmadan önce, Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkının yasal bir zemine oturması gerekir. Bu hak teminat altına alınmadığı sürece, silahları bırakma tamamıyla sömürücü güçlerin işine yarayacaktır. Böyle bir durumda siyasi arenada birkaç küçük hak kırıntısıyla meseleyi geçiştirecek olan parazit düzenler, en ufak hasarlarla, ülkeleri için büyük bir sorun teşkil eden bu meseleden sıyrılacaklardır. Kürtler ise kısır bir döngü içinde, büyük istemlerini küçük istemlere dönüştürme mecburiyetinde kalacaklardır.

Dışa karşı kendini müdafaa eden Kürtlerin en önemli problemi, siyasal bir otoriteye kavuşmadan birbirlerine dönük şiddeti ön plana çıkarmalarıdır. Sömürgeci güçler de içte meydana gelebilecek böyle bir çatışmayı körükleyerek bu sürtüşmeden maksimum düzeyde nemalanmaya çalışır. İç kavganın en önemli sebebi, hiç şüphesiz ki, ideolojik ayrımlardır. Kürdistan’da Kürt halkını temsil etme noktasında faaliyet yürüten hiçbir hareket ideolojiz bu mücadeleyi yürütmemektedir. Her ne kadar Kürt ve Kürdistan hukukuna vurgu yapılsa da, asıl istenen kendi fikriyatının ve yaşantı tarzının toplumun her kesiminde tüm veçheleriyle uygulama sahasına geçirmektir. Eğer gerçek niyet istimlâk altında bulunan bu coğrafyayı özgürleştirmek olsaydı, hiçbir şekilde başarıya ulaşana kadar iç gerginlik yaşanmazdı. Hâlbuki, özellikle Kuzey Kürdistan’da hâkim güç konumunda olan PKK’nin en ufak bir muhalefete tahammül edememesi ve oluşan muhalefetleri iftiralarla töhmet altında bırakması ideolojik kaygıdan başka bir şey değildir. Bu durum, PKK’yle sürtüşmek için can atan bazı İslami yapılanmalar için de geçerlidir. Elbette her hareket kendi zihin dünyasının topluma egemen olmasını ister. Bu gayet doğal bir durumdur. Ama Kürtler herhangi siyasal bir hakka kavuşmadan ve düşmanlarının her türlü baskısına maruz kalırken böyle bir çatışmaya girişmesi, kendilerinin değil sömürgecilerinin işine yarayacak bir girişim olmaktan öteye geçmez. Kürtler politik bir statüye kavuştuğu zaman, diğer özgür toplumlarda olduğu gibi ideolojik çatışmaları elbette yaşayabilir; oluşabilecek bu çatışmalar anormal bir durum olarak görülmemelidir. Ama şu anda Kürdistan’ın büyük bir kısmında siyasal otorite, Kürtlerin değil de onları sömürgeleştiren güçlerin elinde. Bu durumda tüm Kürt yapılanmalarının Kürdistan’ın işgalden arınacağı ana kadar birbirlerine tahammül göstermeleri ve birbirlerine rijit suçlayıcı ifadelerde bulunmamaları gerekir.

Kürdistan’da sömürgeci devletlerin uygulamış olduğu şiddetle beraber Kürtlerin ideolojik açıdan birbirlerine yönelik şiddeti, politik arenada cereyan eden şiddet türüdür. Zaten şiddet denince akla siyasi farklılıkların birbirlerine tahammül edememesi sonucu meydan gelen fiziki kırılganlık anlaşılmaktadır genellikle. Fakat şiddet sadece siyasi boyutla sınırlandırılabilecek bir kavram değildir. Bunun aynı zamanda insanların birbirleriyle olan olumsuz ilişkilerinde ortaya çıkan ve genelleşebilen sosyal boyutu da söz konusudur. Özellikle eğitim-öğretim oranının düşük olduğu kırsal alanlarda etkinliğini iyice hissettirmektedir bu şiddet türü. En ufak bir arazi anlaşmazlığında, ufak çocukların birbirleriyle olan sürtüşmelerinde, minibüs şoförlerinin bir yolcu daha kapma açgözlülüğünden, erkeklik gurularına yediremedikleri kendilerince aykırılık durumlarda kıvılcım halinde olan ateş bir anda ortamı germekte ve nahoş olayların ortaya çıkmasına adeta davetiye çıkarmaktadır. Lisan-ı hal ile çok fazla büyütülmeden halledilebilecek bu durumlar, ne yazık ki, anlayışsızlıktan ve kör cesaretten ötürü nice ocakların perişan hale gelmesine neden olmaktadır. Bilhassa aşiret sisteminin dominant olduğu şehirlerde ve köylerde bu tür trajik vakalar sık sık karşımıza çıkmaktadır. Aşiretin bireye vermiş olduğu grup desteği bireyin rahatlıkla pervasız hareketlerde bulunmasına sebep olmaktadır. Ne de olsa arkasında belli bir güç var. Haksız da olsa aşireti her halükârda ona destek sunacak ve onu savunacaktır. Kürt halkının bilinç ve anlayış düzeyi yükseldikçe bu tür sosyal yaşama dönük problemler en asgari seviyeye inecektir muhakkak. Çatışmadan çok diyalog ön plana çıkacak ve birbirlerine tahammül etme güçleri de artacaktır.

Kürdistan’da kol gezen şiddeti anormal bir durum olarak görmemek gerekir. Çünkü şiddetin oluşması için gerekli olan tüm özellikler bu coğrafyada mevcuttur. Bir yandan işgalci Türk, Fars ve Arap devletlerinin sömürüsü, bir yandan keskin ideolojik ayrımlar, öte tarafta akli muhakemeden çok hisleri ön plana çıkaran cehalet mefhumu bu olguyu halkın günlük yaşamında normal bir seyir haline getirmiştir. Böylece, şiddete meyilli ve alışkın bir toplum olma yolunda gerekli olan vasıfları bünyesinde barındıran bir halk haline gelmiştir Kürt toplumu.

Önceki ve Sonraki Yazılar