1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Kürdistan'da Dindar Olmak
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Kürdistan'da Dindar Olmak

A+A-

Mekânların sahip olduğu nitel özellikler, dindar olabilmenin kolaylığını ya da zorluğunu belirleyen asli ölçüttür. Kürdistan koşullarında hâkim olan konjonktürel gereklilikler, iyi bir Müslüman olma noktasında bazı avantajları barındırmakla birlikte, ciddi manada dezavantajları da potansiyel olarak bünyesinde taşımaktadır.
 
Geleneksel motiflerin ağırlıklı olduğu toplumlarda, dini hassasiyetlerin daha yoğun bir şekilde yaşandığı görülmektedir. Özelde İslam dini olmak üzere, genel olarak dinlerin yaşam alanının tüm veçhelerini etkisi altına aldığı dönem, hiç şüphesiz ki, modernizm öncesi dönemdir. Kentsel yerleşimin kırsal yerleşime nazaren daha az sıklıkta olduğu, tüketim kültürünün ihtiyaçlar hiyerarşisi çerçevesinde sınırlandırıldığı, kolektif yaşamın bireysel yaşama tercih edildiği feodal dönemde dinsel düşünüş ve duyuş, maksimum düzeyde kendini hissettirmiştir. Dinlerin öngördüğü cesaret, konukseverlik, cömertlik gibi özelliklerin kırsalda yaşayan insanların temel karakteristlikleri arasında bulunması, gereksinimlerin dışında lüks yaşama karşıtlıkta tavizsiz duruştaki ortaklıkla beraber, birlikte hareket etmenin önemine dair gerek ilahi kitaplarda, gerekse örfi hukuklarda ortaya konulan mesajlar, dinsel inancın varlığını ortaya koyma noktasında bulabileceği en uygun zemine sahip olduğunu gösterir. Bu dönemdeki örfi değerlerin yavaş yavaş tahrip edildiği Kapital dönemde, dinsel değerler de öz dinamiklerini harekete geçirme noktasında etkisiz kalmıştır. Her dönemin kendisinde içkin olarak barındırdığı kuşatıcılık kimliği, modern çağın da asli vurucu gücü olarak ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda genel olarak istemleri ve arzuları önceki dönemin bireyinden tamamıyla farklı olan yepyeni bir insan tipi vücuda gelmiştir. Bu yeni insan tipi, her ne kadar dindar olsa da, dini algılayış tarzı feodal dönemdeki bireyin dini algılayış tarzından farklılıklar gösterir. Çevresel gel-gitlerin bütüncül tarzdaki dönüştürme politikasının yol açmış olduğu bu gerekirci mantık, düşünme havzasının dönemsel determinizminin biçimlendirici kuvvetinin tesirinde kaldığını göstermektedir.

Kürdistan coğrafyası da diğer coğrafyalarda olduğu gibi kuşatıcı evrensel zihniyet dönüşümünün etkisine maruz kalmıştır. Kürt halkı, asırlar boyunca feodal kültürün yerelliğe ve inanca vurgu yapan muhtevasının gölgesinde varlığını idame ettirmiştir. Fakat dinsel havanın tümsel nitelikli bu kimliğinin Kürdistan ayağı, modernizmin yaklaşık üç yüz yıllık sürecinin etkisiyle seküler tarzda bütüncül yaklaşıma evrilmiştir. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde bulunduğumuz bu süreçte, Kapital evrensel dünya düzeninin çok geç de olsa, Kürdistan'ın en ücra köşelerine kadar sızdığını gözlemlemekteyiz. Artık kırsalda yaşayan Kürt bireyi ile kentte yaşayan Kürt bireyinin zihin dünyaları arasında gözle görülür pek bir fark kalmamıştır. Özellikle, kitle iletişim araçlarıyla beraber eğitim kurumlarının varlığı, iki insan tipi arasındaki farkı asgari seviyeye indirgeyerek genel bazda bütüncül sekülarist özellikte bir Kürt profilinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Yeni oluşan bu Kürt profili, dünya nimetlerinin olanaklarından imkânı çerçevesinde istifade etme telaşına düşerek, dinin öngördüğü uhrevi hayatı önceleme tezinden uzaklaşmıştır. Onun gözünde din, maddi dünyanın flu havasında netliği anlaşılmayan, merasimlerden ibaret ruhsal bir gıda hüviyetine bürünmüştür. Metafizik âlemin sırlarına vakıf olmak için başvurulması gereken bu kaynağın, dünyaya dönük herhangi bir yüzü söz konusu değildir artık. Böyle bir zihniyetin Kürdistan'da gittikçe yer edinmeye başlamasının asli sebebi, hiç şüphesiz ki, dünya konjünktürünün yaratmış olduğu mantalitenin küresel yayılımıdır. Bunun sonucunda din, hayatın her alanına müdahale etmesi gereken bir paradigma olmaktan çıkmıştır.
 
Modern dünya düzeninin dine biçtiği rol, onu sosyal yaşam alanının dışına çıkarmaktır. Her türlü propaganda araçlarına başvurarak bu hedefini gerçekleştirmeye çalışan pozitivist zihniyete karşı Kürdistan'da direnmeye çalışan örgütlü güçler ise, cemaatler ve tarikatlardır. İmkânlarının kısıtlılığına rağmen İslam'ın varlığını yaşatma ve yaygınlaştırma gayretinde bulunan bu yapıların, gönüllülük esası üzerine bina edilen çalışmaları, özellikle Kürt gençleri üzerine odaklanmaktadır. Başta barınma olmak üzere, yeni neslin birçok ihtiyacını karşılamaya dönük faaliyetleri, onların manevi bir atmosferin yerleşmesi noktasındaki istemlerinin ürünüdür. Bununla beraber Kürdistan'daki cemaatlerin ve tarikatların nicelik açısından fazlalıkları, nitelik açısından da etkinlikleri ciddi bir güç olarak ortaya çıkmalarını sağlamıştır. Onların bu gücü, siyasi mekanizmaların gözünden kaçmamıştır. Politik erkler, kendi pragmatik siyasal emellerine hizmet ettirmek için, bu yapılarla içli dışlı olmaya özen göstermişlerdir. Özellikle tarikatler ve muhafazakâr cemaatlerle ilişkilerini yoğunlaştırma gayretinde bulunmuşlardır. Radikal İslamcılardaki tevhid-şirk eksenli politik zemine sahip olmadıkları için rahatlıkla konjonktürel yapıya ayak uydurabilecek özellikte olan bu dini yapılanmalar, olması gerekeni değil de çıkarları gereği olanı tercih etmeleri itibariyle, dramatik bir tabloyu ortaya çıkarmışlardır. Her ne kadar dini hassasiyetlerin yaygınlaştırılması noktasında önemli icraatlarda bulunsalar da bu yapılar, günübirlik menfaatlerle örülü politik düzeneklerle dirsek bağı kurarak, olmaması gereken bir durumu ortaya çıkarmışlardır.
 
Kürdistan'da seküler yaşam tarzını benimseyen ve bulunduğu konum itibariyle en güçlü hareket olan PKK, Kürtlerin dünyevileşmesi noktasında egemen dünya sisteminden çok daha etkili olmuştur. Kullandığı Batıcı söylemlerle, geleneksel Kürt değerlerini tahrip etme yolunda ciddi manada erozyonlara yol açmıştır bu hareket. Dış merkezli bir hareket değil de, iç merkezli bir hareket olması hasebiyle, PKK'nin küresel konjonktürel dayatmadan çok daha etkili bir şekilde Kürtlerdeki dini hassasiyetleri gevşettiğini ileri sürebiliriz. Kürdistan'da kendisine alternatif olabilecek tek hareketin İslami hareket olduğunun bilincinde olan bu yapının müdavimleri, hem dilsel, hem de eylemsel noktada rahatsızlıklarını sık sık dile getirmektedirler. Onlar bu noktada Kürdistan'da faaliyet yürüten Türkiye merkezli asimilasyoncu cemaatlerle, Kürdistan merkezli sömürge karşıtı cemaatleri aynı kefeye koyarak bakış tarzlarının tamamıyla ideolojik olduğunu gün yüzüne çıkarmışlardır. Kürdistan endeksli bazı İslami yapılanmalara ses çıkarmamalarının sebebi ise, bu dini cemaatlerin siyasi bir zeminden yoksun olmaları itibariyle kendilerine alternatif olacak düzeyde bulunmamalarından kaynaklanmaktadır. Kürtlerin tek meşru gücü olduklarını her platformda dile getiren bu hareket, sahip olduğu dünya görüşü itibariyle dindar insanlara hiçbir zaman iyi niyetle yaklaşmayacaktır. Şer-i hükümlerle yönetilen bir Kürdistan'da mı, yoksa laik bir Türkiye'de mi yaşamak istersiniz sorusuna verecekleri cevap, onların Kürtleri mi, yoksa kendi yaşayış biçimlerini mi önemsediklerini ortaya koyacaktır. Bu soruya, hiç kimsenin şüphesi olmasın ki, laik bir Türkiye olacaktır. Madem, laik bir Türkiye'yi, şer-i bir Kürdistan'a tercih ediyorlar, o zaman onların önceliği Kürdistan değil, laikliktir. Kürt dindarlarının onlardaki bu hassasiyeti gözeterek hareket etmeleri, hayırlarına olacaktır. 
 
Yaklaşık 500.000 km karelik bir alandan oluşan Kürdistan toprağının, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında paylaştırılarak sömürge haline getirilmesi dramatik bir tabloyu ortaya çıkarmıştır. Kürt halkı kendileri gibi Müslüman olan halkların yönetim erkini ellerinde bulundurmalarından ötürü, onların tutsağı haline gelmiştir. Fakat bu devletlerin şer-i bir rejimle idare edilmemeleri, 1979 İran İslam devrimine kadar, Kürt dindarlarında, sorunun asli kaynağının laik rejimler olduğu kanısını uyandırmıştır. Meseleye, rejim çerçevesinde yaklaşmalarının ciddi bir yanılgı olduğunu fark etmeleri ise, epey zaman almıştır. Aslında, istenilen düzeyde hiçbir zaman olmamışsa da, bir şekilde İslami ahkâmın yürürlükte olduğu Osmanlı ve Safevi devletlerinin uzun süreli hakimiyetleri süresince de, Kürdistan sorunu hep vardı. Fakat, Kürdistan'daki dindarlar tarihi gerçekliklerden o kadar kopuk yaşıyorlardı ki, sorunun dini değil de, siyasi olduğunu bir türlü anlamaya yanaşmadılar; ta ki İran İslam devrim tecrübesine kadar. İran'da gerçekleşen devrim, ilk süreçte özellikle Kürt İslamcılarında büyük bir heyecana yol açtı. Dönemin saygın ve etkili Kürt alimlerinden biri olan rahmetli Molla Mansur Güzelsoy'un iyi niyetinin sonucu olarak devrimi sahiplenmesi, adeta tevhidi tüm Kürt dindarlarının tercümanı özelliğine sahipti o dönemde. İslami rejimin gelmesiyle artık Kürdistan meselesi çözülecekti devrimci Kürt Müslümanlarının gözünde. Ama gelin görün ki, sorun ortadan kalkacağı yerde gittikçe daha da alevlendi ve günümüze kadar geldi. Devrimin ilk yıllarında İran'ın en ateşli savunucuları, günümüzde İran'a en çok eleştirilerde bulunan kişiler konumuna geldiler. Öve öve bitirilemeyen İran İslam devrimi, şimdi ise yere yere bitirilemiyor. İran'ın siyasal Kürt harekatına karşı Türkiye ve Suriye ile işbirliğine gitmesi, Kürdistan dağlarını bombalaması, Kürt muhalifleri idam sehpalarında sallandırması Kürt dindarlarının yüreklerinde tarifi mümkün olmayan onulmaz bir yara açmıştır. Kürtler arasında, İran'la beraber İslam rejimine karşı da bir soğukluk oluştu ve Kürt dindarları kendi halkına İran'ın bu tavrı noktasında ne diyeceğini bilemez hale geldi. Elbette, bir Müslüman olarak İslam rejiminin bırakın yıkılmasını, onu yıkmaya çalışanlara karşı da azimli bir mücadelenin yürütülmesi gerektiğine inanıyorum. Fakat, bununla beraber, İran'ın dini kendi milli menfaatlerine kurban etmesine de karşı çıkılması gerekir. Eğer, İran, ülkesindeki Kürt muhalif hareketi olan PJAK'ın direkt rejimi yıkmaya dönük sol zihniyetinden ötürü mücadelesini yürütüyorsa, bunu da bir usul çerçevesinde, adalet merkezli olarak yapması gerekir. Yok eğer, PJAK'a olan sert müdahalesi, onların temel hakları olan Doğu Kürdistan topraklarında kendilerini yönetmelerine karşıysa, ciddi bir hak ihlali yaptığını anlamalıdır. Müslüman'a yakışan tavır, dini dünyevi menfaatlerine kurban ettirmek değil; bilakis dünyevi menfaatleri dine kurban ettirmektir. 
 
Kürt İslamcılarının zihin dünyalarının şekillenmesinde Arap, Fars ve Türk İslamcı aydınlarının büyük bir etkisi olmuştur. Daha çok tevhid-şirk eksenli yazılan bu kitaplar, sadece Kürdistanlı Müslümanları değil; aynı zamanda tüm dünya Müslümanlarının sağlıklı bir İslami anlayışa kavuşmalarını sağlamıştır. Fakat, Ortadoğu'nun yakıcı sorunlarından biri olan Kürdistan meselesini çözme noktasında, elle tutulur bir yapıt ortaya koyamamıştır bu İslamcılar. Türkiye sathında olaya yaklaştığımızda, Kuzey Kürtlerinin öncelikle Türk İslamcılarının ilk örgütlenme biçimleri olan MTTB(Milli Türk Talebe Birliği) ve Akıncıların etkisi altında olduğunu söyleyebiliriz. Misak-ı Milli sınırlarına dokunmayan, ara sıra sağcı reflekslerde bulunan, Türk bayrağını kutsayan bu örgütlenme tarzları 1970'li yıllardan itibaren, Kürt dindarlarının bakış tarzlarının belirlenmesinde başat rol oynamıştır. İran devrimi ve 12 Eylül 1980 darbesi, Kürt İslamcıları ile Türkçü-İslamcı karışımı bu yapılar arasına önemli bir ayrım vücuda getirmişse da, tam olarak başarıya ulaşamamıştır. Halen Türk bayrağının varlığından rahatsızlık duymayan, sınırların önemli olmadığını bir papağan edasıyla tekrarlayan, Kürtler arasında Kurmanç ve Zaza ayrımı yapan nice Kürt İslamcısı bulunmaktadır. Fakat, Kürdistan'da son süreçte, özellikle yeni nesil arasında Kürdistan'i bir İslami kesim oluşmaktadır ve bunlar gittikçe seslerini daha gür bir şekilde haykırmaktadırlar. Bunun farkında olan, Türk İslamcıları, bu sefer milliyetçi, hatta bazen faşizan söylemlerde bile bulunan AKP'nin güdümünde olan İHH vasıtasıyla ve Doğu-Batı Kardeşlik Platformu(!) adı altında Kürt dindarlarını sisteme entegre etme ve onlardaki Kürdistani bilinci yok etmeye çalışmaktadırlar. Bir dönem MTTB ve Akıncılarla yapılmaya çalışılan, şimdilerde İHH ile yapılmaya çalışılmaktadır. Senaryo aynı; ama kahramanlar farklı. Kardeşlik edebiyatı farklı bir tonda yine İslamcıların ana gündem maddesi. Ne yapıp da Kürtler ve Türkler arasındaki kardeşlik bağını tesis edelim fikriyatı, kendisine yeni mevziler açmaya çalışmaktadır. Aynı evde yaşayan ve birbirleriyle hem din, hem de kan bağıyla bağlı olan iki kardeş arasındaki anlaşmazlığı çözme dirayetinde bulunamayanların, koskoca iki millet arasındaki kanlı soruna birliktelik çerçevesinde çözüm üretmeye çalışmaları, bana açıkçası hem hayali geliyor, hem de sistemin kirli tezgâhındaki yeni bir manevrası gibi geliyor. Kürt dindarlarının, geçmişinden ibretler alarak bu tür politik oyunlara artık gelmemesi gerektiğinin bilincine varmasını umut ediyorum. 
 
Kürt İslamcılarının, Kürtlerin toprak egemenliği dışında kalan diğer haklarına teorik bazda sahiplenmesi, Türkiye zeminini kendilerine çıkış noktası olarak almalarına yol açmıştır. Çözüme dönük olarak ortaya koydukları öneriler arasında, Kürtlerin kendilerini idare etmeleri mevzusu hep ıskalanmıştır. Onların bu bakış tarzı, 1970'lerden itibaren güçlenen Türk İslamcı yapılanmaların etkisi altında kalmalarından kaynaklanmaktadır. On dokuzuncu asırda başlayıp yirminci asrın ortalarına kadar devam eden Kürt başkaldırılarında, dini motifle beraber politik açıdan Kürdistan'ın müdafaa edilmesi, ulusal egemenlik mücadelesinin din yoluyla sürdürülebileceğini göstermiştir. Libya'da Ömer Muhtar'ın işgalci İtalyan kuvvetlerine karşı mücadelesinde kullandığı söylemler ile, Şeyh Ubeydullah Nehri'nin  işgalci Osmanlı ve Safevi devletleriyle, Şeyh Said'in de Türkiye devletiyle savaşımında kullandığı söylemler arasında, büyük benzerlikler vardır. Toprak hakkının ihlal edilmesiyle beraber esaret altına alınacaklarını, yer altı kaynaklarının talan edileceğini, kıyıma maruz kalacaklarının farkında olan o dönemin öncü Kürt liderleri, emperyalist kolluk kuvvetlerine karşı, Kürdistan toprağının ve halkının müdafaasını yapmışlardır. Toprak hakkını müdafaa ettikleri için de, hiç kimse kalkıp bu yaptığınız ümmet arasına tefrika sokmaktır, sizin yaptığınız milliyetçiliktir türünden ifadeler kullanmamıştır. Fakat, ne zaman ki, sağcı-muhafazakâr Türk dini örgütlenmeleri, sanal ümmetçilik tezleriyle Kürt dindarlarına ümmet-millet çerçevesinde ithamlarda bulunmaya başladılar, işte o zaman Kürt dindarları gevşek bir siyasi zihne sahip oldukları için onların peşlerine takıldılar. Ama artık Kürt İslamcılarının kendi halk gerçekliklerine dönmelerinin zamanı gelip çatmıştır. Kendi sorunlarının çözümü noktasında, topraklarını zorla ele geçiren sömürgeci devletlerin aydınlarına değil de, bu sömürge düzenlerine başkaldıran dini kimlikli tarihi kahramanlarına kulak kabartmalıdır. Çünkü sorunun nerden kaynaklandığını bize gösterecek tek kaynak, bu şahsiyetlerdir.
 
Kürdistan'da dindar olmak, geleneksel değerlerden dolayı her ne kadar kolaylık sağlasa da, konjonktürel siyasi koşullardan ötürü çok büyük zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Kürt İslamcılarının, özelde Kürdistan, genelde ise dünya siyasetinin işleyişini iyi takip etmeleri sonucu ortaya koyacakları sağlıklı duruş, bu zorluğu aşındırma noktasında fayda sağlayacaktır.
Önceki ve Sonraki Yazılar