1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. KÜRDİSTAN SORUNU
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

KÜRDİSTAN SORUNU

A+A-

Kürt sorunu adı verilen meşhur vakıa da birer Kürt olarak bizleri yakından alakadar etmektedir. Öncelikle ortada bir sorun varsa, bu sorunun adında hem bu sorunu çıkaranların, hem de bu sorundan etkilenenlerin mutabakat olmaları gerekir. Fakat postmodernist paradigmanın hâkim olduğu günümüz dünyasında herhangi bir mesele hakkında veyahut herhangi bir kavram hakkında ortak bir kanıya sahip olmak neredeyse imkânsızdır. Doğruların havada uçuştuğu böyle bir dönemde elbette ki sağlıklı bir iletişimden bahsedilemez. Bu durum ise 21. yüzyılın meselelerini çözme noktasında kafa karışıklığına yol açmakta, çözüm yerine çözümsüzlükler üretmektedir.

 

Sorunları tahlil ederken yaşanılan dönemden bağımsız bir zihniyete sahip olunması gerekir. Çünkü sorunlar yaşanılan zaman diliminin dışında vuku bulmuştur. Bundan dolayıdır ki bir tarih felsefecisi gibi, tarih sahifelerini açıp, meydana gelen vakaları sebep-sonuç zinciri içinde analiz edebilmemiz gerekir.

 

 Kürtler 19. yüzyılın başına kadar bazen tam bağımsız bir devlet (Medler, Mervaniler, Eyyubiler vb.) bazen de özerk bir yapı olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.2. Mahmut’un Kürtlerin özerkliğini kaldırması sonucu Kürdistan sorunu ortaya çıkmış; bu sorunu ortadan kaldırmak için de pek çok isyan meydana gelmiştir.Bu isyanlar bazen laik zihniyetli insanlar tarafından, bazen de dini bir dünya görüşüne sahip insanlar tarafından çıkarılmıştır.Farklı kulvarlarda hareket eden bu karşıt zihniyetli paradigmalara sahip kadroları birleştiren ortak nokta ise, bağımsız Kürdistan’ı gerçekleştirmekti.

 

Tüm milletlerin hızla uluslaştığı bir dönemde, uluslaşma çabası içine giren Kürtler, bazen iç nedenlerden dolayı, bazen de dış nedenlerden dolayı bir türlü başarıya ulaşamamışlardır. Art arda gelen başarısız denemeler sonucu kendi içine kapanan Kürtlerde umutsuzluk duygusu had safhaya ulaşmış ve melankolik bir ortam Kürdistan coğrafyasına egemen olmuştur. Özellikle Kürtlerin beraber yaşamak zorunda kaldığı Türklerin, Arapların ve Farsların bir ulus devlet olarak piyasaya çıkması, buna karşın Kürtlerin bir ulus devlet olarak vücuda gelememesi sorunları daha da derinleştirmiştir. Eğer Kürtler; Arapların, Farsların ve Türklerin ulus devlet şekline büründüğü bir dönemde, sınırları çizilmiş, kendi kendini yönetebilen bir topluluk haline gelebilseydi; ne Araplarla, ne Farslarla ne de Türklerle herhangi ciddi bir problem yaşamayacaktı. Şu anda Arap-Türk-Fars milletleri arasında gözle görünür bir sorunun bulunmamasının sebebi birbirlerinden ayrı, sınırları çizilmiş bir toprak parçası üzerinde yaşamalarıdır

 

Dünyanın içinde bulunduğu konjonktürü iyi değerlendiremeyen Kürt Müslümanları güçlü bir şekilde kendini hissettiren Müslüman Kürt potansiyelini ise yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştır. Gayr-i İslami düşünceye sahip Kürt zihniyetler dünyanın hangi yöne doğru gittiğini daha iyi analiz edip, bu analiz sonucunda çözüm yolları gösterdiğinden Kürt tabanını yanlarına çekmede başarılı olmuşlardır. Aslında 1940’lı yıllara kadar birçok Kürt isyanında başat rol oynayan şeyhler, Kürdistan merkezli İslami bir devlet fikrine sahip kişilerdi. Özellikle Şeyh Ubeydullah Nehri ve Şeyh Sait göze çarpan iki önemli simadır. Bu iki simadan biri olan Nehri Kürdistan’da siyasal önderlik rolünü üstlenen ilk önemli şeyhtir. Nehri kısa sürede kendi liderliğini hem Osmanlı Kürdistan’ındaki, hem de İran Kürdistan’ındaki egemenlik alanında bulunan Kürtlere kabul ettirmiştir. Nehri, Kürt önde gelenleriyle yaptığı bir toplantıda şunları söyler:’’Amansız Türklere daha fazla sabredemeyiz. Onların boyunduruğu altında kaldığımız yeter! Kurtulmamız lazım! Bu iki hükümet (Osmanlı-İran) bizim gelişmemize engel olan sülüklerdir’’.

 

Nehri bağımsızlık talebini ise şu sözlerle dile getirir:’’Kürdistan’ın bütün halkı, artık daha fazla her iki hükümetle de birlikte var olamayacakları ve bir şeyler yapmak için Avrupa devletlerinin durumunu inceleyerek anlamaları gerektiği konusunda ortak bir görüşe sahiptirler. Bizler bölünmüş bir milletiz. Kendi iç sorunlarımızı kendimiz halletmek, kendi suçlularımızı cezalandırmada bizzat egemen ve bağımsız olmak, bütün diğer milletlerin sahip oldukları haklara aynı şekilde sahip olmak istiyoruz’’. Görüldüğü gibi Nehri, uluslar arası siyasi argümanları kullanarak, ayrılma hakkını dile getirmiştir.

 

Diğer önemli Kürt şahsiyeti olan Şeyh Sait’i anlamak için ise Azadi örgütünü bilmek gerekir. Çünkü Şeyh Sait hareketinin oluşumunda asıl unsur Azadi örgütüdür. Azadi örgütü üzerinde ilk ciddi çalışmalar Robert Olson adlı İngiliz akademisyen tarafından yapılmıştır.1921 yılında kurulmuş olan örgütün kurucuları arasında yer alan Cibranlı Halit ile İhsan Nuri Osmanlı Devleti’nde subaylık yapmış şahıslardı. Örgüt, halk üzerinde söz sahibi olan şeyhlerle ve seyitlerle iletişime geçerek, bunları örgüte kazandırmaya çalışmışlardır. Bu çalışmalar sonucunda özellikle Kürt zazaları üzerinde etkili olan Şeyh Sait Cibranlı Halit’e olan yakın akrabalıklarının (Şeyh Sait Cibranlı Halit’in kız kardeşi ile evliydi) da etkisiyle örgüte katılmıştır. Bu ilişki ağından korkan Kemalistler, örgüte operasyonlar düzenleyerek örgütün lider kadrosunu idam etmişlerdir. Azadi örgütü yayınlamış olduğu manifestoda ‘Bağımsız Kürdistan’ için mücadele ettiklerini belirtmişlerdir. 28 Haziran 1925’te Şeyh Sait isyanını çıkaranların yargılanmaları esnasında mahkeme başkanının şu sözleri olayın gerçek sebebini çok daha net bir şekilde ortaya sermektedir. ‘Kiminiz hükümet otoritesinin kötü yönetimini, kiminiz de halifeliğin savunuculuğunu isyan için bahane ettiniz; fakat tümünüz bağımsız bir Kürdistan yaratmak sorununda birleştiniz.’’

 

 

Fakat 1940’lı yıllardan sonra Türk devletinin bilinçli politikası sonucu Müslüman Kürtler, geçmişte pek çok isyan çıkarmış olan atalarının gerçekte ne istediklerini ve bu istediklerinin İslam’a aykırı olup-olmadığını bir türlü analiz edecek siyasi bir zihni olgunluğa erişemediler.Tüm Müslüman milletlerin hızlı bir şekilde uluslaştığı bir dönemde Kürtlerin uluslaşmasına karşı çıkan sömürgeci devletler (Türkiye, İran, Suriye) her zaman Müslüman kardeşliğine dem vurarak, Müslüman Kürtlerin uyanışa geçmelerini engellemişlerdir.Halbuki bu devletlerin hem yönetim kadrolarının, hem de milletlerinin Müslüman kardeşliğine örnek teşkil edecek bir görüntü ortaya seremediklerini görmekteyiz.Kendi çıkarları tehlikeye düştüğünde öz kardeşini bile öldürmekten çekinmeyen bir zihniyetin kendi kanından olmayan milletlere neler yapabileceğini tarihin kanlı sahifelerinde görmekteyiz. Evet, burada Türkler, Farslar ve Araplar suçludur; ama Kürtler kadar değil. Çünkü mevcut toplumsal yasalara aykırı olan siyasi literatürdeki Müslüman kardeşliği gibi basit bir argümana kanacak kadar saf bir millet suçun en büyüğünü işlemektedir. Elbette ki Müslüman kardeşliği düşüncesini savunmalıyız. Ama bu savunuşumuz spekülatif bir fikir yığını şeklinde değil de, işe yarayacak pratik eylemler şeklinde tezahür etmelidir.

 

Günümüzde ise çok daha büyük bir faciayla karşı karşıyayız.Müslüman Kürtlerin – dikkat etmişseniz hep Müslüman Kürtler tabirini kullanıyorum.Böyle bir ifade üzerinde ısrarla durmamın sebebi, diğer Müslüman milletlerin Kürdistan meselesinde gösterebilecekleri en iyi çözüm yolunun özerk bir Kürt devletinin gerekliliğinden öteye geçmemektedir.Böyle bir devlet modeli Kürtleri tam bağımlılıktan yarı bağımlılığa doğru sürükleyeceğinden kabul edilmemesi gereken bir durumdur.Kürtler için özerklik talep eden  Müslüman topluluklar arasındaki bu en sağlıklı, en vicdanlı ve en akılcı bireylerin samimiliklerini ölçmek için onlara tek bir soru yöneltmek istiyorum.Kürtler için istediğiniz bu özerkliği kendi milletiniz için de istiyor musunuz? Özerklik uygulanacaksa bir arada yaşayan tüm Müslüman milletlere uygulanması gerekmez mi? Hayır, sadece Kürtlere uygulansın diyorsanız; benim bu sözlerinizden bir art niyet aramam gerekmez mi? – Türk, Arap ve Fars devletlerinin diliyle konuşmaya başlaması, bu devletlerin kullanmış olduğu ifadeleri bir papağan gibi tekrarlaması farenin kedi tarafından kapana kısıldığının adeta göstergesidir. Özellikle; Kürt sorunu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Kürt-Türk kardeşliğinin tarihsel birlikteliği gibi söylemler Müslüman Kürtlerin egemen güçler tarafından farklı yönlere kanalize edilebildiğinin en büyük göstergesidir. Yaşanılan zamanın ve mekânın kuşatılmışlığının dışına çıkamama sonucu meydana gelen zihni asimilasyon düzeyi korkunç boyutlara ulaşmıştır.

 

Kürtlerin tarihin nesnesi olmaktan çıkıp, tarihin öznesi haline gelebilmesi için daha önce de belirtmiş olduğum gibi zihni bir temizliğe ve coşkusal bir ruha sahip olmaları gerekir. Bu özelliklerle donatılmış bireylerden oluşan bir millet hem kendi ayakları üzerinde durabilir, hem de ezilen milletlere örnek teşkil edebilir.Sözlerime yüce Mevla’nın bir ayetiyle son vermek istiyorum. ‘Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez.’ 

Önceki ve Sonraki Yazılar