1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. KUR’AN VE İNSAN
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

KUR’AN VE İNSAN

A+A-

İlahi mefkûre çerçevesinde yaşamın her alanına müdahale edip toplumsal dönüşümü gerçekleştirme işlevine sahip olduğunu iddia eden Kuran, muhatap olarak aldığı insan türüne dair çeşitli beklentilere sahiptir. Buna karşın insan türü de, aşkın kudret tarafından kendisine gönderilmiş bulunan kutsal kitaptan kendi sorunlarına dair çözüm yolları geliştirmesini bekler. Karşılıklı beklenti şeklinde gelişimini sürdüren bu süreç, tatmin olma durumuna göre bazen pozitif yönde bir ilerleme kat ederken; bazen de negatif yönde kapanması mümkün olmayan yaraların açılmasına neden olur.

Kuran her şeyden önce insanların, yaratılış gayelerini, kendi gereksinmelerine harikulade bir biçimde uyan hayvan ve bitki çeşitliklerini, yıldızların devinimlerini, atmosfer olaylarını kavramaları noktasında akıl yetisine başvurmaları gerektiğini belirtir. Fikirleri birbirine bağlamak, bir zihinsel uslamlama içermek anlamına gelen “aqala” (akletmek) fiili Kuran’da yaklaşık elli kez geçmektedir. Bu fiilin olumsuzunda ayak diretenlere, ya da zihinsel bir çaba sarf etme gücünden yoksul olanlar lanetlenip hayvanlara benzetilmiştir. Özellikle muhafazakârlar ve inançsızların atalarından gördüklerini yapmalarının kendilerine yeteceğini ileri sürmeleri karşısında Kuran öfkelenip, ipotek altına alınmış bu donmuş akıllara sert bir şekilde çıkışır. Kendi aklını sadece fizyolojik ihtiyaçlarını temin etme noktasına odaklayan, bunun dışında kalan meselelerde kendinden üstün olduğuna inandığı ve saygı duyduğu bir insana yada nesneye bağımlı halde bulunan şahıslara, kendileri olma bilincini vermeye çalışan ve merak duygusunu açık uçlu sorularla kamçılayan kutsal kitap, akıl tasallutundan akıl hürriyetine geçişi hızlandıran aralıksız bir devinim işlevini görür. Nazari aklın etkisini hissettirdiği bu tür münakaşa bölümlerinde, aklın olumsuz eleştiri bölmesinin ilahi güç tarafından ritmik bir şekilde piyasaya sürülmesi ise insanlarda ruhsal gidiş-gelişlere uygun bir ortam yaratır.

Sorgulama ve analiz etme gücünden yoksun, kendi kendine yetemeyen, varlık sahnesinde nasıl bir rol oynaması gerektiğini idrak etmede güçlük çeken akılları harekete geçiren ve devingen bir karaktere bürüyen Kuran, “ben” olma bilincinin zihinsel açılım fonksiyonunu yerine getirir. Yerine getirilen bu işlev yakın aşamada kişinin kendinde var olan potansiyeli hissetmesine yardımcı olurken, uzak aşamada kula kulluk anlayışının dipsiz bir kuyuya doğru tepe taslak yuvarlayacağının işaretini duyumsatmıştır.

Yeryüzündeki kaosun, anarşinin, fitnenin sebebi olarak kulprestliği gösteren kadir-i mutlak, huzurlu ve adil bir dünyanın vücuda gelmesi için yaratılmış olan varlıkların birbirleri üzerinde güç istencinden yola çıkarak egemenlik kurmalarına sert bir şekilde karşı çıkıp, bu yolu deneyenlerin aşağılık varlıklar olup cehennemi boylayacağını net bir şekilde ifade etmiştir. Kula kulluk anlayışı yaşamın birçok formasyonunda kendini hissettirir. Bu zihniyet siyasi alanda, varlığını devlet mekanizmasının varlığına dayayıp, bu mekanizmanın yapacağı her türlü haksızlığın meşru bir zemine doğru kaydırılması tarzında, ekonomi alanında, üretim araçlarını elinde bulunduran mal sahiplerinin beden ve kafa gücü harcayan kitle üzerindeki parazitvari yaşamı, kültürel olarak, beniçincilik hastalığına tutulmuş kişilerin fikir münakaşalarında kendi düşüncelerine toz kondurmayacak oranda laf ebeliği yapıp ileri sürdükleri düşüncelerin söylenilmesi gereken son söz olarak kabul edilmesini istemeleri şeklinde, sosyal alanda ise moral güce sahip ve kendilerine insanlık dışı vasıflar yüklenen şahısların dudaklarından çıkan her sözün eleştir süzgecinden geçirilmeksizin derhal uygulama alanına aktarılması biçiminde kendini yansıtır. Kula kulluğun tüm bu görünümlerini yasaklayan Kuran, insanları bu tür sömürü odaklarına karşı bilinçli olmaya davet etmekte ve daimi bir zihni uyanıklığa teşvik etmektedir.

Edilgen ve bağımlı halde bulunan akılları işlek hale getirip kendileri olma yolunda adım attıran Kuran, uzun yol haritasında hedefe ulaşmak için hangi vasıflarla bezenmiş bireyler vücuda getirir? Bu vasıfların nitelik dereceleri sarp yokuşun tırmanıp-tırmanılamayacağının göstergesidir. Arzu edilene yani hedefe ulaşmak için, tasarlanan ve seçilen unsur olan araçla ilgili edimler, kutsal kitapta ifratla tefrit arasında orta terim vazifesini görür. Örneğin “cesaret” korkaklık ile korkaksızlık arasında orta terim, “namus” her şeye ilgi duyma ile hiçbir şeye ilgi duymama arasında orta terim, “hikmet” aptallık ile zekilik arasında orta terim, “cömertlik” israfla cimrilik arasında orta terimdir. Görüldüğü gibi bu ruhsal durumların daha azı ve daha çoğu erdemsizlik olan belirli bir sınıra karşılık gelir. Bununla beraber ahlakın elde edilmesi tedrici olarak gerçekleşen uzun bir sürece gereksinim duyar. Bu süreç müddetince kullanılması gereken başlıca araçlar; ilim, marifet ve nefis tezkiyesi olmalıdır. İnsanın adeta kendini yenme kudretini ortaya koyduğu, kendini gerçekleştirme idealiyle kendini aşma gayretini gözettiği nefis tezkiyesi, içsel terbiye yolu olduğu için diğer iki düzelticiye oranla daha etkin bir konuma sahiptir. İstediğini istememe, istemediğini isteme şeklinde formüle edebileceğimiz bu mücadele yolu, tatmin edilmekten başka bir hissiyatla hareket etmeyen ve kişiyi erdemsizliğin bataklığına doğru sürüklemekte olan tutku imparatorluğunun dizginlenemeyen kamçısını sakinleştiren tılsımlı bir ilaç işlevini görür.

Daima isteyen ve isteklerini gerçekleştiren bir varlık olan insan, Kuran’ın kendisine dair istemlerine karşın; Kuran’dan kendi gereksinimlerine günlük yaşam savaşımının meşakkatli güzergâhında destek olmasını bekler. Sağlam bir yaşamı güvence altına alıp kaygılardan azade bir hayat sürmek isteyen insanoğlu, ilkin geçim sıkıntısına deva olabilecek, yardımlaşma duygusunu güçlendirecek yoğun içerikli mesajların etkin olup olmadığını irdelemek için yönelir kutsal kitaba. Var oluşunu sürdürmenin olmazsa olmaz koşulu olan fizyolojik ihtiyaçlara dönük olan bu yönelme tarzı, şekil ve muhteva bütünlüğü içerisinde zihin şemasında akli çıkarımlarla anlamlandırılmaya çalışılır. Bu anlamlandırma sürecinde tez ve anti-tez olmak üzere iki önerme söz konusudur. Bunlardan birincisi, yaşanılan döneme ait olan ekonomik biçimin gerekirci sistemi; ikincisi ise Kuran’ın olması istediği ve çeşitli yaptırımlarla düzenlemeye giriştiği ekonomik formasyon. Bu iki ekonomik biçimin ufak tefek değişiklikler dışında genel maslahatlara dokunmaması sonucunda meydana gelen kesişme, insanları endişe ikliminin uçsuz bucaksız sınırına doğru sürükler. Kesişmenin aksine çarpışmanın söz konusu olduğu, safların keskin hatlarla ayrıldığı, sömürünün üstünü örtmenin yerine sömürü bataklığını kurutmanın sivrileştiği; yani revize etme yerine devrimci bir bakış açısının hissedildiği ve kavranıldığı durumlarda ise, çölde uzun süre su aradıktan sonra vaha gören bir bedevinin attığı sevinç çığlıklarına mukabil, pas tutmuş ruhlar kendilerine iletilen bu insancıl iletilere dört elle sarılıp yeryüzünde bir cennet imar etmeye koyulurlar.

Yaşam çarkının dişlileri arasında hayatta kalma mücadelesi veren insanoğlu, kendini tarif edilemez derin bir boşluğun içinde bulur. Maddi bir doygunluğa erişmeden önce var olan ruhi çöküntüye bir anlam verebilen insan, maddi bir doygunluğa eriştikten sonra şiddet derecesini azaltmadan etkisini devam ettiren ruhi çöküntüye ise bir anlam verememekte. Hızlı bir şekilde akıp giden günleri engelleyememesi, yaşlılık tedirginliği, ölüm korkusu gibi negatif ama gerçekçi durumlar karşısında koskocaman bir “hiç” olduğunun bilincini idrak edememe kişinin yıpratıcı bir tehlike olan “boşluk duygusuna” tatmin edici bir cevap verememesine yol açmaktadır. Hiçliğinin farkındallığını kendisine duyumsatacak, ölümcül bir hastalık olan ve depresyonla neticelenip kişiyi bazı durumlarda intiharın eşiğine doğru sürükleyebilecek boşluk hissiyatının doğuştan ete saplı bir etmen olmayıp, yaşam ilerleyişine paralel olarak kişinin içine girip onu kemirdiği hissini zihinlerde canlandıracak ve yaşamın bir fiyasko olmayıp belli bir gayeye hizmet amacı güttüğü izlenimini yansıtacak güce sahip olup olmaması oranında bir deva rolü oynayacak Kuran, içsel huzuru sağladığı oranda ebedi bir rehber kaynağı haline gelecektir. Aksi durumda ise, yani var olan huzursuzluğa, sıkıntıya ket vuramayıp olduğu gibi bırakma, ya da katmerli bir hüviyete bürüme durumunda ise, anlamlı sistemlerin göksel âleminde sonsuz bir yok oluşa doğru savrulacaktır.

Duyu ve düşün olmak üzere iki ayrı dünyaya sahip olan insanoğlu, bu dünyalar vasıtasıyla yaşamla olan bağlarını devam ettirir. Bunlardan duyu dünyası, duyu organları vasıtasıyla dış dünyanın uyaranlarını algılama yeteneği olup, tamamıyla fiziki âlemin zorunluluk yasasına bağlıdır. Bu gerekirci yasa, insana sınırlı ve yetkin olmayan bir tür olduğu izlenimini yansıtır. Düşün dünyası ise, zihni olarak tasarlanıp biçim verilen, yetkin ve sonsuz olan karakteristik özellikleriyle geniş bir alanda at koşturma imkânına sahip muazzam nitelikte bir dünyadır. Bu dünya, maddi mekanizmanın katı sınırlarını aşıp metafizik âlemin sırlarla dolu malikânesini gezme imkânına sahip olabilirliğinden dolayı insanın zihninde sonsuz olma idesini canlandırır. Düşüncenin sonsuz gücünün, sonsuz bir yaşama isteği doğurmasına karşın; bedenin geçiciliği ve bir görüntüden ibaret oluşu ciddi manada bir paradoks oluşturur. Zaten insanoğlu, kendini birdenbire içinde bulduğu, bir türlü ısınamadığı ve şüpheli gözlerle baktığı geçici olma özelliğine sahip kozmik düzenle, kendisinde var olan ebedi yaşama arzusunun çelişkisinin kaygan bir zeminde aralıklarla tekrarlanan mücadelesine birçok kez tanıklık etmiştir. Sonsuzluk özlemine karşın, kaçınılmaz bir realite olan ölüm olgusunun varlığı paradoksunu aşma çabasında olan beşer türünün içine girdiği çıkmaz sokakta acaba, kutsal kitap sağlıklı ve net bir çözüm yolu gösteriyor mu? Eğer gösteriyorsa, insanlık türü yok olana kadar daimi bir iksir fonksiyonuna bürünecek; tersi durumda ise, bir avuç fanatiğin kurgusal beyin jimnastiğine dönüşüp marjinal bir yapı haline gelecektir.

Sahip olduğu evrensel mesajlarla varlık sahnesinde yapay bir cennet oluşturma kaygısında olan ilahi kaynak, sağduyuya uygun yargılar verdiği, kişinin kendi değerleri üzerinde kendiliğinden analizler yapacağı bir zemin oluşturabildiği ve yaşamla olan bağları devam ettirmenin biricik koşulu olan bedeni isteklere kesin çözümler üretebildiği ölçüde muhatap olarak aldığı insan türüyle barışık olacak ve yarınlara dair güçlü umutlar besleyecektir. Böylece ilahi adalet yeryüzünde tecelli edecek ve kutsi ışık kapılarını ardına kadar açacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar