1. YAZARLAR

  2. Cevdet IŞIK

  3. KUR’AN AHLAKIYLA AHLAKLANMAK-1
Cevdet IŞIK

Cevdet IŞIK

Yazarın Tüm Yazıları >

KUR’AN AHLAKIYLA AHLAKLANMAK-1

A+A-

 

İnsanlarda genel olarak var olan ahlak algısından söz etmek yararlı olacaktır. Ahlak konusunda homojen bir algıdan söz etmek mümkün değildir. Toplumsal mozaiği oluşturan heterojen yapı gereği, çok farklı izah ve yorumların varlığını garipsememek gerekir.

Eğer toplumsal yapı homojen bir görünüm arz etseydi bile, yine de farklı izah ve yorumlar normal olanı gösterecekti. Çünkü insanlar, eğitim gibi rafine süreçlerden ne kadar geçmiş olsalar da, bütün farklılıkları budanmış olarak, yüzde yüz robotik bir yapıya veya bir şablondan çıkarılmış gibi tektipleşmeleri sağlanmış olması mümkün olmayacaktı. Belki burada bir istisna olarak mankurtlaşan insanı zikretmekte bir sakınca olmayabilir. Zira mankurtlaşmış insanın aklını kullanma imkânı tümüyle yok edilmiştir.

Halen geçerli midir bilmiyorum ama sessiz ve sakin görünen, üstü başı düzgün, yapacağı konuşmayı duygu eşliğinde ve alçak sesle yapan, etliye sütlüye karışmayan, öfkelense de öfkesini belli etmeyen ve bir nevi saman altından su yürüten cinsten kimseler, ahlak timsali olarak görülürdü. Bu ahlak algısının, hemen fark edileceği üzere, tümüyle formel bir ahlak algısı olduğu görülmektedir. Ebette ahlakın formel bir tarafı da olacaktır. Ama ahlakın sadece formel olandan ibaret kabul edilmesi, akla ve hayale gelmeyecek her türlü olumsuzluğa kapı aralama potansiyeline sahip olduğu da aşikardır. Sadece formel açıdan ölçü kabul edilen bir ahlak algısıyla, başka bir şey değil, ancak büyük vurgunlar yapılır.

Dinin yaşama dair hükümlerinin tasfiyesi bağlamında yapılan “dini olan” ve “dini olmayan” ayrımlarıyla, nasıl ki dinin eli eteği dünya işlerinden koparılmışsa, ahlakın da sadece şekli bazı tezahürlere indirgenmesiyle, ahlak algısında, soyutlayıcı bir misyon öne çıkarılmıştır. Ahlakın sadece imaj oluşturan bir misyona sahip olmasıyla beraber, hayatın da ahlaki değerlerden koparılması ve böylece değer odaklı bir yaşayışın kapısı kapatılmış, güç odaklı bir yaşayışın kapısı ise aralanmış olmaktadır. Netice itibariyle ahlakın hayattan tasfiyesiyle oluşan sorunlar olacağı için, söz konusu bu sorunların çözümü için de, “etik” kurallar öne sürülmüştür. ‘Etik’in hitap ettiği dünya, kısıtlı ve sınırlı bir dünya olduğu için, insanın fırsat buldukça ve elinden geldiğince, ‘kitabına uydurmak’ suretiyle istediği gibi davranmasının önü de açılmış olmaktadır.

Ahlaktan söz ettiğimize göre, dikkatimizi üzerinde yoğunlaştırmamız gerekenin davranışlar olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız. Zaten ahlak dediğimiz şey de davranışlardan başka bir şey değildir. Evet, üzerine basa basa tekrar ediyorum: Ahlak demek, davranış demektir. Fakat burada hemen aklımıza başka canlılar da geliyor: Hayvanlar. Hayvanların hareketlerine davranış diyecek miyiz? Belki davranış deriz ama ahlaki davranış diyemeyiz. Öyle ise buradan bir yere gelmiş oluyoruz: İnsan davranırken hayvan gibi davranmıyor. İnsan davranışının hayvan davranışından farkı, bilinçli ve bir amaca sahip olmasıdır. Bilinçli ve bir amacı olan davranışlarda akıl ve irade devreye girerek, bir tercihe imza atılmış olur. Bütün bu bilinçli ve amaçlı işlemlerin ölçüsünü değerler oluşturmaktadır. Böylece “doğru” ve “yanlış” diye ifade ettiğimiz hükümler ortaya çıkmaktadır. İnsan hayatını dikkate aldığımızda, işlenen bütün fiillerin ya “doğru” ya da “yanlış” diye nitelediğimiz bir eksen üzerinde olduğunu görürüz.

Allah insanı çok önemli ve paha biçilmez özelliklere sahip olarak yaratmasına rağmen, insan tek başına ve kendi kendisine yetecek güç ve kudrete sahip değildir. Onun için bir araya geliyoruz. Aile oluyoruz, komşu oluyoruz. Toplu halde ve dayanışma içinde yaşıyoruz. Kurallara tabi oluyoruz. Tabi olduğumuz kuralları, doğru olduğunu kabul ettiğimiz değerler üzerine inşa ediyoruz. Eğer insan böyle bir arada ve toplu olarak yaşamak durumunda olmasaydı, ahlaktan söz edebilir miydik? Demek ki ahlak, varlığını insanlar arasında meydana gelen ilişkilerin niteliğinden almaktadır. İnsanların ilişkilerini belirleyen kaideler ne ise, insanların ahlakı da o olmaktadır. İnsanların ferdi ve toplumsal manadaki davranışları, hem insanların ve hem de toplumların ahlaki durumunu oluşturmaktadır. Sonuç olarak, insan hayatı ahlaki temeller üzerinde olduğu zaman, bir anlama, bir değere ve bir ahenge sahip olur. Aksi takdirde oluşan hayat, gücün hükmettiği karanlık ve kaotik bir hayat olacaktır.

Allah, insan hayatının karanlık ve kaotik olmaması için, indirdiği vahiyle insan hayatına müdahale etmiştir. Bu müdahale, tercihleri ortadan kaldıran zorlayıcı bir müdahale değildir. Yani insanın sürdürdüğü hayat tarzı yanlış olduğu için, Allah da insanın hayat tarzını değiştirerek müdahale etmemiştir. Elbette Allah her türlü müdahaleyi yapacak güç ve kudrettedir. Fakat indirdiği vahiyle insanı doğru yola koyacak (hidayet), bir hayat tarzının ilkelerini bildirmiştir. O zaman şöyle bir soru akla gelebilir: Peki öyle ise Allah niçin bazı kavimleri helak etmiştir? Şimdi burada, durup dururken Allah bazı kavimleri helak etmemiştir. Aslında helak olan kavimler, kendi elleriyle kendilerinin başına helak edici felaketleri sarmıştır. Yani söz konusu kavimler, o kadar haddi aşmışlardır ki, bu haddi aşmanın bir neticesi olarak helak olmuşlardır. “Sizin başınıza gelenler sizin kendi ellerinizle yaptıklarınızın bir neticesidir.”

Bu helak sürecini iyi tetkik etmek gerekir. Allah sonsuz rahmet sahibidir. İnsanlara olan merhameti, annelerin çocuklarına olan merhametinden kat be kat ziyadedir. İnsanın heder olmaması için insana vahiy göndermesi de bu rahmetinin bir gereğidir. Allah insanı yarattı ama insanı başıboş bırakmadı. İnsanın niçin yaratılmış olduğunu, üzerinde bulunduğu mekânı ve sahip olduğu zamanın ne anlama geldiğini bildirerek, varoluşsal soru ve sorunlarına cevap vermiştir. Yani tabir caizse Allah’ın indirdiği vahiy, insan için bir varoluş manifestosudur. İnsan, bu manifestoyla boşluktan kurtuluyor ve ayakları yara basıyor. İnsan için, doğru ve yanlışın prospektüsüne sahip oluyor. Yani insan böylece hem Allah’ı, hem kendisini ve hem de diğer varlıkları tanımış oluyor. Bu tanıma neticesinde hem iç ve hem de dış dünyasında güvenli yaşamın imkânlarını elde etmiş oluyor.

Helak meselesine dönecek olursak, insana bahşedilmiş bunca imkân dâhilinde, insan yine de gaflete düşmekte ve belki de bu gafletin bir sonucu olarak, kendisini helak edecek bir hayat sürecine girmektedir. Belki bu süreç, insanın verdiği ve bir şey olmaz dediği küçük ve masum tavizlerle başlamaktadır. Örneğin sahip olduğu ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayacak birikimin yarınlarını da garanti altına alması için biraz daha fazla biriktirmekle yola koyulmuş olabilir. Ne kadar masum değil mi? Âdem de eşiyle birlikte çok masum bir şekilde, yasaklı gıdayı yemişti. Bakın burada davranışsal sapmayı oluşturan duygunun masumluğunu görüyor musunuz? Bütün helak edici sapma süreçlerinde Allah insanı uyarıyor. Ama insan öylesine yoldan çıkıştır ki, artık Allah’a meydan okur duruma gelmiştir. Elçilerin yaptıkları helak uyarılarına karşı, “tamam o zaman sözünü ettiğin helak edici felaket gelsin de görelim” tepkisi verilmektedir. İşte bu meydan okumadan sonradır ki, Allah da onları helak ediyor.

Helak olan kavimlerin tümü, istisnasız helak olmayı istedikleri için helak oldular. Onlar İlahi Vahye meydan okudular. Bilgisi olmayan konularda heva ve heveslerini rehber edindiler. Onların ahlakı çok kötü bir ahlak idi. Daha doğrusu onların ahlakilikten yana bir tercihleri olmadı. Sahip oldukları ferdi ve toplumsal ilişkiler, hep zulüm üretti. Allah’ın yarattığı her şeyle olan münasebetleri, barış temelli değil, hep savaş temelli oldu. Böylece hep tahripkâr oldular. İmara önem vererek mamur bir dünya oluşturmadılar. Günümüz dünyası da aynı minval üzere gitmiyor mu? Fazla değil geçmiş yüz yıllık tarihe baktığımız zaman sürekli olarak helak süreçlerinden geçtiğimizi göreceğiz. Ya bu gün yaşananların adını koyacak olursak ne diyeceğiz? Bir helak süreci devam etmiyor mu? Bütün bunlar hâşâ Allah tarafından değil, bizim kendi tarafımızdan başımıza sardığımız felaketlerdir. Çünkü ahlaki erdemleri terk ettik. İç disiplinimizi kaybettik ve sorumlu olduğumuzu unuttuk.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.