1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. “KUR-AN’IN İNSANI” VE BİZ
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

“KUR-AN’IN İNSANI” VE BİZ

A+A-


            Kur-an, ne bir edebiyat, ne bir tarih, ne bir felsefe ve ne de herhangi bir bilim kitabıdır. Kur-an, tümüyle bir hayat kitabıdır. Hayata dair her ne kural ve kaide gerekiyor ise, bunlar eksiksiz olarak/kâmilen Kur-an’da yer almaktadır. Bu kural ve kaidelerdir ki, uyulduğu sürece insanı ahsen-i taKwim’e çıkarmakta, aksi halde ise insan esfel-i safilin’e düşmektedir!

“Andolsun biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik. Ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik. Öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine gayb ile (görmedikleri halde)  kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sahibidir, üstün olandır.” (Hadid, 15)

Kâinatta ve kâinattaki hayatiyette insanın salt aklının eremeyeceği mükemmellikte Rabbani bir insicam vardır. Kâinattaki ölçü, düzen ve insicamda asla bir uygunsuzluk, eksiklik veya boşluk mümkün değildir. Kendini bilen insan, bu insicam ile uyum içinde olmalıdır.

 “Yedi kat göğü birbiriyle tam bir uyumluluk içinde yaratan, O’dur. Rahman’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözlerini çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz, aradığını bulamadan, bitkin olarak sana dönecektir!” (Mülk, 3-4)

Bu muazzam insicam içerisinde insanın ayrı bir önemi ve yeri vardır. Kâinattaki birçok varlık, yaratılış itibariyle insanın hizmetine sunulmuştur. İnsan, kendisine sunulan bu nimetlerden, sunuş amacına uygun olarak yararlanmalıdır. Rabbimiz tarafından insana verilen kısmi muhtariyet, onun başıboş bırakıldığı, hiçbir muhasebeye tabi tutulmayacağı zehabına yol açmamalıdır. Böyle bir vahamet gafletten başka bir şey değildir. Tam aksine insan, insanlığının ve kendisine verilen değerin farkında olmalı; Rabbine sonsuzcasına şükretmelidir. İnsanın eşrefiyetinin ancak ve ancak Rabbine gereği üzere kulluk etmekte olduğunu bilmeli ve bu minval üzere hayatına şekil ve yön vermeli, muhteva kazandırmalıdır.  

Kur-an, kâinatın hayat kitabı olmasının yanı sıra, özelde ise insana seslenmektedir. Kâinatın hayatiyeti/düzeni/işleyişi hakkında insanı bilgilendirirken; insana ait ise genel olarak hayata ilişkin emir ve yasaklar içermektedir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aya evreler koyan Allah’tır, Allah! Bunları boş yere yaratmamıştır! O, ayetlerini düşünen bir toplum için ayrıntılı olarak açıklıyor.” (Yunus, 5)

Rabbimiz,  ancak nefsanî heva ve heveslerin ilah edinen, iblis ve iblisilere boyun eğen kimselerin Rabbine karşı tuğyan etmek suretiyle türlü türlü sapkınlıklara düştüklerini bildirmektedir. İnsan, bu sapkınlıklar nedeniyle kendisinin hizmetine sunulmuş olan eşyanın hizmetine kendisi girmektedir. Değerini gittikçe yitirmekte, yaratılış ve şahsiyetinden irtifa kaybına uğramaktadır. Öylesine düşmektedir ki; pek çok yaratılmıştan üstün olarak yaratılmış iken;  bu defa da yaratılmışların en ehveni, en aşağılısı, en şerlisi oluvermektedir.

İnsanı eşref derecesinden alıkoyan, onu orada tepetaklak, el aşağı eden muharrik güç olarak en başta cehalet ve nefsani arzular gelmektedir! Nefis ki, cehalet üzere olan insanı daima Rabbinden uzaklaştırma, Rabbani yönelişlerden alıkoyma meyil ve gayretini göstermektedir. Pek çok ayeti kerimede Rabbimiz, nefsin bizleri nerelere sürükleyebileceği konusunda tekraren uyarıda bulunmaktadır. Furkan suresinde Rabbimiz, bizlere hitaben şöyle buyuruyor:

 “Kendi nefsinin arzularını (heva ve heveslerini) ilah edineni gördün mü? Ona şimdi sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 43)

Tarih boyunca nice insanlar, kâinattaki bu Rabbani insicamı bozucu hal, tutum ve davranışlar sergilemiş ve insanoğluna çok ağır bedeller ödetmişlerdir. Zira günümüzde de insanlık, bir kısım sapkın insanların göstermekte olduğu aynı tutum ve davranışlardan dolayı ağır bedeller ödemeye devam etmektedir. Apaçık ilahı emir ve yasaklara rağmen, kimi insan/lar tuğyana/isyana dalmakta, nice insanların ve hatta canlı-cansız varlıkların hakkına tecavüzlerde bulunmakta ve zulmetmektedirler. Hal böyle olunca, yeryüzünün büyük bir bölümünde insanlık hazin bir şekilde can çekişmektedir.

İnsanın esas görevi, yaratılış şeklini korumak, yaratılış amacından sapmamak ve yaratılış sorumluluğunu emredildiği muhteva üzere yerine getirmektir. Yüce Rabbimiz, bu kâinatı bir VAHDET/birlik/uyumluluk üzere yaratmıştır. Bütün kozmik hayat, tam bir vahdet içerisinde hayatını en güzel şekilde devam ettirmektedir.  Ancak insan da bu vahdaniyet çerçevesinde hayatını devam ettirdiği ölçüde ve sürece mutlu ve huzurlu olabilecek, insanlığını koruyabilecektir.

Rabbimiz BaKara Suresi, 177. Ayeti Kerimesinde ( “KUR-AN’IN İNSANI”nın özelliklerine ilişkin olarak) mealen şöyle buyurmaktadır:

“ İyilik yüzlerinizi doğu ya da batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimselerin yaptığıdır ki Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar; namaz kılar, zekât verir. Anlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve zor zamanlarda (Rabbine tam bir teslimiyet üzere) sabreder. İşte (kullarımdan) doğru olanlar, bu özellikleri taşıyanlardır.” (BaKara suresi, 177. Ayet.)

Kur-an, hayat kitabıdır dedik. Bu ayeti celilide iyilik (birr) olarak geçen kelime, hayatın bütününü kapsamaktadır. İnsana, hayata dair gerçekçi bir yön/istikamet belirlemektedir. Öncelikle insanı içi boş, anlamsız hal, durum, tavır, iş ve eylemlerden uzak tutmaktadır (Ma’rufu emr, münkeri nehy). Evet, iyilik; yüzün doğu ya da batıya çevrilmesi, kupkuru bir takım eylemlerden ibaret değildir!

Bu Ayeti kerime de Rabbimiz, bir bakıma “BİRR”in beyanı/izahatı/açılımı olarak, “Kur-an insanı”nın beş ana özelliğinden bahis buyurmaktadır. Bu özellikler:

1-İMAN: “…Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman!” Kur-an’ın insanı olabilmek için önce iman kavramının, iman mefhumunun insanın yüreğine gereği üzere işlemesi/derc olması gerekmektedir. Eğer iman, kıvamınca söz konusu yüreğin ve o yüreği taşıyan kişinin benliğine yerleşmemişse; o kişinin ıslah olması, kendisine, yakın ve uzak çevresine faydalı olması kabil değildir. İmanın olmadığı yürek taştan katıdır! İmansız bir kişi, yeryüzünün en vahşi, en gaddar, en şerli canavarı oluverir. Hem kendisine ve hem de çevresine umulmadık zamanda ve umulmadık şekilde en büyük zararı verebilir, en büyük yıkımda bulunabilir.

a) Allah’a iman: Kişinin önce yaratanını, yüce Rabbini gereği üzere bilmesi, inanması ve ittika etmesi şartını getirir. Allah, şüphesiz ki ‘mukallibu-l kulub’tur. Kâinatın yaratıcısı, donatıcısı, yaşatıcısı, sorgulayıcısı ve her şeyden önemlisi de adil olarak bütün canlı-cansız hayatının devam ettiricisidir. Allah(cc)’a iman, bütün bu azamet ve kudret karşısında kendi acziyetimizi itiraf ve huşu üzere Rabbimize ittiba, ittika ve iltica etmemizi sağlar.

b) Ahirete iman: Allah’ın adaletinin mutlak tecelli edeceğine inanmak ve bu hal üzere yaşamak, ahirete imanın zorunluluğudur. Zira bu dünyada asi ve bağı olanların pek çok haksızlıkları, zalimlikleri, zorbalıkları olmaktadır. Eğer ahiret inancı/hayatı olmazsa, bütün bu haksızlıkların, eşkiyalıkların karşılıksız kalması demek olacaktır ki bu durum, Yüce Allah(cc)’ın adaletiyle, hakkaniyetiyle, merhametiyle asla bağdaşmayacaktır. Yakinen inanıyoruz ki, ahrette mizan kurulacak ve hiçbir iyilik de, kötülük de karşılıksız kalmayacaktır.

c) Meleklere iman: Aynı zamanda gaybe de imanın bir tecellisi olmaktadır. Allah(cc)’ın her şeye kadir olduğunu, bilip bil(e)mediğimiz, görüp gör(e)mediğimiz, anlayıp anla(ya)madığımız, idrak edip idrak edemediğimiz her şeyin yaratıcısı olduğuna inanmamızı gerekli kılmaktadır. Öyleyse Rabbimizin buyurduğu veçhile O’na yönelişimizi, O’na teslimiyetimizi icap ettirir.

d) Kitaplara iman: Allah(cc)’ın Peygamberleri aracılığıyla, biz insanların zaman zaman

dalalete düşmesi neticesinde, yine bizleri hidayete iletmesi için göndermiş olduğu hidayet kaynaklarıdır. Kitaplar, dinimizi doğru olarak bilmemizi, anlamamızı, inanmamızı ve ona göre yaşamamızı sağlayan bilgilerin tümünü kapsamaktadırlar. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

            Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. Onlar ki gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar. Onlar ki sana indirilene (Kitab)de, senden önce indirilenlere (Kitablar)de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar Rab'lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır. (Bakara, 2-5)

“Kur-an’ın insanı” olabilmek için elbette ki Kitaplara iman etmeyi de Rabbi Rahmanımız bizlere şart koşmaktadır. İlahi Kitap(lar), Rabbimizin bizlerle olan somut irtibatıdır. Bizlerin, içinde yaşadığımız çevremizle uyumlu olarak yaşayabilmemizin anahtarıdırlar. Rabbimiz, vahyetmiş bulunduğu kitaplarla, tarih boyunca saplandığımız her türlü cehaletten bizlere insan olduğumuzu hatırlatarak; hidayet çağırmıştır.

e) Peygamberlere iman: Rabbimiz, bizlerin içinden, yine bizlere örnek, önder ve hidayet rehberleri olması için onları seçmiştir. Aziz Kitaplarını onların vasıtasıyla göndermekte, onlar da bizlere Hidayet için önderlik etmektedirler. İnsanlığı, her ne şekilde olursa olsun dalmış olduğu karanlıklardan, saplantılardan dalaletten; Rabbimizin biricik yolu olan İslam’a, hidayete ve kurtuluşa çağırmaktadırlar. Şöyle buyrulmaktadır:

“Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu. (Kendileri) Daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, onlara kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi.” Al-i İmran, 164)

            2) İNFAK: İnfak, “Kur-an’ın insanı” olabilmenin en önemli göstergelerinden biridir. Eğer Dünya malı bizi sarıp sarmalamış ise; değil ki Allah uğrunda canımızı vermek; zerre miktarı malı(mızı) dahi bu uğruna veremeyiz! Böylece ne Kur-an’ın insanı olabiliriz ve ne de kendimizi dünyalık malın/varlığın/maddenin, mevki veya makamın; şan veya şöhretin, nefis veya enaniyetin kul ve köleliğinden kurtarabiliriz. Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Her ümmetin bir fitnesi vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Tirmizi, Zühd, 26)

  Bu dünya malına bağlılıktır ki bizi Allah(cc)’a kul olmaktan alıkoyarak; dünyalıklara kul-köle haline getirmektedir. Dünyalık çıkarlarımız için başvurmadık hile, oyun ve oyunbazlıklar bırakmamaktayız. Bir gıdımlık çıkarımız için bazen en yakınımızdan bir insana zulmediyoruz. Bazen kendi kişiliğimizi, bir kuruşluk dünya çıkarı için pazarlarda satışa çıkarıyoruz. Bazen hiç olmadık zorluklara, sarplara kendimizi vuruyor, nice saplantı ve dalalete duçar kalıyoruz. Oysaki infak, bu tür kötülüklerden insanı alıkoymakta, Rabbine yöneltmektedir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Sana infaktan soruyorlar! De ki: Hayırdan her ne infak ederseniz; ananın-babanın, yakın akrabaların, yetimlerin, yoksulların, yolcuların hakkıdır. Ve her ne hayır işlerseniz, şüphesiz ki Allah onu bilir.” (Bakara, 215)

Efendimiz ise şöyle buyurmaktadır: “Cebrail bana, daima komşu hakkını tavsiye ederdi. Öyle ki ben, komşuları birbirine mirasçı kılacak zannetmiştim.” (Buhari, Edeb, 28)  İnfak, insanın dünyalıklara meylini azaltan, Rabbe yönelten bir özelliğe sahiptir. İnfak, aynı zamanda insanlar arasında hem sevgi ve muhabbeti tesis eder ve hem de toplumsal adaleti sağlar. Toplumun kastlara ayrılıp, düşman kutupların teşkiline Rabbani bir settir, engeldir.

            3)İBADET: Rabbimize iman ederek, gerektiği zaman Rabbimizin emri üzerine maldan infak ederek ve gerektiği zaman da candan infak ederek Rabbimize iman ettiğimizi, İbrahim(as)’i bir teslimiyetle ibraz edebilmeliyiz.  

Ayeti Kerime de ibadetin anlam kazanabilmesi için önce insanın benliğinde olabilecek bir takım marazların giderilmesini gerekli kılınmaktadır. Ancak bu marazlar, iman ve infak ile giderildikten sonra, insan içten bir teslimiyet ile Rabbinin huzurunda ibadete durulabilmektedir. Ancak bu hal üzere kulluğumuzun/ibadetimizin bir anlamı olabilmektedir. Aksi durumda bizim ibadetlerimiz manasız,  birkaç rutin hareketin ötesine geçemeyecektir. Ve bu hal üzere namazımız bizleri kötülüklerden alıkoyamayacak ve toplumumuzun içindeki fırtınalar dinmeyecek, huzur ve güveni elde etmemiz, ütopyadan öteye geçemeyecektir.

Ayeti kerimede imandan hemen sonra infakın yer alması (Bakara, 177), infakın şahsiyet ve toplumun olgunlaşmasındaki, huzur ve güvenin tesisindeki önemi vurgulanmaktadır. Ki böylece mümin, hiçbir dünyalığa tapınmadan/kapılmadan/teslim olmadan, bütün varlığıyla sadıkane bir şekilde Rabbine kulluğunu ifa edebilsin. Ki böylece Müminler, Efendimizin: “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadisinin künhüne vakıf olabilsin.

            4)AHDE VEFA: Verilen sözde durmak! Önce, Rabbimize verdiğimiz bir sözümüzün olduğunu unutmamak gerekir! Rabbine verdiği sözü tutmayanın, insanlara verdiği sözü asla tutmayacağı-tutamayacağı/dönek olacağı/ihanet edeceği unutulmamalıdır. Ahde vefasızlık, muhakkak ki pek çok kötülüğü beraberinde getirecektir.  Vefasız insan; merhamet, saygı, sevgi, kul hakkı, hakkaniyet, adalet ve benzeri kavramlara karşı kör, sağır, dilsiz kalır. Hiçbir hakkı, hiçbir ahlaki ve insani sınırı tanımaz. Gücü ve aklı yettiğince kendi lehine olacak şekilde orman kanunlarını devreye koyar, şaki olur, baği olur! Tıpkı günümüzde, yeryüzünü ifsad eden ‘HAK TANIMAZ’ların yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Kur-an’ın insanı olmak; hak ve hukukun bekçisi, savunucusu, ikame ve idamecisi olmayı şart koşar. Tıpkı Ayeti celilide buyrulduğu kıvam ve şekliyle!

“Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri pekiyi bilir.” (Nahl, 91)

5)SABIR: “Kur-an’ın insanı” bir bakıma sabır insanıdır. Sabır, Hakk bildiği yolda direnmek, hakka boyun eğmek ve batıla asla rıza göstermemektir. Her ne zorluk ve sıkıntılar olursa olsun, hakkın yanında yer almak, zulmün ve haksızlığın karşısında dik durmaktır. Hakkı ve hidayeti tercih, batılı ve dalaleti ise reddetmektir. Sabır, asla bir dirayetsizlik, kifayetsizlik, miskinlik gibi algılanmamalıdır. Sabır, Rabbimizin bizden istediği muazzam bir keyfiyettir.

“Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele”. (Bakara, 155)

“Kur-an’ın insanı” demek, hayatta karşılaştığı bütün zorluklara karşı hakkı ayakta tutmanın, batıla karşı direnmenin mücadelesini yılmadan, bıkmadan vermek demektir.

“Kur-an’ın insanı”nı ve “günümüz insanı”nı iyi tanımalıyız. Rabbimizin bizden neler istemekte olduğunu ve bizlerin ise, nelerin peşinde ömür tükettiğimizi iyi anlamalıyız. Kur-an’ı, yine Kur-an’ın buyurduğu şekilde, tam bir teslimiyet ve sadakat üzere okumaya, anlamaya çalışarak hayatımızı, zihin ve düşünce dünyamızı O’nun cilasıyla süslmeliyiz/saflaştırmalıyız. İnsan olarak azgınlığa sapmamak, bütün tabiat ile iyi bir ilişki kurabilmek, bir intizam sergileyebilmek, insanın huzur ve mutluluğu için mutlak bir zorunluluk olduğunu unutmamalıyız. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar (birbirlerine) iyiliği emrederler ve (birbirlerini) kötülükten alı korlar. (Onlar) namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azizdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe, 71)   

Ayeti Kerime ışığında “Kur-an’ın İnsanı”ndan bahsetmeye çalıştık. Rabbim, bizleri gerçek manada “Kur-an’ın insanı” olmayı müyesser buyursun. Âmin.

Selam ve dua ile.

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.