1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Kirlenen çarşaflar değil, vicdanımızdır
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Kirlenen çarşaflar değil, vicdanımızdır

A+A-

Erken iner dağ köylerine akşam. Karanlık pusuda bekler. Güneş çekip gittiğinde, hemen zifiri yüzünü gösterir karanlık. Radyo günleri zamanları... Bir dağ köyünde koyu karanlığın içinde, Türkçesi berrak bir suyun içinde görünen çakıl taşları kadar temiz bir kadının sesinden “ajans saati” var radyoda. Söylediklerini anlayacak kadar Türkçe bilmiyorum henüz ama sık sık telaffuz ettiği “Soma Sotesspor” sözü o günlerden beri kalmış aklımda. Uzun yıllar hep kaldı. Neydi acaba şu “Soma Sotesspor”? Yenir mi, yoksa evin bir köşesine süs eşyası olarak mı konurdu? Hiçbir bilgim yoktu. Henüz her şeyin cahiliyim. Ama belleğime ilk yerleşen Türkçe kelimelerden biridir; herhalde Türkçe “su” demeden önce “Soma Sotesspor” dedim. 

CEBİMİZE GİREN PARA DA TATTIĞIMIZ MUTLULUK DA AZ

Aradan yarım asır geçti, radyo günleri sona erdi, “Soma Sotesspor” da hayatımızdan çıktı. Ben büyüdüm, bir zamanların birinci lig takımı Soma Sotesspor küçüldü. Televizyon girdi hayatımıza, Soma Sotesspor da sanki radyoyla birlikte kayboldu gitti.

Kangren olmuş, ağır aksak akan zamanları geride bıraktık. Zaman şimdi daha aceleci... Her şey, hayatımız, hayallerimiz önüne geçemediğimiz bir hıza kapıldı. Hiçbir şeye yetişemediğimiz, zamanın bize dar, bizim zamana geniş geldiğimiz bir hayata tutunduk. Memleket kabuk değiştirmiş, hayat tadını hissettirmiş damağımızda, bırakamıyoruz, çekiştirip hayatı orasından burasında kendimize uydurmaya çalışıyoruz. Cebimize giren para az geliyor, tattığımız mutluluk az, gezdiğimiz yer yetersiz, görmek istediklerimiz çoğalıyor. Nimetler çoğaldıkça iştahımız daha da kabarıyor. Ne her şeye yetişiyoruz, ne de bulduklarımız yetiyor bize. Rekabet ediyoruz birbirimizle, birbirimizin hayatından çalıyor, hayalleri daha yaratıcı olanı hazmedemiyor, gelecek bir yerde, bizim ona gitmemizi bekliyor. Gelecek denen şeyin hiç gelmeyeceğini, yaşadığımız anın gelecek olduğunu bilmiyoruz.

Televizyon, hayat filmimizin esas oğlanı... Artık bütün kötü haberleri o getiriyor evlerimize. Soma’da olup bitenleri de ondan duydum hepiniz gibi ben de. “Soma’da kömür madeninde facia” haberini duyar duymaz yine yazının başında andığım o metruk köye gitti aklım. O dağ köyü boşaltıldı sonra, evlerini ateşe attı devlet, ormanlarını içinde “terörist barınmasın” diye yaktı. Yıkıntılar arasında kalmış bir eski zaman radyosundan belleğime yerleşmiş o kelime tazelendi hafızamda; “Soma” gelip hepimizin en acıyan yeri neresiyse işte oraya, o cılk yaranın üstüne oturmuştu zaten; beni de buldu.

‘HİKÂYESİ TOPRAĞIN ALTINDA GİZLİ YURT’

“Anadolu için bir şey söyle” derlerse bana eğer; “Hikâyesi toprağın altında gizli yurt” derim. Yerin üstünde milyonlarca hikâyemiz var, elinde sazı âşık, belleğinde kelimeleri dengbêj, sazında türküsü ozan, kaleminde mürekkebi romancılar anlatıyor onları zaten. Ama asıl hikâye toprağın altında. İnim inim inliyor yerin altı. Ses veriyor bazen ama insanoğlunun yaptığı hiçbir baca, henüz o iniltiyi; yukarıda doymak bilmez iştahıyla ağzını açmış bekleyen, kendini o toprakların ve bütün o âlemin sultanı sananlara ulaştırmış değil. Gelen her sese kulakları kapalı, vicdanları kör, gözleri mil çekilmiş o kibirli mahluk, iniltiyi kulak arkası edip o iniltinin yankısı gibi “Hadi biraz daha getir, getir de biraz daha zengin olayım, getir de biraz daha mideme indirip şişmanlayayım, getir de parayı biraz daha istifleyeyim, getir de aldığım oy biraz daha artsın” diye yerin altına geri gönderiyor.

Anadolu toprağının altı, günün kaç saati varsa işte o kadar süre zarfında durmadan inliyor, salavat getiriyor. Yerin fersah fersah altında binlerce küçük hikâye bir türlü bir nehre dönüşüp büyük hikâyeyi yeryüzüne çıkaramıyor. O kadar uzun yıllardan beri bu böyle ki... Yer altında ölü canlar yatıyor, yer üstünde ise ecinniler onların üzerinde tepişiyor iniltilerine aldırmadan... Yerin yüzlerce metre derinliklerinde soluksuz kalıp ciğerleri parçalanmış 300’ü aşkın insanın 3 binden fazla hikâyesi vardı. Hepsi o maden kadar kıymetli, geleceğin ediplerine malzeme olarak kaldı.

SAĞ KALANDA CAN KALIR MI ARTIK?

Kızına çeyiz yapmak için emekliliğine aldırmadan çalışmak bu topraklara özgüdür. Kız, koca evine eli boş gönderilmez çünkü. “El ne der” diye oğlan çocuğu kadar sevgisini gösteremediği kızına, etrafı yaldızlı bir porselen yemek takımı alırsa eğer, kim bilir belki de kızı onu hep çıkarıp tertipli yemek masasına dizdiğinde, babasının yüzüne yapışmış o kömür karasını hatırlayıp gizli gizli onunla gurur duyacak...

Ya İsmail ile Süleyman’ın hikâyesi... Hani şu ikiz çocuklar. Aynı gün doğdular, aynı gün askere gidip geldiler, aynı gün düğün yapıp yavuklunun koynuna girdiler, aynı gün madene indiler, aynı gün, aynı anda aldıkları hava tükendi, aynı gün öldüler. Birbirine sarılmışlardı, aynı doğdukları gün gibiydiler. Ya kardeşinin yerine yeraltına inen Osman? Kardeşin yerine ölmek ne demek? Sağ kalanda can kalır mı artık? Kalan kardeş, “Kalk be Osman, benim yerime ölmen haksızlıktır be kardeşlik” dememişse, ben insan değilim. Hüseyin’in çocuğu olmuyordu. Doktor doktor gezmişti karısıyla. Sonunda tüp bebek yoluna gitmişler, bir bebekleri vardı şimdi. Yetim kaldı. O kadar çok çocuk yetim kaldı ki... Nasıl bir memleket Ya Rabbi burası? Çocukları bu kadar azap içinde büyüyen bir toplum, onların çektiği azabı misliyle çekmez mi mahşerde?

Hangi birisini anlatsam? Yerin kurşun işlemez, ses ulaşmaz derinliklerinde, dumana maruz kalmış, boğulmuş, boğazlanmış yüzlerce hikâye... Hepsi yitirdiğimiz masumiyetimize dair...

ANADOLU’YA AYAKKABILARINI EŞİKTE BIRAKIP GİRDİLER

Atalarımız; şairden desturla “binlerce yıl sağılmış”, “ne İskender takmış, ne de Sultan Murad”, hikâyesi bu kadar mukaddes, toprağı bu kadar bereketli, bağrı bu kadar cömert, tevekkülün, tasavvufun, ahiliğin, sonradan Köroğlu’nun, Meçhul Asker’in, Pir Sultan’ın, Bedrettin’in, Mevlana’nın, Yunus’un, Saidê Kurdî’nin, Nazım’ın velhasıl cümle bilginlerin yurdu olacak Anadolu’ya girerken, ayakkabılarını eşikte bırakıp girdiler herhalde. Kutsala ayakkabı ile basılmaz da ondan.

Doğada kirli hiçbir şey yoktur. Kir, insanoğlunun buluşudur. İnsan, doğadan topladıklarını kendi aklıyla kirletir. Sonra onları doğa temizlesin de kıymetli varlıklarına tekrar sunsun diye doğaya atar. Doğayı kirlettiğini sanırken, aslında kirlenenin kendisi olduğunu anlamaz. Onun için biraz daha ölüme yaklaşır.

Soluğu yetip de madenden sağ çıkan Murat’ın ambulasın kar beyazı patiska bezini kirletmek istememesi sadece bu topraklara özgü bir duyarlılıktır; çeyiz gibi... Anadolu’ya girerken ayakkabılarını çıkaran bir halk, kendi evine, hele misafir gittiği başkasının evine zinhar ayakkabıyla girmez. Çorapları ayakkabısından kirliyse bile yine de girmez.

Sonra bu gelenek bazıları tarafından unutuldu. Parlak rugan pabuçlarıyla üzerinden geçtiler Ömer’lerin. Annesinin, karısının göz nurunu dökerek ördüğü rengarenk halısına bastılar, kirlettiler masumiyetlerini. Yoksulun evini kirlettikçe, kendileri zenginleşti. Ulaşmak istedikleri medeniyetin insanları, evlerine bile ayakkabılarını çıkarmadan giriyorlardı. Onların geleneği bizimkilerin derdi oldu çıktı.

YOKSULUN KÜÇÜK EVİ, MADEN GİBİ DAĞINIK DEĞİL

Ambulansın kar beyazı çarşaflarına kirli çizmeleriyle uzanmak istemeyen Ömer’in evinde her şey tertiplidir. Yoksulların evindeki paklık, içlerindeki sadeliğin göstergesidir. Modern insanın içi, pabucunun altındaki kösele deriye benzer. Bütün evi aynı tertip içindedir; yoksulun küçük evi, çalıştığı maden gibi dağınık değil. Bir tanrı misafiri kapıyı çalarsa eğer, mahcup olmamak için hep tertipli tutulur ev. Ama madenin sahibi, yoksulu gönderdiği yeri, birisi denetlemeye gelirse kuralları uygular. Tıpkı askeriyede olduğu gibi... Denetleme varsa eğer, her şeye özel bir ihtimam gösterilir, sonrasında bırak dağınık kalsın... Okuyun Halil İnalcık’ı, gelenek bin yıldan beri böyle...

Onun için Ömer çizmeleriyle o sedyeye uzandığında, onların hayatına sahip çıkamadığımız için çoktan hepimizin vicdanı kirlenmişti bile. Tekmil hikâyemiz Soma’da, yerin yüzlerce metre derinliklerinde boğuldu. Hikayelerini oraya gömenler, ısınalım diye bize kömür çıkarmaya gitmişlerdi. Bu kadar çok insanın canını yakacağımıza, yakacak kömürümüz olmasın; olmasın da soğuktan kaskatı kesilelim. Hepimiz donarsak eğer, belki o zaman bütün çarşaflarımız bembeyaz, vicdanlarımız tertemiz kalır.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.