1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Kim kime karşı, kim kime rakip?
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Kim kime karşı, kim kime rakip?

A+A-

1. Bölüm

Son iki-üç yıl içinde Türkiye medyasının benim görüşlerime gösterdiği ilgi bazılarını, özellikle de PKK çevresini rahatsız etti. Bunlar PKK’yı eleştirdiğim, ”PKK karşıtlığı” yaptığım için bu medyanın görüşlerime yer verdiğini ileri sürüyorlar. Ama bundan rahatsız olanlar, aynı medyanın neden yıllar yılı benim ve partimin görüş ve çalışmalarına karşı duvar gibi suskun kaldığı, bize ambargo uyguladığı üzerinde hiç durmuyorlar.

Bir kere şu ”PKK’ya karşı” olduğumuz, ”onunla uğraştığımız” biçimindeki laf ve iddialar tam bir zırva. Benim siyasal hayatım 50 yılı aşıyor. PKK’nın ömrü ise 32 yıl. Örgütlü siyasete 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’nde başladım. O zaman PKK da Abdullah Öcalan da sahnede yoktu. 1974 yılında bir grup arkadaşla Kürdistan Sosyalist Partisi’ni kurduk. O zaman da PKK sahnede yoktu. Öcalan’a gelince, o yıllarda kimsenin tanımadığı bu adam Komünizmle Mücadele Derneği’nin üyesiymiş ve Ankara’da bir MİT derneğine gidip geliyormuş...

Derken, Kürt ulusal hareketinin hızla geliştiği, kitleselleştiği, bizim Diyarbakır ve Ağrı’da belediye başkanlığını kazandığımız bir dönemde, 1970’li yılların sonlarına doğru, karşımızda PKK’yı bulduk. Sahneye çıkar çıkmaz bizi ve diğer tüm yurtsever örgütleri düşman ilan etti ve bizimle savaşmaya başladı... O günden beri de bu politikaları sürüp geldi.

Bu durumda kim kime karşı ve kim kiminle uğraşıyor. Geçmiş yıllarda olup bitenleri bilen, aklı ve vicdanı olan herkes için son derece açık.

Medyanın benim görüşlerime gösterdiği ilgiye gelince... Şu uzun siyasal mücadelemde, Türk medyası genellikle benim görüşlerime ve partimin eylem ve çalışmalarına karşı suskun kaldı, ambargo uyguladı, biz yokmuşuz gibi davrandı. Örneğin 1978 yılında bir bağımsız adayla Diyarbakır Belediye Başkanlığı’nı kazandığımızda, ne devletin radyo ve televizyonu, ne gazeteler bundan hiç söz etmediler. Diyarbakır seçimleriyle ilgili sustular. 1979’da Ağrı Belediye Başkanlığı’nı kazandığımızda da aynı şey oldu.

Bu ambargo 12 Eylül darbesi sonrası yurt dışında Cunta’ya karşı yürüttüğümüz yaygın ve kitlesel eylemlerle ilgili olarak da devam etti. 12 Eylül sonrası özellikle yurt dışında çok etkindik; yürüyüşler, mitingler, bildiriler, raporlar, konferanslar, diplomatik görüşmeler yıllarca birbirini izledi. Bunlardan biri 1981 yılında Frankfurt’ta, KOMKAR üyesi 23 işçinin yaptığı ve 41 gün süren açlık grevi idi. Bu eylem sırasında diğer birçok ülkede de taraftarlarımız dayanışma amacıyla açlık grevleri düzenlediler, yüzbinlerce bildiri dağıtıldı, ülkemizdeki baskı ve işkenceleri dile getiren bir rapor pek çok kuruluşa iletildi. Pek çok ajans, gazete, radyo ve televizyon eyleme yer verdi; 200 kadar parti ve kuruluş, yüzlerce yazar ve sanatçı, bilim adamı, hukukçu ve parlamenter eyleme destek verdi. Avrupa Konseyi ve Parlamentosu yetkilileri grevcilerden bir heyeti kabul ederek istem ve önerilerini dikkate alacaklarını söylediler; Kürdistan’da inceleme yapmak üzere tanınmış hukukçu, yazar ve bilim adamlarından oluşun yedi kişilik bir heyet oluştu; 7 Alman milletvekili, sorunu Federal Parlamento’ya getirmeyi ve Türkiye’ye yapılan yardımların durdurulması için çaba göstermeyi kabul ettiler. Ama bu eylemle ilgili olarak Türkiye basınında tek ses duyulmadı.

1989 yılında Bremen’de Kürdistan’da insan haklarıyla ilgili olarak çeşitli ülkelerden 200 kadar seçkin siyaset ve devlet adamının, gazetecinin, hukukçunun katıldığı ve çok önemli kararların alındığı konferansı topladığımızda da (ki Kürtlerin düzenlediği bu türden ilk konferanstı) Türk medyası bundan tek söz etmedi. Oysa bunu izleyen Paris Konferansı ile ilgili olarak kıyameti kopardı. 1991 yılında Aşağı Saksonya Eyaleti Başbakanı Gerhard Schröder’in (Daha sonra Federal Almanya Şansölyeliği’ne seçildi) himayesinde toplanan ve benim de konuşmacı olduğum, yine yüzlerce seçkin devlet adamı, gazeteci, hukukçu ve bilim adamının katıldığı Bonn Konferansı’nda da Türk medyası aynı suskun tavrı takındı.

Davetli olarak Avrupa Parlamentosu’nda, iki kez Yeşiller Grubu’nda, bir kez de Politik Komisyon’da konuşma yaptım. Türk basını bunlardan da söz etmedi.

Bunlar sadece birkaç örnek ve uzatmaya gerek yok. Oysa aynı Türk medyası, 1978’lerde marjinal bir grup olarak yeni yeni ortaya çıkan ve şurda burda şiddete başvuran PKK ile ilgili olarak daha baştan kıyameti kopardı. PKK 1984’te sınır yöresinde silahlı eylem başlattıktan sonra da bu devam etti.  Örneğin 1987 yılında, henüz PKK’nin silahlı eylemleri sınır yöresinden iç kesimlere yayılmamışken, Dersim yöresinde ve çevre illerde bir tek PKK gerillası yokken, rejimin medyası –onun yanı sıra BBC- herhalde malum derin devlet kanallarının yönlendirmesiyle, ”PKK Tunceli’yi bastı, tugaya ve cezaevine saldırdı, uzun menzilli silahların ve roketlerin kullanıldığı çatışma sabaha kadar devam etti!” diyerek iç ve dış kamuoyunu velveleye verdi. Oysa baskın iddiası tam bir yalandı ve olay şuydu: Asker ve polis, 12-13 Temmuz 1987 gecesi, Tunceli merkezini, halkın evlerini, işyerlerini ateş altına almış, sabaha kadar dehşet estirmiş ve bunu PKK’ye yüklemişti. PKK de -tüm benzer durumlarda olduğu gibi- bu yalana sahip çıkmış, provokasyonu üstlenmiş, kenti basarak sabaha kadar çatıştığını ve 300 asker öldürdüğünü ileri sürmüştü! (Bak: Riya Azadi, Eylül 1987, sayı: 108).

Bu son derece bilinçli bir tutumdu.  Devlet ve onun denetimindeki medya bizimle ilgili suskundu, adımızı vermiyordu; çünkü bunun bizden yana propaganda olacağını biliyordu. Ama PKK ile ilgili böyle bir ambargo olmadığı gibi tam tersine, koparılan şamata milyarlar harcansa sağlanamaz olan bir propaganda idi. Bu şekilde dağdaki çobandan Avustralya’daki göçmen Kürde kadar herkes PKK denen bu “müthiş” örgütün, gerçek olan ve olmayan dehşetengiz eylemlerini duydu ve hızla ona sempatizan bir kitle oluştu.

Devlet bu politikayla bir yandan bizi zayıflatırken diğer yandan PKK eliyle Kürt hareketini terörize ediyor ve bunu bahane edip kendi şiddet politikasını uygulamaya koyuyor, Kürdistan’ı yakıp yıkıyor, özellikle kırsal kesimi boşaltıyordu. O, PKK gibi bir muhatap olmadan bunu yapamazdı.

Kürt hareketi iç ve dış kamuoyuna bir PKK ve terör olayı gibi yansıtılıyor ve Kürt halkına yönelik kirli savaş da “terörle mücadele” gibi “zorunlu ve haklı bir savunma” diye gösterilmek isteniyordu.

Buna karşılık, benimle söyleşi yapmak isteyen gazeteciler sistemli biçimde engellendiler. Türk gazete ve televizyonları, benimle ve Partimizle ilgili haber yapmamak için MİT ve Genelkurmayca uyarıldılar. Bir bölümü son anda vazgeçirildiler, programlar iptal edildi. Bunun onlarca örneğini sayabilirim. Gazetecilerden Yalçın Doğan, Güneri Cıvaoğlu, Banu Güven, Koray Düzgören ve daha onlarcası buna tanıktırlar. Bazıları,benimle ilgili yaptıkları söyleşiler, ya da yayınladıkları yazılar yüzünden yargılandılar (Örneğin Yeni Yüzyıl Gazetesi’nin sahibi Dinç Bilgin ve Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan), bazıları ceza aldılar (Örneğin o zamanki Cumhuriyet yazarı Oral Çalışlar.)

Yurt içinde arkadaşlarımızın yönetiminde çıkan aylık veya haftalık dergi ve gazeteler ise tüm baskılara yiğitçe direnerek gerçekleri dobra dobra yazmayı sürdürdüler. Bunlar üzerindeki ağır baskılar, yasaklamalar, koğuşturma ve cezalar saymakla bitmez. Bu periyodik yayınlara sahip ve sorumlu müdür dayandıramaz olduk. Biri kapandıkça ötekisi devreye girdi. Rubailerim bile toplandı, koğuşturma konusu oldu.

Türk medyası bizim üzerimizdeki ambargoyu, 35 yılı bulan bu uzun dönem boyunca iki kez kaldırdı veya kaldırabildi. Biri Özal’ın cumhurbaşkanlığı dönemiydi, diğeri de AK Parti’nin şu “açılım” döneminde. Özal ilk kez Kürt sorununda farklı bir politikaya yöneldi, çözüm arayışına girdi. Bu ise salt şiddet yöntemleriyle olmazdı; sorunun tartışılması, farklı görüşlerin, özellikle de barışçı bir çözüme yönelik görüşlerin kamuoyuna yansıması gerekiyordu. Sayın Talabani’nin girişimiyle PKK’nın tek yanlı ateşkes ilan ettiği ve yine onun girişimiyle Şam’da Öcalan’la bir araya gelip 1993 protokolünü imzaladığımız günlerdi. Türk medyası, Cumhurbaşkanı Özal’dan aldığı işaret ve cesaretle benimle söyleşi yapmak için adeta yarışa girdi. Peş peşe onlarca TV, gazete ve dergi ile söyleşiler yaptım.

Sonra Özal öldü veya zehirlenip öldürüldü, Bingöl’de 33 asker olayı yaşandı, süreç kesintiye uğradı. Bize yönelik ambargo da tekrar başladı. Şu son yıllara, AK Parti’nin başlattığı “açılım” dönemine kadar. Kirli savaşı durdurmaya çalışan ve çözüm arayışlarına giren AK Parti hükümeti de sorunun tartışılması yönünde bir ortama gerek duydu ve bu konuda en azından medya üzerindeki engelleyeci tutum kalktı. Son dönemde Türkiye medyasının, bir bölümüyle de olsa, benim ve benzer durumdaki Kürt aydınlarının, kurum temsilcilerinin görüş ve önerilerine yer vermesi işte bunun sonucudur.

Bu ambargo öyküsünü zaman zaman yazdım. Onu bilen var, ama bilmeyen daha çok var. Bu nedenle tekrar yazdım.

(Devam edecek)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.