1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. Kevnî Tefekkür Notları…
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Kevnî Tefekkür Notları…

A+A-
 

Felsefe ve Vahiy:
Yalnız insan aklının sonucu olan felsefe yoluyla mutlak hakikati bulmak; Yer altından el feneri ve çekici ile yer altı karanlık, kayalık ve delhizlerinde yeryüzüne çıkma girişimidir...

Vahiy ve peygamberlik kurumu ile mutlak hakikati bulmak ise; yer altında kurulu bulunan asansörler vasıtasıyla kısa bir zamanda havadar ve aydınlık yeryüzüne gelme yöntemidir...

"OL" emrine bir izah...
Allah, nasıl "kun; ol " diyor ve hemen "feyekun; oluyor."!?...

"OL" demeyince  biz dileyemeyiz.... Sosyal olaylardaki bütün faaliyet ve hizmette de, bu dilek ve sonucun gerçekleşmesine bir dua ve bir taleptir... Yumurtaya hararet veya çekirdeğin etrafında su, hava, ışık ve toprağın toplanması, ağacın teşekkül etmesine bir duadır. Yoksa o ağaç ve o kuş, bu cansız ve şuursuz sebeplerin eseri değildir...

Bir misal ile anlamaya çalışalım. Bir terzi acemi ise, bir takım elbiseyi bir ay da dikiyor. Ama o terzi iki üç sene sonra kalfa olursa, aynı elbiseyi on günde dikebilir. Aynı o terzi bir kaç sene sonra usta olursa, o elbiseyi üç günde dikebilecek seviyeye gelir.

Bu terzilikte maharet kazanmış,  meleke haline gelmiş ve fazla bilgilenerek(ilim) tecrübe kazanmış terziye, bir de elektronik ve otomatik makineler emrinde olsa, yani fabrikasyona geçse(kudret) ve kendi başına nasıl bir moda ve tip ile dikeceği hususunda karar verebilecek seviyeye gelse(irade), artık bir emir verir gibi, çok kısa zamanda ve çok kolay şekilde ve rahat bir tarzda, bir takım elbise vücuda gelebilecektir.

Yani ne kadar çok bilse, maharet kazansa ve meleke sahibi olsa o kadar çabuk yapılıyor(ilim). Ne kadar güç yetirse ve ne kadar imkânlara sahip olsa, yani hem malzeme bulmada hem de şekillendirmede kolaylığa sebep olması bakımında çok zor şeyleri, gittikçe daha kolay üretilebilecektir(kudret). Ne kadar bağımsız olsa yetki ve etki bakımında hür seçim ve tercih yapabilme kabiliyetine sahip ise, o talep edilen şey o kadar rahat vücud bulur(irade). Bu bilgi(ilim), güç(kudret) ve tercih(irade); gittikçe artıp, çoğalıp ve fazlalaşmasına bağlı olarak yapılacak şeyler o derece çabuk, kolay ve rahat olur.

İşte Allah'ın, İLMİ sonsuz, KUDRETİ hadsiz ve İRADESİ sınırsız olduğundan, ne kadar zor, büyük ve karmaşık olsa da yine yaratmak ve idare etmek istediği şeyi, bir emirle yapar gibi ortaya çıkarır.... Çünkü onun emri; kutsal sıfatları yani ilim, kudret ve iradeyi de içeriyor... İşte onun için:

"Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye ancak “Ol!” demektir. O da hemen oluverir"

"İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yeqûle lehu kun fe yekûn"

"إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ"(yasin:82) buyurmaktadır...

Adem ve Hava her zaman yaratılmaktadır...

Bazı yazı ve paylaşımlarda, Adem ve Hava'nın geçmiş uygarlıkların mitolojisinden zamanla değişerek semavi dinlerde insanlığın ilk atalarına dönüştürülmüşler diye anlatılmaktadır.

Ben diyorum ki, Adem ve Havaya kadar gitmeye ihtiyaç yok... Mitoloji miydi değil miydi tereddüt etmeye de gerek yok... Çünkü, her an ve her mekanda yeniden yeniye Adem ve Hava'lar gözümüz önünde yaratılmaktadır. Yani daimi yaratılış devam ediyor. Çünkü:

أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ

“Onlar, Allahın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığını, sonra nasıl tekrarladığını görmüyorlar mı? Şüphesiz bu Allaha göre kolaydır.” (ankebut,19) ve bu gerçeklik birçok ayette "  اللّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ; Allah ilk kez yaratır, sonra onu iade eder."(yunus,34) diye dile getiriliyor. KUANTUM FİZİĞİ'inden de haberdar olan biri, bu ilahi kanunun nasıl maddiyatın en temel seviyesinde, sicim ve kuarkların nasıl var ve yok edilip tekrar iade edildiğini ve böylece bütün varlığın her an yeniden yaratılıp var edildiği gizemli gerçeğini idrak edecektir.

Ve bu gözümüz önündeki adem ve havalar; maddi cephesiyle bile her birisi en mükemmel bilgisayar, en harika makine ve en muhteşem robot sistemidirler. Her birinin hücresinde saniyede milyarlarca reaksiyon ve kimyevi faaliyet cereyan etmektedir. Bunu daha, Tıp 1. Sınıfta olan yakınımın ders notlarına bir göz gezdirdiğimde ürperdim. Allahım bu kadar ayrıntılarda ve bu kadar sayısız mühteşem düzenlilik ve sistemilik nasıl fark edilmez ve neye verilmektedir diye düşünmeden kendimi alamıyorum... 

Bir hücreden, milyarlarca hücreye çoğaltılıp bunların bir üst terkibi olan dokular, şunların da bir üst mertebesi olan organlar, bunbunların da bir üst derecesi olan sistem ve onlarında bir üst yapısı olan vücut ve beden organizasyonunu teşkil ettirme; büyümesi, beslenmesi, hareketi, görmesi, işitmesi, iskeleti, kasları, sinir sistemi, yönetim merkezi olan beyni; acıkması, susaması, korkusu gibi alarm sistemleriyle; düşünmesi, hafızası, muhakemesi gibi soyut hususiyetleri; eşeye ayırma, yanı erkek ve dişi olarak birbirine maddi ve manevi olarak, yani adem ve hava olarak yakınlaştırma isteği, uzuvların uyumu ve üreme hücrelerinin birbirinin şifrelerini çözecek tarzda teşkili ve daha önce anılmaya değer bir şey değilken güzellerin güzeli bir sanatlılığa getirilmesi karşısında,  فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ;Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir."(müminun,14) diye bir "adem” olarak insanın haykırması gelir. "Kadın ve kızlar da "hava"  olarak desinler…

 İman hakikatlerine ihtiyaç hissettim...      

15. Şua'da Allah'ın Kudretinin delillerini okudum...
Müthiş feyiz aldım. Özet alarak anladığım: "Nasıl bir kitabın fihristini ve özetini yazabilmek için, bütün kitabın konularından ve içeriğinden haberdar olup bilmeye bağlıdır. Öylede bir ağacın meyvesinde o ağacın programını yerleştirebilmek için, O agacın bütün yapısından işleyişinden ve düzeninden haberdar olmaya ve bilmeye bağlı olduğunu gerektirir. İşte her şey parçası olduğu bütünün özeti ve programıdır. Zigot Hücresi insanın, İnsan Kâinatın özeti... O halde bir şeye Rab olmak için, bütünün kâinata Rab olmaya bağlıdır... Sonunda Bütün insanların yaratılması ve tekrar hayatlandırlıp diriltilmesi, bir mahlukun yaratılması ve tekrar hayatlanıdırlması kadar kolaydır, gerçeğini ifade eden “Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir.”Lokman Suresinin 28. ayetiyle özetliyetek mevzu tamamlanıyor."  Ben de  özet olarak bu tefekkür balını aldım…

İslamiyette anahtar kelimesi olan şehadetin anlamı;

"Eşhedu enlailahe illallah; Ben şehadet ederim ki Allahtan başka ilah yoktur." Yani şahitlerim var ki, delillerim var ki, referanslarım var ki araştırma, inceleme ve tefekkür etme sonucunda kainata tanıklık yapıp, kainattaki yaradılışı şahit gösteriyorum ki, Allahtan başka ilah yokturve Muhammed Allahın resulüdür... Dolayısıyla İslamiyet doğmatiklikle suçlanamaz... İslamiyet kendi sarayına girilmesini isterken, kapıları açacak anahtarları(delilleri), beraberinde toplayıp gelinmesini istiyor... Veya girmek için, şahitlik yapacağı argümanlarının olmasını sağlar…

Kur'andaki KİTABI MUBİN ne anlama geliyor?!...
Kâinatı, maddi ve manevi alemlerni ilim, sanat ve mükemmellik üzre idare eden İLİM sıfatının her şeyi kuşattığını, her ayrıntıya varıncaya kadar kapsadığını ifade etme anlamında, düşen yaprağın ve yer altındaki dane'nin İLMİ dairesinde olduğunu beyandan sonra meseleyi genelleştirmek üzere yaş ve kuru ne varsa, Kainat sarayını yapan Kudretin kader(program) defterinde bulunduğunu açıklama babında, KİTABI MUBİN de her şeyin kayıtlı olduğunu zikr eder. 

 

Sanki başka manası ve yorumu yokmuş gibi, "KİTABI MUBİN" sadece elimizdeki mushaftır ve dolaysıyla her şey içinde yokmuş deyip, güya Kur'ana DİL uzatacakmış...!!! Bir çok yorumdan, manadan izahtan sadece bir tanesi Kur'an olabilir... Nitekim Üstad Said Nursi/Kurdi 10. Mektup'ta, İmamı Mübib ve Kitabı Mübini, "Kader Defteri" ve "Kudret Defteri" olarak izahını detaylı yapar. 20.Sözün 2. Makamında ise, bir yoruma göre Kur'an denilmiştir der: "Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur’ân’dan ibarettir"…

En’am-59:
"Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır (Kitabin Mübin)."
"Ve indehu mefâtihul gaybi lâ ya’lemuhâ illâ huve, ve ya’lemu mâ fîl berri vel bahr, ve mâ teskutu min varakatin illâ ya’lemuhâ ve lâ habbetin fî zulumâtil ardı ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî KİTABİN MUBİN."

Başka bir ayette de, "Apaçık Kitap; Kitabı Mübin" geçmekte ve hangi bağlamda söylendiğini göstereceğiz:
"Ve kâlellezîne keferû lâ te’tînes sâah, kul belâ ve rabbî le te’tiyennekum âlimil gayb, lâ ya’zubu anhu miskâlu zerretin fîs semâvâti ve lâ fîl ardı ve lâ asgaru min zâlike ve lâ ekberu illâ fî KİTABİN MUBİN."

“İnkâr edenler, ‘Kıyamet bize gelmeyecektir”’dediler. De ki: ‘Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır.’ ”(Sebe,3)

Burada İnkarcıların haşrı, dirilişi ve ahireti inkar ettiklerini ve saatin yani, ahiret saatinin ve kıyametin gelmeyeceğini iddia ettiklerini söylemekte ve cevap olarak, " "mutlaka gelecektir" demekte ve devamında "gaybı bilen Rabb" ile tavsif edilmekte, yani bizim vakıf olmadığımız kainatın metafizik veya algı ve bilgi alanımıza girmeyeni de bilen Rab getirecektir... Ve bu daha da detaylandırılıyor: "Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa..."  Yani, Allahın bu kainata, bu varlığa, yer ve göğe ait her şeyi, her ayrıntıyı, zerreyi ve ondan daha küçük ne varsa, Allahın bildiğini ve ondan kaçmadığını ve bildiği için, bilerek bir düzen altında tuttuğunu... Dolayısıyla zerrelere ayrılan ve dağılan canlı vucudun zerreleri(atolmları) da, yine bu kapsayıcı bilgiye dahil olduğunu ifade etmekle, zihni haşre hazırlar ve ikna eder. İşte burada görüldüğü gibi, Kitabı Mubin, Kurandan ziyade herşeyin kayıt altında olduğu ve Allah tarafından bilindiğini ve Kader ve Kudret defterinde yazılı olduğunu bildirir. Yoksa bildiğimiz anlamda bu ayette Kur’an kitabı kast edilmediği hemen anlaşılmaktadır... Çünkü bu Kıtabı Mubin ahireti ve saati getireceğine dair bilginin referansı olarak ileri sürülmektedir.

Arapça bilmeden, Kuranın bağlamını anlamadan meal üzerinde Kur'anı eleştirmeye kalkmış... Kitap, kesin Kur’andır denilmemiş. Kur'an da anlaşılabilir. Fakat Allahın ilminin ünvanları olarak genel olarak kabul görmüş. Kader defteri, Kudret Defteri, Levhi Mahfuz. vs...

İrade, Köle ve Kul…

Mutlak hakikatin( Allah ve Allahın kainata yüklediği gerçeklik) görünmez, bilinmez ve gayb olması, aklın istidlal, hüküm ve yargıda bulunmak için, her şey çok net olmadığından, seçim, tercihe ve İRADEYE müthiş ve geniş bir alan açılmıştır...

Özellikle insan iradesi talepten, arzu ve aşk dercesine gelirse, Külli irade sistemi zaten hazır olduğundan, daktilo tuşlarına dokunuş gibi Külli sistem devreye girer ve o iradenin talebi fiile, uygulamaya ve fizik dünyaya çıkar...

Eşya, varlık ve olayların akla kapalı olmasının en büyük avantajı, İRADEYE büyük bir alan açılması içindir... Mesela insan köle, efendisinin irade ve tercihine tabidir. Ne kadar iradesini kullanmazsa o kadar makbul köledir...

Fakat Allaha kul olan ve kulluğunun erdem ve fazileti, yaptığı veya yapmadığı şeyleri kendi tercih ve iradesiyle ölçülür... Allaha kul olan ise, ne kadar iradi tercihini kullansa, en makbul kuldur... İşte, Kur'an insanı Kölelik esaretinden Kul özgürlüğüne yükseltmiştir...

Temel düşüncede tefekkür:

1-Bu kainat ve içindeki insan, ya tesadüfidir... Eğer tesadüfi olsa onun üzerinde insanlara bir düzen dayatmak bir paradokstur, çelişkidir... Belirsizliğin üzerine, belirlilik kurmaktır ve bu kendi dünya görüşü ile çelişmektir... Ve bu görüşe göre hiç bir şeye değer ve kıymet verilemez... Hiç bir şeyin anlamı yoktur... Dolayısıyla davada yoktur... Uğruna yaşanılacak bir şey de yoktur...
2- Bu kâinat ve içindeki insan, ya sahipli ve gayelidir... Bu düşüncede düzen vardır. Ve var olan düzen üzerinde insana düzen sunmak makuldür... Belirlilik üzerine belirlilik sunmaktır...Ve kendi dünya görüşü ile uyumludur...Ve bu görüşe göre her şey kıymetlidir ve bir değer ifade eder... Her şeyin bir anlamı ve gayesi vardır... Dava vardır. Ve dolayısıyla uğrunda yaşanacak bir dava olur...

Dua aslında bir taleptir...

Neyi istiyorum ve neyi istemiyorum'u Kainat sistemini kuran veişletene yani yaratıp ve idare edene, "Halk vel emr" sahibine karşlık, ellerimizle TUŞLARA dokunmaktır... Netice ve sonuç sistemin sahibine aittir... Dua sadece sözle olmaz, Namaz; bile bedenle birlikte sözlü en sistematik bir duadır... Zekat; malla yapılan bir duadır... Yazı; bilgi ve parmakla ve kalemle yapılan bir duadır... Hac da; içinde seyahatı ve toplumsal ve varlık ilişkileri içinde barındıran bir dua ve ibadettir... Cihad; maddi ve manevi ilimden tutun her türlü faaliyeti içinde barındıran en son gerekirse savaşı da içine alan eylemsel bir talep ve duadır...“Benim namazım, ubudiyetim(Allâh'a yaklaştırıcı işlevi olan çalışmalarım), hayatım, ölümüm Alemlerin Rabbi olan Allah içindir."(Enam,162)

Sebepler ve Sonuçlar... Atomlar ve Gözler…
 

Birincisi:
Sebepler(esbab) gayet aciz ve cansız; sonuçlar(müsebbebat), gayet düzenli ve mükemmel ortaya çıkarılmaları gösteriyor ki, aciz ve şuursuz sebepler bu mükemmel ve harika sonuçların yaratıcısı olamazlar. O halde sebeplerden sonuçları yapan bir San-i hâkimdir. 
Bizzat Allahın yaratması olan göz üzerinden gidersek, göz sanatlıdır ve yaklaşık gözün kırk ana sanatlı özelliği vardır. Cansız ve şuursuz atomların işi olmadığı açıktır. Gözü yapan Ancak San-i Basir olan Allah, görmenin gerçekleşmesi için bu mucizevî göz sanatını yaratmaktadır.

İkincisi:
Sonuçlara takılan gayeler, hikmetler ve görevler, bir Rabb-i Hâkimin işleri olduğunu gösterir. Çünkü şuursuz sebepler bir gayeyi bir neticeyi ve bir görevi yapacak tarzda hareket etmekten yoksundurlar. Her organın, her yaratık çeşidinin, onun hayatına lazım şeylerle beraber icadı, bu hikmeti ispat eder ve sebepleri bu etkili olma makamından indirir. Mesela, göz bir iş görüyor ve önümüzü görmemizi sağlıyor. Cansız şuursuz sebepler olan atomlar hücreler bu hayat, vücud ve ruh için önemli görme fiillini(faaliyetini) gerçekleştirme amacından, gayesinden ve maksadından ne kadar uzak olduğunu herkes anlar. Göze gördürme görevini veren, ancak insanı yaratıp tanıyan ve ona ne lazım geldiğini bilen, hikmetli bir zat ancak bu anlamlı ve gayeli faaliyeti gerçekleştirebilir.

Üçüncüsü: 
Göz, bir de süslüdür. Güzel yapılmıştır. Yani, ceylan gözlüdür. Zeytin gözlüdür. Bir sohbette, bu ceylan ve zeytin gözlüdür deyimini kullanınca, bir arkadaş ilave etti bir de eşek gözlüdür diye... İşte bu güzellik ve süsleme kabiliyetinden cansız ve şuursuz hücre ve atomların ne kadar mahrum olduğu açıktır. Gözü böyle güzel ve süslü yapan ve gözler vasıtasıyla neredeyse karşı cinsi birbirine âşık ettiren, Allahın “vedud” ve “maruf” isimlerinin tecellisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü kâinattaki bütün çekim ve cazibe ezeli ve münezzeh cazibedar olan Allahın çekimiyledir. Göz örneği üzerinden gittik her sanat eserini, her yaratığı ve ayrıntılarını buna misal olarak görebiliriz.

Bu, aynı zamanda “lailaheillallah”ın, yani TEVHİD’in asıl anlamı ve izahıdır. Yani ilah yoktur, Allahtan başka… Yani sebeplar ilah olamaz Allahtan başka… İşte bu gözlükle eşya ve kâinat incelendiğinde, bütün sebepler aciz ve bütün sonuçlar mucize olarak karşımıza çıkmakta ve kâinat cismani bir Kur’an olarak arzı endam etmektedir. Kur’anı Azimüşşan da bu cismani kâinat kitabını, bize tercüme ve tefsir eden, açıklayan, ezeli bir hitap olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gazali, "Tehafetul Felasife; Filozofların Tutarsızlığı"

 eserinde eleştirel yaklaşır filozofların bilhassa islam itikadıyla çelişen düşüncelerine... 30.Söz "ENE" Risalesinde, detaylı bu konu analiz edilir... Gazaliyi felsefecilerden ayıran en önemli özelliği; sebep ve sonuç ilişkisine müstakil olarak, yani Allahtan bağımsız olarak bir kıymet atf etmemektedir.  Gazali der ki: Yemek yemek ve doymak; su içmek ve suya kanmak; ilaç kullanmak ve şifa bulmak; evlenmek ve çocuk sahibi olmak; gözü açmak ve görmek gibi sebepler ve sonuçlar arsındaki ilişki zorunlu değildir. Ancak Allahın icadıyla gerçekleşmektedir. Hatta şöyle bir örnek de verir: Hiç dünya görmemiş ve aydınlık ve karanlığın farkını bilmeyen bir insanın, göz kapaklarını açtığında, etrafı görmeye başlayınca, göz kapaklarının açılmasını, görmesinin sebebi olduğunu kabul edecektir. Fakat akşam olup, hava kararınca bu göz kapaklarının açılmasının, görmeye yetmediğini anlayacaktır. 

Said Nursi de, Esbap ve Müsebbebat; yani Sebepler ve Sonuçlar üzerinde analiz yapmakta, sebeplerin aciz, gayesiz ve şuursuz olduğunu, sonuçların sanatlı, hikmetli ve bilinç gerektiren durumlarıyla icad kabiliyetinden dışlar... Ayrıca Gazali, 19. yüzyıl katı determinizmi ve materyalizmine karşılık, Kuantum fiziğini destekler mahiyette, Allahın devamlı yaradılış gerçekleştirdiğini, Kuantum Fiziği de, atom altı alanlarda yani kuark ve sicimlerin devamlı gel git yaşadığını devamlı var ve yok olduğunu söyler... Said Nursi de İsmi Kayumda( 30 . Lemada) daimi yaradılışı anlatır ve her şey doğrudan Allahın kayyumiyetine bağlı olduğunu izah eder. Kur'andaki "Huve yubdiu ve yuid; yani o yaratır ve iade eder"(buruc:13) prensibini görüp izah etmişlerdir...   

 Düzen ve Düzensizlik  

Eğer kainatın sahibinin, bu varlığa, eşyaya, ve kainata düzen ve anlam vermediğini düşünürsek, Fiziğin, Siyasetin ve Sosyal bilimlerin formül ve prensipleri hangi tesadüf ve kaos oluşturmuş ki, biz en akıllı yaratık olarak o prensipleri nazara alıp kullanıyoruz... Eğer biz insanlar arasında düzen, hak ve hukukun olmasını istiyorsak, İnsanın içinde bulunduğu kainatın, eşyanın ve varlığın da bir düzen, sistem ve anlam ile yürütüldüğünü kabul etmemiz lazım ki, tutarlı olalım... Yoksa kaos ve belirsizlik ve tesadüf üzerinde, düzen, anlam ve prensip oluşturmak köpük üzerinde yazı yazmaya benzer... Kainatı ve varlığı tesadüfe verip, üzerinde düzen kurmaya çalışmak tutarlı olur mu?...
Tabiat ve Tesadüf;

Tabiat ve tesadüf; kanuniyet ve meşiet  zıt kavramlar... Mesela bu resimde ikisi de var. Suyun kaldırma kuvveti, düzene, tabiata ve kanuniyete girer… Ve Fizik bilimi bir şekilde izah eder. Bununla şunu kast etmiyorum izah edilenler Allaha verilmez diye. İzah edilmeyenler Allahı gösterir.  Hayır, üstelik izah edilenler bu sanatlı yapı ve düzenin nasıl kurulduğunu gösterip bu düzenin sahibini tanıtmaya yarar... Demek istediğim iki farklı ve zıt faaliyetlere karşı karşıya olduğumuzdur...

Fakat fizikteki bu kanun, ördeğin kanadını bir yuva gibi yapmak için birini alta diğerini üste açıp, yavrularını da içine yerleştirip ve sonradan başını eğip, durumlarını kontrol edilmesini izah edemez. O da meşietle izah edilir... Yani hep düzenlilik olsaydı, tabiat bataklığında boğulurduk...

Hep tesadüf olsaydı, kaos içinde bunalırdık... Fakat birisinde boğulma emaresi görüldüğünde hemen hakikati fark ettirici diğer tecelli imdada geliyor. Birinde bunalma sahnesini yaşadığımız zaman bu defa öbürü yardımımıza geliyor... Buradaki resimde, bizim zahir algımıza göre, su zaten kaldırır mantığı içinde tam boğulurken, buna uymayan ördeğin bu şefkatli durumu bizi kurtarıyor... Ördeğin fizik kanunlarıyla izah edilmeyen bu durumu gibi, sayısız faklı faaliyetler bizi tesadüfe ve karmaşıklığa tam götürürken, her tarafta birliği ve düzeni sağlayan suyun kaldırma kanuniyeti imdada yetişiyor...Kısacası, aslında bütün bunlar Allah, tecellilerini fark ettirmek için iki farklı tarzda tezahür ortaya koyuyor…  Mesele bu…

Bu TAVUS KUŞUNUN süsleme ve gösterişini, sebep ve sonuç ilişkisi içinde değerlendirdiğimizde; 
Süsleme ve gösteriş niçin yapılır?...  Kendini tanıttırma ve sevdirmek için... Mesela, bir halı almaya gidildiğinde, sanatlı ve hikmetli yapılışın yanında, hele bu zamanda süslemesine ve gösterişine çok dikkat edilir.  Bu halı niçin süslü yapılır? Dikkat çekme ve güzel görünüp alımını ve beğenimini sağlamaktır. Peki halının iplerinde ve tüylerinde kendini tanıttırma ve beğendirme gibi bir amaç ve kabiliyet olabilir mi? Hayır. O halde halıdaki o tezyinat ve süslemeler beğinilsin ve alıcı bulsun diye, kendini tanıttırmak isteyen ve nazara sunmak arzu eden üretici tarafından yaptırılır…

Aynen öylede, bu TAVUS kuşunun deri ve tüylerinin, halının ipleri ve tüyleri arasında fark var mı?... Yani sebepler; tüyler ve deriler, sonuç; süsleme ve gösterişler... Peki, bu sonuçlar bu sebeplere verilebilir mi? İşte burada sebepler aciz kaldı, sonuçlar mucize olarak ortaya çıktı... O halde mucize aramak için bir peygamber ve evliyayı bulmaya gerek yoktur. Evrendeki ve kâinattaki her şey bir sebep ve sonuç ilişkisi içindedir. Biz sebeplerin aciz bilinçsiz ve amaçsız olduğunu gösterdiğimizde, süslü ve gösterişli vaziyet ve sonuçlar birer mücize olarak ortaya çıkacaktır. Yani sebepler İLAH olamaz, ALLAHtan başka... La İlahe illalah...
Zaten sebep ve sonuç ilişkisinin yaşandığı kâinatta bulunduğumuzdan dolayı vazifemiz, sebep ve sonuçlar arasındaki ilişkiye tanıklık ve şehitlik yapmaktır. Şehadet getirmektir…

Şehadet,

yani şahitlik,görevine sahip insan, bu aleme tanıklık yaparken, (1) hayret veren şeylere karşı "Sübhanallah", (2) memnuniyet verenlere mukabil "Elhemdulillah ve (3) aklının kapsayamadığı büyük faaliyete ise "Allahuekber" der... Yani bunlar, fazlalık değil, dil ile söylenmese de vicdanen zaten böyle yapılıyor...(4)Tabi, bütün bunlar evrenin bir irade, ilim ve kudret tarafından yapılıp irade edildiğinin ünvanı olan "Lailaheilallah" çerçevesinde anlamını bulur.

Kamuflaj sanatı…
Çünkü bir ağacın şekli ve rengi ansıl ise, bir çok yerde olduğu gibi,  çekirgenin, kertenkelenin ve kuşların da öyledir... 
Eğer müteal ve aşkın ve her şeyin mahiyeti elinde olan Allaha verilmesse bu kamuflaj gerçekleşir mi?...Tüylerin, atom ve hücreleri ile  ağacın kabuk, dal ve yaprakları  birbiriyle haberleşip ve anlaşıp ona göre aynı olan bu benzerliği ortaya çıkarabilirler mi?.... Bu düşünce mümkün olur mu?.... 
O halde bu durum da kim ağaca ve kabuklara sahip ise, o kuşa ve tüylereine maliktir…
Kim çevreye hakim ise, farklı mahiyetteki bir canlının dış yüzeyini o ortama benzeten de o dur… İşte birlik ve Vahdaniyet....

Anladım ki,

her an "İhdinas sırâtel mustakîm;

Bizi doğru yola ilet, yaşat"(Fatiha,6) duasına her zaman ihtiyacımız var ki zaten her namazda tekrarlıyoruz... Bunu devamlı tekrarlamakla, doğru yolda kalmak, dinamiklik istediğini anlıyorum... Bir kerede, bir zamanda ve bir mekânda doğru yolda olmakla mesele bitmiyor...

Akide ve inanç alanında sapanları... Kur'anı bütünlüğünden kopararak hevesine göre yorumlayanı... Cihad adı altında iğrençlik sergileyeni... Sosyal hayatta dengesiz davrananı... vs... Düşündükçe bu ayet bir mucize olarak karşıma çıkıyor... Ve her an bu doğru çizgide kalma hassasiyetini hatırlatıyor... Çünkü irade dinamik olarak, her an ve mekânda bir tercihle karşı karşıya... Biz irademizin doğru çizgiyi seçmesini dileyelim... İyi olmak statik değil, dinamiklik arz ediyor…


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.