1. HABERLER

  2. MAKALELER

  3. KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI;  SİYASİ İDDİADAN HUKUKİ TALEBE/Yusuf Movlai
KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI;  SİYASİ İDDİADAN HUKUKİ TALEBE/Yusuf Movlai

KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI;  SİYASİ İDDİADAN HUKUKİ TALEBE/Yusuf Movlai

A+A-

 

 

 

 ÖZET

Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılması eski soruları yeniden gündeme taşımış ve kendi kaderini tayin hakkı kavramının hukuki ve siyasi mahiyetini dikkate alarak yeni araştırmaların yapılmasını zaruri hale getirmiştir.  Bu esasla, elinizdeki makale çeşitli vakalar üzerinde yoğunlaşmak suretiyle kendi kaderini tayin hakkının dâhilî boyutunun değişimini ve belirsizliklerini söz konusu etmekte ve uluslararası hukuk çerçevesinde kendi kaderini tayin hakkının, politik prosedürleri mi yoksa hukuki kuralları mı daha fazla takip etmektedir temel sorusu ele alınmaktadır. Yanıt olarak, devletlerin davranışlarındaki dağınıklık ve birlik yoksunluğu bakımından kendi kaderini tayin hakkını taşıyan bütün durumları tanımlayabilecek uluslararası teamül hukuku kurallarının oluşturmadığının söylenmesi gerekir. Buna göre, çoğu durumda siyasi iddia hukuki talepten ayrılabilir ve sınırları belirlenebilir değildir ve kendi kaderini tayin hakkını talep eden halka bu hakkın verilmesinin en önemli unsur olan tanıma, devletlerin siyasi iradesine bağlıdır ve belirli hukuki kriterlere tabi değildir.

 

 

GİRİŞ

            Halkın kendi kaderini tayin hakkı düşüncesi, modern devlet – ulusların şekillenmesine eş zamanlı ve Vestfalya Antlaşması’nın (1648) ardından uluslararası literatüre girmiş ve bir şekilde egemenliğin eşitliği ilkesinin özdeşliğidir. Halkın kendi kaderini tayin hakkı, uluslararası hukuk ve ilişkiler alanında birçok çekişmelerle karşı karşıya kalmış, bu hakkı şeffaflaştırmak, bütüncül ve kapsamlı bir tanım ortaya koymak için bilimsel tartışmalar devam edegelmiştir. Soğuk savaşın sona ermesi, uluslararası hukuk ilkelerinin çoğunu değiştirdiği gibi kaderi tayin hakkı üzerinde de oldukça önemli bir etki bıraktı ve kaderi tayin hakkının içeriği hakkında yeni soruların gündeme gelmesine sebep oldu. Şu an  asli soru kaderi tayin hakkının dâhilî boyutla ilgili değişimin ne ölçüde ve nereye kadar egemenliklerin eşitliği ilkesiyle uyumlu olduğudur. Başka bir ifadeyle, bir egemenliğin şemsiyesi altında yaşayan bir grup insan hangi şartlar altında geleneksel egemenlik gereklerine riayet etmeksizin kendileri için bağımsız bir devlet kurabilme hakkına sahiptirler? Acaba bu hakkı tanıma veya tanımama hukuki bir temele dayanmakta mıdır yoksa egemenliğin korunması siyasi ilkesinin ışığında mı tezahür etmektedir?

            Kırım’ın Ukrayna’dan bölgeye hakim özel politik ve askeri koşullar altında referandum sonucunda ayrılması eski soruları yeniden gündeme getirdi ve kendi kaderini tayin hakkı kavramının hukuki ve siyasi mahiyetini dikkate alarak yeni araştırmaların yapılmasını zorunlu kıldı. Bu makale çeşitli vakalar üzerinde yoğunlaşmak suretiyle kendi kaderini tayin hakkının dâhilî boyutunun değişimini ve belirsizliklerini ele almaktadır.

            Hukuki talep ile anlatılmak istenen objektif ve kapsamlı kriterler bütünüdür, bunların birleşmesi ile kaderi tayin hakkının, güç unsurunun varlığına ve güçlü ülkelerin oryantasyonuna bakılmaksızın gerçekleşmesidir.  Salt objektif durumlarla uyarlanabilir bu kriter ve hukuki kararların yokluğunda kaderi tayin hakkı uluslararası aktörlerin siyasi iradesinin etkisi altında benzer durumlarda farklı sonuçlara neden olur. Bu sebeple hukuki iddialardan çok siyasal iddialar şeklinde incelenebilir.

  1. KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI VE REFERANSI

Kaderi tayin hakkı halka aittir. Ancak sorun, halk kavramına ilişkin kapsamlı ve şeffaf olmayan tanımlar ortaya konulmasına rağmen hala tam ve ölçülebilir kriterlerle kaderi tayin hakkına sahip toplumun oran ve özelliği tanımlanmamış olmasıdır. Acaba halk, bir toprak parçası içerisinde yaşayanların çoğunluğunu kapsayan insan topluluğu mudur yoksa kendine özgü dil, ırk, din, kültür ve sosyal özelliklere dayanarak bir bölgede kendini diğer topluluklardan ayırmış ve diğerlerinden farklı talepler gündeme getiren herhangi bir sayıda insan topluluğu mudur? Kendi kaderini tayin hakkından edinilen genel çıkarımda bu kavramın muhatabı ve kapsamında yer alanlar oldukça geniştir. Bu konu, son yıllarda bağımsız ülkelerdeki silahlı çatışmalar ve düşmanlıkların çoğunun kendi kaderini tayin hakkına ilişkin algılamalar ekseninde baş göstermesi açısından önem arzetmetedir. (Higgnis 1994: 1120)

QuebecoisYüksek Mahkemesi, kendi kaderini tayin hakkı kavramı hakkında bir tanım ortaya koyabilme çabasıyla halkın sadece bir ülkenin nüfusunun bir bölümünü kapsayamayacağı ikazında bulunmuştur. .(Para 135 judgment 1996)

Kendi kaderini tayin hakkı oldukça geniş şekilde insan hakları olarak yaygınlaşmıştır ve aynı zamanda devlet – ulus ilişkili olarak uluslararası belgelerde kullanılmıştır. Halk kavramı hakkında bir tanım elde etmek amacıyla gerçekleşen uzun tartışmaların bir sonuca ulaşamadığı Birleşmiş Milletler Bildirgesinin hazırlanması sürecinde BM Sekreteryası “halk” (people) ve “millet” (nation) kavramına ilişkin açık ve anlaşılır bir yorum sunma çabasıyla millet kavramının sömürge, manda, himaye altındaki halk ve yarı temsili hükümeti kapsayacak kadar yeterli ölçüde geniş olduğunu önermektedir. Ayrıca millet terimi  siyasi, devlet ve devlet dışı birimler anlamında ve aynı şekilde devlet veya millet olarak tanıtılmış ve tanıtılmamış olması mümkün olan bir grup insanı da kapsamaktadır.

Halk sözcüğünü tanımlama yönündeki çabalar BM sözleşmelerinin yazımının ön hazırlıklarına da yansımıştır. Burada, kaderi tayin hakkından yararlanma tüm insanlara ait olduğu belirtilmiştir. Bu amaçla halk sözcüğü bağımsız, bağımsız olmayan, manda, kuvvetle insicamlı grup, dilsel, dini, etnik, ırksal azınlık dahil tüm ülkelerin halkını kapsamaktadır. Bu nedenle halk çok geniş bir perspektif ve algılama ile değerlendirilmelidir, bu yüzden tanımlanmaya ihtiyacı yoktur. (Doc EICN 4/s.r/1966).

Birçok düşünürün de belirttiği gibi, halk tanımı hakkında uzlaşma ve fikir birliğine varma oldukça zor bir konudur. Bu sebeple, bazı düşünürler halkın tanımı için nesnel ve öznel iki unsurun birleştirilmesini önermişlerdir. Bu cümleden olmak üzere Renan (Renan 1982: 803-804) nesnel unsurun etnik bir grubun ortak tarih aracılığıyla birbirine bağlandıkları durumda varlık gösterdiğini belirtir. Ortak geleneklere sahip olmayan ve rastlantısal olarak bir araya gelen bir topluluğun halk olarak kabul edilmemesi gerektiğini ifade eder. Öznel unsuru tanımlarken, geçmişte ırksal ve tarihi faktöre dayanmanın yeterli olmadığını aksine bugünün psikolojik durumunun yüksekliğinin önem arzettiğini belirtir. Renan’a göre, ortak yaşam iradesi ortaya koymak için kolektif varlık gösterme ve ortak geleneklere saygı halkı tanımlamak için gereklidir.

Çeşitli görüşlerin incelenmesiyle, düşünülerin ve görüş sahiplerinin hadiselerin etkisi altında halk kavramını kültürel, etnik veya kendilerini, bir toprak parçasında yaşayan çoğunluktan ayıran tarihsel özelliklere sahip özel tarihî – toplumsal iddiaların analizi için kullandıkları gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu analizlerde bir ülkede egemen çoğunluk için gündemde olmayan taleplerin takibinde siyasi bilinç unsuru vurgulanmıştır.

Özetle, kendi kaderini tayin hakkına sahip grubun farklı bir halk olarak tanınması için kimliksel özelliklere yeterince sahip olması gerekir. BM sözleşmelerinin 1. maddesine ilişkin olarak devletlerin periyodik raporlarında kaderi tayin hakkından hak edinme konusunda özel bir bölgeye bağlılığa daha fazla dikkat gösterilmiştir. Bu durum, birçok konuda kendi kaderini tayin hakkı meselesinin kendi kaderini tayin hakkına sahip halkın özelliğini dikkate almak yerine, daha çok özel bölgelere ilişkin iddialarla ilgili olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu nedenle, kendi kaderini tayin hakkı, ülkelerin toprak bütünlüğü ilkesiyle çelişmektedir. Dikkate değer konu, kendi kaderini tayin hakkı ile ilgili taleplerin ikinci dalgasında, kendi kaderini tayin hakkını talep eden halkın özelliklerine ek olarak merkezi hükümetin özellikleri de dikkate alınmış olması ve hükümetin, çöküşü ve halkın demokratik taleplerine cevap vermedeki yetersizliği belirli bir bölgede yaşayan toplumun kendi kaderini tayin hakkını tanımlamada önemli bir rol ifa etmiş olmasıdır. Bu bağlamda, Avrupa Topluluğu'nun on iki ülkesinin Rusya'da ve eski Yugoslavya'da ortaya çıkan yeni ülkelerin tanınmasına yönelik ortak bildirisine istinat edilebilir. .(Charpenther 1992: 34)

Avrupa Topluluğu, Yugoslavya olaylarının ve Yugoslavya Federasyonuna üye ülkeleri tanımama yönündeki talebinin ardından, Hırvakistan, Slovenya, Bosna ve Yugoslavya Federasyonunun diğer üyelerinin tanınması, uluslararası hukuka uygun olup olmadığı sorusuyla karşı karşıya kaldı. Slovakya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığının hemen tanınmasını isteyen Almanya gibi bazı Avrupa Topluluğu üyeleri Yugoslavya çatışmasının uluslararası boyut kazandığı ve Sırpların yeni cumhuriyetlere askeri müdahalesinin uluslararası hukukun, özellikle bildirgenin 4. bendinin 2. maddesinin ihlali olduğu görüşünü savunuyorlardı. Almanya açıkça bağımsızlık iddia eden ülkelerle uyum sağlamış ve Yugoslavya’nın çöktüğünü ve yeni devletlerin uluslararası hukuk çerçevesinde resmen tanınması gerektiğine inanıyordu. (Kherad 1977)

Fransa ve diğer topluluk üyeleri Almanya’nın pozisyonuna sıcak bakmıyorlardı ve sonunda 7 Eylül 1991 tarihinde Lahey’de düzenlenen Yugoslavya barış konferansında kendilerini bağımsız devletler olarak tanımlayan siyasi birimlerin hukuki statüsünün tanımına yöneltilmiş hukuki ihtilafların çözümü için tahkim komisyonunun kurulması onaylandı. Komisyonun araştırması gereken temel soru, Sırpların iddia ettiği gibi Yugoslavya’dan ayrılmak isteyen ülkelerin talepleri ayrılıkçılık mesabesinde midir yoksa bu ülkelerin iddia ettiği şekilde Yugoslavya federasyonun çöktüğü, yeni ve bağımsız cumhuriyetler eşit midir sorusuydu. Komisyon yayınladığı ilk bildiri ile konuyu sadece uluslararası hukuk çerçevesinde inceleyeceğini belirtti. Tahkim komisyonunun kararının açıklanmasından önce Almanya devleti Hırvakistan ve Slovenya’yı devletin uluslararası hukukta tanınmasına ilişkin asgari koşulun ilişki ve münasebet kurmada muktedir ve güçlü bir devletin varlığı olduğu gerçeğini dikkate almaksızın resmen tanıdı. Tahkim komisyonu, dağılmış bir ülke olarak Yugoslavya’nın konumunu değerlendirerek 11 Ocak 1992 tarihinde kararını yayınladı ve Avrupa Topluluğu üyeleri iki ülkeyi, Slovenya ve Hırvakistan’ı resmen tanıdılar. (I.S.Eastwood 2000)   

Avrupa ülkelerinin, Yugoslavya’dan ayrılan ülkeleri tanıma niteliği konusundaki uygulamalarını değerlendirirsek, ülkelerin kendi siyasi gözlemleri ve ulusal çıkarları temelinde kendi kaderini tayin hakkına sahip halkı tanıdıkları ve ülkeler arasındaki görüş ayrılıkları ve çatışmanın oldukça derin olduğu, bu nedenle de devletlerin uygulamalarına dayanılarak kendi kaderini tayin hakkına sahip halk kavramını şeffaflaştırılamayacağı sonucu savunulabilir. Çeşitli görüşlerin bu husustaki sınıflanması Kosova olayında en iyi şekilde kendini gösterdi. Konunun Lahey Adalet Divanı’nda gündeme alınmasına yönelik gerçekleşen oylamada 77 ülke kabul, 74 ülke ret ve 6 ülke çekimser oy verdi. Bu durum, uluslararası toplumun sınıflanmasını göstermektedir. Uluslararası hukuk, mutlak şekilde kendi kaderini tayin hakkının yöntemlerinden biri olarak ana topraklardan ayrılma hakkını inkar etmemekte, ancak toprak bütünlüğü ilkesinin önemi üzerinde daha fazla ısrar etmektedir. (IC Report 2010)

Son birkaç on yıldaki uluslararası uygulama, özel koşullarda ayrılma hakkını tanımaya ilişkin bazı örnekler sunmaktadır. Uluslararası toplumun, SSCB ve Rusya Federasyonu'nda yaşayan halkı desteklemesi, parçalanmaya konu topraklarda konuşlu egemenliklerden ayrılma formunda kendi kaderini tayin hakkı hususunda örfî uluslararası hukukun güçlenmesi için yolu pekiştirmektedir. BM Güvenlik Konseyi’nin müdahalesi ile bağımsızlıklarını kazanan Doğu Timor ve farklı bir konumda bulunan Güney Sudan halkının kendi kaderini tayin hakkını tanıma ve Eritre vakıası, kendi kaderini tayin hakkının hem sömürgeden kurtulma hem de ayrılmaya konu topraklarda konuşlu egemenliklerden ayrılma koşulları ile yakından bağlantılıdır.

  1. KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKINA RİAYET YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜN SORUMLULARI

Kendi kaderini tayin hakkının uygulanması, bu hakka sahip halkın tanınmasına ek olarak bu hakla yükümlü sorumluların da tanınmasını gerektirir. Kendi kaderini tayin hakkının incelenmesinde Erga – omnes (herkese karşı hak) kuralına başvurma sürekli gözlenmektedir.

Adalet Divanı, Namibya davasında halkın kendi kaderini tayin hakkına ilişkin olarak kimlerin yükümlülükle sorumlu olduğu sorusunun cevabında bu konunun içeriği ve etkilerinin tam olarak ne olduğuna açıklık getirmeksizin Erga – omnes’e istinat etmiştir. Divan bu davada hangi şeyin Erga – omnes olmadığı olgusuyla yetinmektedir. Divan, kaderi tayin hakkının tehlikede olduğu durumda devletin onayı olmamasına rağmen, divanın yetkili olduğunu ve bunun da Erga – omnes kuralının niteliğinin belirlenmesinin divanın salahiyetinin ihrazıyla farklı olduğu koşullarda söz konusu olduğunu anımsatır. Divan, ayrım duvarı hakkındaki tavsiye niteliğindeki görüşünde (ICJ Report 2004), bu kuralın içeriğinin şeffaflaştırılmasında ve üçüncü devletlerin Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının ihlali karşısında ne gibi yükümlülüklerinin olduğunun belirlenmesinde bir adım ileri gitmiş ve tüm devletlerin, Doğu Kudüs dahil olmak üzere Filistin’in işgal altındaki topraklarında duvar inşasından doğan yasadışı durumu resmi olarak tanımamakla yükümlü olduğunu açıkça belirtmiştir. Ayrıca bu ülkeler ayrım duvarının inşasından kaynaklanan duruma yardım etmemeyi taahhüt etmişlerdir. Bu şeffaflaştırmaya rağmen kaderi tayin hakkı ihlalinin her özel örnekte nasıl ve hangi uygulama ile gerçekleştiği ve tanındığı sorunu yine de devam etmektedir.

Her ne kadar ayrım duvarı hadisesinde, kendi kaderini tayin hakkının ihlali gelecekte işgal altındaki toprakların demografik bileşimi açısından daha fazla tehlike oluşturması bakımından dikkate alınmış olsa da, ancak divan, kendi kaderini tayin hakkının objektif olarak üçüncü ülkeler tarafından neden ve hangi yolla ihlal edildiğini ve somut olarak hakkın kendisine bağlandığını açıkça belirtmektedir. Divan'ın görüşlerindeki dağınıklık ve kısmi yaklaşımlar dikkate alındığında, Divan'ın izlediği yöntemden çıkarılacak tek sonuç, kendi kaderini tayin hakkıyla ilgili ilkelerin kesin olmadığıdır.

  1. KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKININ BOYUTLARI

Dış boyutta kendi kaderini tayin hakkı, bağımsızlık ilanı şeklinde yabancı işgali ve sömürgecilik ilişkilerinden kurtulma olmak üzere ulusların sömürülmesinin iki halinde, uluslararası örfî hukukun bir parçası olarak kabul edilmiştir. Kendi kaderini tayin hakkının ayrılık ve yeni devlet oluşumu şeklinde ortaya çıktığı üçüncü durum ise, insan haklarının ihlali ve iç kaderi tayin hakkının icrasının konuşlu devlet tarafından engellenmesine ilişkindir. Burada ayrılık hakkı, demokratik ve kendi kaderini tayin hakkı sürecinin bir parçasıdır. Egemen yaklaşım, kendi kaderini tayin hakkının mevcut egemenlik çerçevesinde uygulanması gerektiğidir.

Ülke halkının bir kısmının, yaygın ve organize hak ihlallerinin mağduru olduğu özel koşullar altında telafi edici[2] ayrılma hakkı ile korunmaktadırlar. Bu durumda, kendi kaderini tayin hakkının iç boyutunun kapasiteleri ayrılma derecesine kadar azami olarak aktifleşir. Kaderi tayin hakkı iç boyutta siyasi, ekonomik, kültürel ve güvenlik gibi her yönüyle mutlu toplumsal yaşamı düzenlemede tek tek bireylerin ve toplumun tüm bireylerinin hakkını gözetir. Profesör Suksi, çeşitli boyutlarda kaderi tayin ilkesinin gerçekleşmesinin farklı şekillerini açıklamıştır. (Suksi 1999)

Sözleşmelerin yönelimine ve devletlerin davranışlarında ve uluslararası yargısal görüşlerde oluşturduğu uygulamaya, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pratiğine dikkatle, iç boyutta kendi kaderini tayin hakkının geniş anlamıyla fiziksel, manevi, siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal yaşamı kapsayan yaşam hakkı ile doğrudan ilişkisi vardır. Bu yüzden geleneksel görüşün aksine kaderi tayin hakkı milletlerin sömürge ve sulta ilişkilerinden bağımsızlaşma ve özgürleşmesi veya genel olarak devlet adı altında milletlerin bağımsızlaşması ve yeni siyasi birimlerin kurulması değildir. Aksine kaderi tayin hakkı, hükümetler tarafından meşru egemenlik hakkının, insan hakları standartlarına göre uygulandığı her coğrafyada insanların onur ve değerlerinin korunmasıyla ilgilidir. Bu çıkarımda, kaderi tayin hakkı barış ve bireysel özgürlükler hakkı ile ilişki kurmaktadır. Bu sınıflandırmaya göre kaderi tayin hakkı, dar ve geniş çıkarım olmak üzere iki bölümde sınıflandırılabilecek şekilde çeşitli durumda ortaya çıkmaktadır. Ayrıca incelemede kolaylık sağlamak için kaderi tayin hakkı birinci, ikinci ve üçüncü kuşak formlarında tartışılabilir.

1 . İlk Kuşak; Kaderi tayin hakkına ilişkin dar çıkarım      

Kaderi tayin hakkı birinci kuşakta, fiilen belirli bir bölgede yaşayan halkın kendi kaderini tayin hakkı şeklinde ortaya çıkmış ve bu hakka ilişkin olarak oldukça sınırlı bir yorum sunmaktadır. Bu sebeple, bu ilke egemenlik eşitliği, toprak bütünlüğü, içişlerine müdahale etmeme ve güce başvurmama gibi uluslararası hukuk ilkeleri ile çatışmaktadır. 

Kendi kaderini tayin hakkı sınırlı şekilde zülüm altındaki halkların sömürgecilik karşıtı mücadelelerini sona erdirmek içindi ve sömürgecilikten özgürleşmiş hükümetlerin yapısını ve mahiyetini dikkate almıyordu. Başka bir ifadeyle yoksulluk, adaletsizlik, ayrımcılık ve şiddetten kurtulmayı göz önünde bulundurmuyordu. Birinci kuşakta kaderi tayin hakkı sonucun husulü şeklinde ortaya çıkmaktadır. Sömürge ilişkilerinin kesilmesi ve kolonileşmiş ülkenin bağımsız bir ülke olarak tanınması ile kaderi tayin hakkının tahakkuk ettiği kabul edilmektedir.  Özetle, birinci kuşakta kaderi tayin hakkı çok sınırlı şekilde söz konusu edilmiştir ve genel olarak eksen devlet yaklaşımının ve Vestfalyavari egemenliğin Birleşmiş Milletler’de tanımlayıcısıdır.

 

2. İkinci Kuşak Kaderi Tayin Hakkı

İkinci kuşak kaderi tayin hakkı, eski SSBC ve Yugoslavya Fedarasyonu’nun çöküşünü müteakiben gündeme gelip geniş kapsamlı halk kavramının bir başka bölümünü ortaya çıkarmış ve ilk kuşağın sınırlarının ötesine geçmiştir. Kendi kaderini tayin hakkına ilişkin bu kuşak tamamen farklı şekilde ortaya çıkmaktadır. İlk formülasyonda, kendi kaderini tayin hakkı, yeni devletler kurma ve tesis etme talebinde bulunan milletlerin iradesinin ve ayrılığın topraklarında gerçekleştiği ülkenin iradesinin birbiriyle yöndeşlik arz ettiği ve bir şekilde tarafların yeni siyasi düzeni kabul etme ve bir ülkenin kalbinden birkaç bağımsız ülkenin ortaya çıkması konusunda kendi kaderini tayin hakkının gerçekleşmesinde anahtar konumda olan bir süreçtir. Burada ana ülke tarafından bir bildirinin yayınlaması ve ardından ardıl ülkeler tarafından bildiri yayınlanması hukuki ve demokratik bir süreçtir. Eski SSBC’nin bir bölümü olan ortak çıkarlı (Commonwealth) ülkelerin kurulma bildirgesinin yayınlanması ve aynı şekilde ikinci kuşakta kaderi tayin hakkının tanımlanması eski Yugoslavya olaylarında ortaya çıktı. Buna göre Yugoslavya Federasyonunun egemenlik ilkesi federasyona üye ülkelerin halklarının kendi kaderini tayin hakkının karşısında yer aldı ve bu olaylarda güç ve şiddete başvurma süreci açığa çıktı ve sonunda, halkın kendi kaderini tayin hakkı  ülkelerin ve uluslararası kurumların müdahalelerinin etkisinde kaldı. Bu sebeple, bu kuşağın ana özelliği dağılmış ülkelerin içinden yeni devletlerin ortaya çıkmasıdır. Dolayısıyla hukuki tartışmaların siyasi konulardan ayrımı oldukça zordur. Hukuki açiklamaların zorluklarından biri şu gerçekle ilgilidir: Yıpranmaya başlayan geleneksel devlet anlayışının, İkinci nesildeki kendi kaderini tayin hakkıyla ilgili düşüncede tartışmaya açılmış olmasıdır. Bazı durumlardaki temel tartışmalardan biri, kültürel ve dilsel özerkliktir ki, kendi kaderini tayin hakkının iç boyutlarından birinin açığa çıkması olarak şekillenir.Kaderi tayin hakkı, Radolf Stavenhagen dikkate aldığı gibi farklı kişiler için çeşitli durumlarda muhtelif anlamlar kazanmaktadır. Kaderi tayin hakkı genel olarak tanımlanabilir ve karşı çıkılabilir değildir.

3. Üçüncü Kuşak Kaderi Tayin Hakkı (Azınlığın Görüşü)

Anavatandan ayrılma açısından kaderi tayin hakkının uygulanması son derece tartışmalı bir konudur. Ayrılıkçılık teorisinin savunucuları kaçınılmaz olarak BM Genel Kurulu’nun 2625 sayılı kararına istinat etmekteler ve geniş yorum gereğince bu kararın ayrılıkçılığı, merkezi hükümetin insanları ihlal ettiği duruma karşı cevap vermede son çözüm yolu olarak uygun gördüğünü iddia etmekteler. Söz konusu karara ilişkin bu çıkarımda ayrılıkçılıktan yasaklanmanın istisnai oluşu ve gerçekleşme koşulları yerine devletler arasındaki dostane ilişkilere ve işbirliğine dikkat çekilmektedir. Bu görüşe göre devletin iç kaderi tayin hakkına saygı göstermek istemediği veya gösteremediği koşullarda dışa dayalı kaderi tayin bir çözüm yoludur. Dostane ilişkiler kararnamesine ilişkin bu çıkarım 1993 yılı küresel insan hakları konferansında, BM’nin 50 inci yıl kuruluşu münasebetiyle yayınlanan bildiride tekrarlandı.( Nada 2001)   

Başka bir ifadeyle Nada’ya göre, büyük bir topluluğun insan haklarından ve siyasi, medeni, kültürel yaşama aktif katılımdan mahrumiyeti, güç kaynaklarının adil dağılımı için uygun siyasi yapının olmaması ve genel olarak, refah ve mutluluk temini ayrılık hakkının kaderi tayin hakkı olarak planlanmasına sebep olmaktadır.

  1. KADERİ TAYİN HAKKI VE İLGİLİ KAVRAMLAR
  1. Kaderi Tayin Hakkı ve Toprak Bütünlüğü

Uluslararası Adalet Divanı, Kosova’nın tek taraflı bağımsızlık ilanı hadisesine ilişkin tavsiye niteliğindeki kararında uluslararası hukukun durumunu açıklamak amacıyla toprak bütünlüğünün uluslararası hukukun önemli bir parçası olduğunu ve BM bildirisinin 2. Maddesinin 4. bendinde devletler toprak bütünlüğüne karşı kuvvet kullanmaktan menedildiğini açıklamaktadır. Uluslararası örfî hukuku yansıtan devletler arası dostane ilişkiler ve işbirliğine ilişkin ve denetleyen uluslararası hukuk ilkeleri olarak bilinen 2625 sayılı bildiride de toprak bütünlüğü ilkesi vurgulanmıştır. (ICJ Report 2009)  

Helsinki nihai belgesi bir şekilde uti possdetis (ülkesel bütünlük) ilkesini onaylamış ve sınırların değişimini barışçıl yol ve çatışan tarafların kabulüne dayalı olarak resmen tanımaktadır. Uti possdetis çerçevesinde kaderi tayin hakkı sınırlı bir haktır. John Klabber (2001)   da bir makale ile kaderi tayin hakkı ve uti possdetis ilkesine riayet arasındaki çelişkiyi ortaya koymaktadır. Uluslararası Adalet Divanı da Burkina Faso ve Mali arasındaki sınır ihtilafı meselesinde uti possidetis ilkesine binaen ve Afrika halkının çok fazla fedakarlığına rağmen kendi bağımsızlığı konusunda istenilen sonucu elde edemediğini ifade ederek eleştiride bulunmaktadır. (ICJ Report 1986)

Devletlerden bu hakkın uygulanmasında anayasaya uygun olarak icra edilmesi gereken süreci açıklamaları istendiğinde genellikle sadece yerel olarak uygulanabilir olan hukuki normlardan daha dar kapsamlı çıkarım ve algılamayı sunmaktalar. Hükümetlerin pratiklerinde ve mahkemelerin kararlarında kendi kaderini tayin hakkı genellikle nihai hedefi ayrılıkçılık olmayan doğal ve sabit hak olarak nitelendirilmemiş aksine bu hakka ilişkin oldukça dar bir algılama ortaya konmaktadır ve bu dar kapsamlı yaklaşımda sınırlarının nerede olduğu net değildir. Bottomier Komisyonu, kendi kaderini tayin hakkı kavramının belirsiz olmasının tercümesinde, uluslararası hukukun kendi kaderini tayin hakkının tüm yönlerine değinmediğini belirtmiştir.

Divanlar ve mahkemeler kaderi tayin hakkı ve ayrılma hakkı arasında ayrım yapmaktalar ve artış gösteren eğilim ayrılık hakkının, kaderi tayin hakkından bağımsız olduğunu kabul eden eğilimdir.

  1. Müdahalesizlik İlkesi ve Kaderi Tayin Hakkı

Müdahalesizlik ilkesi de diğer ilkeler gibi oldukça genel ve kapsamlı şekilde uluslararası hukuk literatürüne girmiştir. BM bildirgesinin onaylanmasıyla ilgili öncül müzakerelerde ülkelerin iç yetkisinin tanımı ve kapsamı hakkında çeşitli görüşler ortaya çıktı ve bu durum özellikle 2. maddenin 7. bendine ilişkin yorumlarda kendini gösterdi. İçişlerin dış işlerden ayrımı için hukuki kriterlerin tanımının inkar edilemez önemine rağmen içişlerine müdahale etmeme ilkesi kavramsal ve ölçü olma bakımından belirsizlikleri giderilmemiştir. Uluslararası Daimi Adalet Divanı Tunus ve Fas’taki yurttaşlık kararları hadisesinde ulusal hukukla uluslararası hukuk arasıdaki sınırı belirlemek için asgari bir kriter ortaya koymaktadır. Divanın bildirdiği görüşe göre diğer devletlerle bir mesele hakkında anlaşmaya varıldığı zaman artık söz konusu meseleyi iç yetki alanından çıkarmak gerekir. Kolonilerden çekilme döneminde müdahale eyleminin alanı ciddi ölçüde daraldı, öyle ki kaderi tayin hakkının uygulanmasında devletler ulusal kurtuluş hareketlerine yardım edilmesinin savunucusuydular ve uluslararası örfî hukuk bu tür hareketlere mali ve ekonomik yardımlar yapılmasını yasaklamamıştır. Cezayir halkının kurtuluş mücadeleleri sürecinde birçok ülke bu hareketi resmen tanımış, mali ve hatta silah yardımlarıyla Cezayir halkı için zafer yolunu açmıştır. Yugoslavya Federasyonu cumhuriyetlerindeki halk mücadelelerinde de Bosna ve Kosova halkına mali ve silah yardımları sağlandı ve bu halkın Yugoslavya’dan ayrılma hakkının tanınmasına ek olarak başlıca NATO olmak üzere birçok ülke askeri müdahale ile fiilen Yugoslavya Federasyonunun egemenlik hakkını görmemezlikten gelmiş ve uluslararası hukukta müdahalesizlik ilkesinin saygınlığının sorgulanmasına sebep olmuştur.

Uluslararası Adalet Divanı çeşitli münasebetlerle ülkelerin toprak bütünlüğüne karşı güç kullanımının yasaklılığını tekit etmiştir. Divan, bu konunun devletler arası ilişkilerle alakalı olduğu görüşünü desteklemektedir. Divan, Kosova olayında, Güvenlik Konseyi’nin bazı bağımsızlık bildirilerini bunların tek taraflı olarak ilan edilmesi nedeniyle değil, aksine bunların yasadışı veya Jus Cogens (emredici kurallar) kuralları gibi uluslararası hukukun diğer yönlerini ihlal şeklinde şiddetle birleşmesi nedeniyle mahkûm ettiğini gözlemledi. (ICJ Report 2010)  

  1. Kaderi Tayin Hakkı ve Devletleşme

Çağdaş uluslararası uygulama ve pratik bireysel olarak hükümetler tarafından ve BM gözetiminde ülkelerin yönetimine ilişkin birçok örnek sunmaktadır. Bu mesele, çağımızda çözülme ve yıkılma halinde, deyim yerindeyse işlevsel olmayan veya dağılma halinde olarak adlandırılan devletlerin artış gösteriyor olmaları ve bu durumun uluslararası barış ve güvenlik açısından kabul ve tahammül edilemez olması yönünden de desteklenmektedir. Bu tür ülke yönetimi bir devletin hükümet yapısının yeniden yapılandırılması veya istikrarı şeklinde gerçekleşir. Bu prosedür nihayeten yeni devletlerin kurulmasına yol açacaktır. Eski Yugoslavya ve Doğu Timur ve farklı koşullarda Somali (1991-1993) ve Irak’ın 2007 yılında tecrübe ettikleri krizler de ifade edilebilir örneklerdir. Bu durum ve uygulama devletlerin kurulmasında yeni paradigma olarak ortaya çıkmış ve geleneksel anlamıyla kaderi tayin hakkını etkisi altına almaktadır.

 

  1. Kaderi Tayin Hakkı ve Küreselleşme

Kaderi tayin hakkı, devletlerin egemenlik kavramı ile kırılmaz bir bağa sahiptir. Bu nedenle, egemenliğe ilişkin gelişmeler kaderi tayin hakkının kapsamlı boyutlarını etki altına almaktadır. Egemenlik boyutları ülkesel, yargısal veya ekonomik yön dahil küreselleşmenin etkisiyle yeniden tanımlanmalıdır. (Cameron 2006: 1) Vestfalik sisteminin temel noktası egemenliklerin eşitliği ilkesine dayanmaktadır. Milli makamların toprak bütünlüğüne ilişkin içişlerini yönetmede otoritesine saygı ve ülkelerin içişlerine müdahale etmeme egemenlik eşitliği ilkesinin özelliklerindendir. Küreselleşmeye ilişkin gelişmeler, piyasaların, emtianın, işgücü hizmetlerinin ve sermayenin entegrasyonu Vestfalik anlamda devletlerin egemenliğine meydan okumaktadır. Geleneksel egemenliğe karşı ilk tehdit, faaliyetlerinin doğası gereği sınırlardan kaçan ve ulus/sınır ötesi çalışan kuvvetlerdir. Bu güçler artış gösteren bir şekilde piyasanın bütünlüğünü hedef almış, bölgesel ve uluslararası devlet ve sivil örgütlerle ve piyasaya hükmeden global şirketlerle birlikte faaliyet göstermektedirler. Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar ülkelerin ekonomik siyasetlerin planlanması ve uygulanması sahasında yetki alanını etki altına almaktadırlar. Bu yüzden ekonomik alanda kaderi tayin hakkı uluslararası aktörlerin dahliyle bazı kısıtlamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu güçler bazı formlar empoze ederek ve makroekonomik siyasetler üzerinde devlet kontörlünün azalmasıyla devletlerin ulusal karar alma süreçlerinde bağımsızlık ve yeterliliğini kısıtlarlar.   

Küreselleşme tarafından egemenliğe yönelen ikinci tehdit, ulusal sınırlar içerisinde milli siyaset ve stratejileri zayıflatmak için imkanlar oluşturmaktır. Küreselleşmenin etkisiyle iç hareketler ulusal ekonomi ve siyasetlerdeki payını arttırmak amacıyla merkezi hükümetin otoritesine meydan okumaktalar. İç özerklikten daha fazla pay edinme yönündeki talep kimi zaman etnik ve bölgesel kaderi tayin hakkı için talep şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ülkeler kabul ettikleri herhangi bir delille talepte bulunanları tanıma veya tanımama konusunda tamamen özgürdürler. Bu devletler ayrıca tanıma için kimi koşullar belirleme konusunda da özgürdürler. Örneğin, Avrupa Topluluğu eski Yugoslavya’da barış sağlamak için hakemlik komisyonu kurarak tanımanın genel hatlarını çizmiştir (Kherad 1997: 101).

  1. Tanıma ve Kaderi Tayin Hakkı

Uluslararası hukukta devlet, ülke, grup ve hareketlerin tanınması bağımsız ülkelere münhasır yetkilerden biridir (Verhoeven 1993: 25-28). Buna rağmen, bazı ülkelerin, tanımanın önünde engel olarak tanıttıkları güç kullanımı dışında  uluslararası hukukta tanıma için herhangi bir yasal standart bulunmamaktadır.

BM’nin Kıbrıs Türklerinin bağımsızlık ilan etmesine verdiği tepki de dikkate değerdir. Güvenlik Konseyi 1975 yılında bu bildiriye yönelik üzüntüsünü ilan etmiş ve bu adanın parçalanmasına neden olacak hiçbir eylemin üye devletler tarafından kabul edilebilir olmadığını belirtmiştir. Ayrıca Güvenlik Konseyi 541 sayılı kararla devletlerden Kıbrıs Rum tarafı dışında hiçbir hükümetin resmen tanımamalarını istedi (S/Res 541/1975).

Siyasi varlığı devlet olarak tanımama için başka bir neden ise diğer devletlerle ilgili olarak bu siyasi varlığın bağımsızlıktan yoksun olmasıdır. Örneğin Transdinyester Moldova Cumhuriyeti ekonomik, enerji giderlerinin temini, diplomatik, siyasi ve askeri kapsam açısından Rusya Federasyonu’na bağlıdır ve kendi kendine yeterli değildir. Ayrıca şu soru aynı şekilde gündemde kalmaya devam etmektedir: Acaba tanımanın siyasi koşulları var mıdır? Her ne kadar siyasi gözlemler devletlerin karar alma sürecinde etkili olsalar da bu sorunun cevabı olumsuzdur.

Tanıma veya tanımama devletlerin egemenliğinin tezahürlerindendir, ancak uluslararası uygulamada yeni devletlerin şekillenmesine insan hakları ve uluslararası hukukun ciddi ihlali eşlik etmesi durumunda genellikle devletler tanımadan kaçınırlar. BM prosedürünün incelenmesi yasal standartların üyelik talebinin kabulü veya reddinde hiçbir yere sahip olmadığını ortaya koymaktadır. BM Genel Kurulu, 181 ve 194 sayılı kararnamelerin İsrail tarafından kabulü ve icrası şartıyla bu ülkenin üyeliğini 11 Mayıs 1949 tarihli 273 sayılı kararname ile onayladı (A/Res 273/1949).        

  1. Devletlerin ve Uluslararası Kurumların Müdahale Sürecinde Kendi Kaderini Tayin Hakkı
  1. KOSOVA OLAYI

Uluslararası sistemin temel ilkelerinden birini, yani kaderi tayin hakkını tartışma içerisine çeken ve meydan okuyan oldukça ilginç bir husustur. Kosova halkının kendi kaderinin tayin hakkının itibar ve güvenirliğinin incelenmesi için Soğuk Savaşın bitmesinin ardından Yugoslavya’nın dağılmasını ardından getiren siyasi gelişmelere dikkat etmek gerekir. Bu gelişmeler içerisinde kuşkusuz 1244 sayılı kararname (1999 yılı) Kosova halkının bağımsızlığını elde etmesinde belirleyici bir rol oynadı. Güvenlik Konseyi bu kararnamede bir taraftan Yugoslavya’nın egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı duyulmasını bütün üye ülkelere hatırlatmakta iken, öte taraftan nihai hedefin oluşturulmasına hazırlık amacıyla geçici bir siyasi rejimin kurulmasını öngörmektedir. Güvenlik Konseyi belirsizlik dilini kullanarak 1244 sayılı kararnamede (S/Res /1244/1999) UNMIK’in[3] kuruluşunu haber vermiş ve planın (Kumbaro 2010)  ilk aşamalardan itibaren akamete uğramasının ve kalıcı bir çözüm yolu bulma konusunda Güvenlik Konseyinin çıkmaza girmesinin ardından bağımsızlık bildirisinin yayınlanmasının yolu açılmıştır. BM Genel Kurulu Mart 1997’de (A/Res 1997) Yugoslavya devletinden Kosova halkının özgür iradesine saygıdan dolayı bu topraklarda parlamento ve yargı erki gibi demokratik kurumların oluşmasına izin vermesini talep etti.

 Genel Kurulun yönelimi BM’nin Kosova’da kendi kaderini tayin hakkının iç boyutuyla uyum sağlayabilir yerel özerkliği desteklediğini göstermektedir. Ayrıca Güvenlik Konseyi de Yugoslav hükümetine Kosova’nın siyasi durumu hakkında, kendi kendini yönetmenin bir aşamasının var olduğu anlamlı diyalog gerçekleştirme çağrısında bulunuyordu.    

1244 sayılı kararname Unmik’i oluşturarak Yugoslavya’nın egemenlik ve toprak bütünlüğü ile Kosova’daki Arnavut kökenlilerin özerklik ve otonom hükümetleri arasında denge ve uzlaşı oluşturma arayışı içerisine girdi.

Bu nedenle, ülkelerin ve uluslararası örgütlerin uygulamalarına ve Yugoslavya’nın anayasa, idari kanunlarına ve hepsinden önemlisi Yugoslavya devletinin yaklaşık 1946 yılından itibaren hareket tarzına dikkatle Kosovalı Arnavut kökenlilerin kaderi tayin hakkına sahip halk olarak kabul edilebilecekleri konusunda herhangi bir kuşku duyulmamaktadır. Buna rağmen, acaba bu toplum uluslararası hukuk çerçevesinde Yugoslavya’nın egemenliğinden ayrılıp kendileri için bağımsız bir devlet kurabilirler mi şeklinde ikinci bir soru hala söz konusudur. Bu sorunun açılamasında, uluslararası sistemde genel ayrılma hakkının ne açıkça garanti edildiği ne de inkar edildiği, ancak uygulamada bu hakkın tanınmasının aşağıdaki üç koşula bağlı olduğunun söylenmesi gerekir:

  1. Bağımsızlığa konu bölge üzerinde devletin etkili kontrolü
  2. Diğer ülkelerle uluslararası ilişkiler kurma olanağı
  3. Uluslararası yükümlülükleri kabul etmek ve kendi toprakları içerisinde azınlıkların haklarını tanımak (Frank 1993: 19-27).

Arnavut kökenli halka karşı yaygın ve kapsamlı insan hakları ihlalleri 90’ların başından itibaren başladı. Kosova halkının üzücü durumu 1999 Martında Nato’nun müdahalesi ve Yugoslavya’nın 78 gün boyunca bombalanmasına bahane oldu. Kosova uluslararası bağımsız komisyonu bu müdahaleyi hukuk dışı olarak nitelemekle beraber bunu meşru olarak değerlendirdi. (Kumbaro 2010)

Nato’nun müdahalesinden sonra ayrıca Güvenlik Konseyi 1244 sayılı kararı onayladı ve Kosova’da konuşlanması için bir askeri güç ve bir de yerel otonom idari misyonu kurdu. Kosova olayı Birleşmiş Milletlerin ve uluslararası örgütlerin önemli şekilde varlık göstermesine sebep olan özel durumda halkın kendi kaderini tayin hakkının kabiliyetlerinden birini gösterdi ki, Genel Kurulun 2625 sayılı kararında yer aldığı şekilde geleneksel kaderi tayin hakkından bir sapma olarak sayılamaz. Aşırı insan hakları ihlalleri, merkezi hükümetin çökmesi, Nato ve BM’nin müdahalesi Kosova halkı için yeni bir durum oluşturdu ki, Kosova halkı kaçınılmaz olarak Yugoslavya Federasyonunun egemenliğinden ayrılma zorunda kaldı. Bununla beraber birçok ülke (yüzden fazla) Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak tanımayı reddettiler. Şayet hukuki açıdan Kosova halkının ayrılık hakkı için bir statü ve değer kabul edeceksek bunu kesinlikle insan haklarının açık ve yaygın şekilde ihlal edilmesi temeline oturtmalıyız.

Divan, ayrıca Kosova olayında tavsiye niteliğindeki görüşünde Kosova’nın tek taraflı bildirisinin bu hakkın ilkesinin statüsünün değeri hususunda uluslararası hukukla intibakı konusunda tutum belirlemedi, çünkü Divan'a göre Genel Kurul Divan'ın istişari görüşünü bağımsızlık bildirgesinin uluslararası hukuka uyumunu araştırma ile sınırlandırmıştı (advision opinion, para. 51). Buna rağmen Divan, kaderi tayin hakkı ile ilgili çeşitli konuları sunmaktan kaçınamadı. Örneğin, 81. Bentte Divan, bazı ülkelerin iyileştirici ayrılma[4] çerçevesinde kendi kaderini tayin hakkının uygulanması bakımından Kosova halkının devlet kurmaya hakkı olduğunu kabul etmektedirler (id para 81).

  Hakkın 56,57,79,83 ve 84 bentlerinde de kaderi tayin kavramını şeffaflaştırmaya ilişkin bazı çelişkiler hakkında bilgi mümkündür. İstişari görüşe muhalif hakimlerin görüşü de bu hususta öğretici niteliktedir. Bazı yargıçlar muhalif görüşlerinde iyileştirici (kaçınılmaz) ayrılma hakkını açıkça hukuk dışı ilan etmişlerdir (separate opinion of judge Yusuf, para 6).  

Yargıç Yusuf ve Trinidad kaderi tayin hakkına başvurma koşullarını söz konusu edip tartışmışlardır. Yargıç Yusuf, divan, sömürge kolonilerden çekilme dönemi sonrasında kendi kaderini tayin hakkının belirsizliklerini gidermek için elde edilen fırsattan yararlanmadığından dolayı üzüntüsünü dile getirerek kendi kaderini tayin hakkının dış boyutunun özel durumlarda uygulanmasını desteklemiş ve kaçınılmaz ayrılma hakkını bu koşullarda uluslararası hukuka uyumlu olarak nitelemiştir (separate opinion of judge korma para).

Yargıç Trinidad da insan hakları ve dostane insan hakları ihlalinin korkunç durumuna işaret etmiş ve toprak bütünlüğü ilkesini savunmakla beraber bunu devletler arası ilişkilerde uygulanabilir olarak kabul etmiştir ve Kosova’ya özgü koşullarda yargıç Trinidad’ın üstü kapalı şekilde iyileştirici ayrılmayı savunduğu görülmektedir (separate opinion of judge Cancado….).

Divan, istişari görüşünün hukuki etkilerini önemsiz gibi lanse etmek ve uluslararası hukukun tek taraflı bağımsızlık bildirisi yayınlamayı yasaklamadığından dolayı bunun uluslararası hukukla çelişikliği hakkında görüş bildirilmeyeceğini belirtmek amacıyla büyük bir çaba göstermiştir. Maalesef Divan, Kosova’nın özel koşullarında ana ülkeye (Yugoslavya) bağlı olmayan hükümet kurumlarının fiilen egemenliği elinde bulundurduğu ve Kosova ayrılıkçılarının eylemlerinin meşruiyeti için hukuki gerekçeye ihtiyaç duydukları konusuna dikkat göstermemiştir. Bununla beraber divanın istişari görüşü Kosova davasında önemli hukuki etkilere sahiptir ve bu şartlar altında Divan, kaderi tayin hakkının kavram, kapsam ve boyutlarına yönelik çeşitli yanlış yorumların yapılmasının önünü açmıştır.

  1. ERİTRE OLAYI

Eritre, 1885 – 1990 yıllarında İtalya tarafından işgal edildi ve İtalya ve Etiyopya arasında imzalanan uccuialli anlaşması ile Eritre, İtalya’nın tam egemenliği altına girdi. Etiyopya da 1935 yılında İtalya tarafından işgal edildi ve Eritre – Etiyopya’nın bütünü İtalyan sömürgelerinin bir parçası oldu. İtalyan sömürge döneminin bitmesiyle Eritre, İngiltere’nin mandası altında yer aldı. 1952 yılında BM Eritre’nin geleceği ve Etiyopya’nın bağımsızlığı konularına odaklanmaya karar verdi. Partilere ve derneklerle görüşerek Eritre halkının Etiyopya ile siyasi birleşmeye razı olduğu sonucuna vardı (UN Doc 1950).

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Etiyopya federal devletinin egemenliğinin bir parçası olarak Eritre’nin özerkliğini resmi olarak tanıdı. 1952’de İngiltere mandasının sona ermesiyle Eritre ve Etiyopya’dan müteşekkil federasyon kuruldu. 1962 yılında federal hükümet yapısına son verildi ve Eritre, Etiyopya’nın eyaletlerinden birine dönüştü. Daha sonra Eritre Kurtuluş Hareketi kuruldu ve 1993 yılına kadar Eritre topraklarının tümünü kendi kontörlü altına alarak bağımsızlığını ilan etti (Acussese 1995).   

Eritre’nin bağımsızlık ilanı uluslararası kurumların gözetimi altında düzenlenen referandumdan sonra gerçekleşti ve gerçek anlamda Eritre halkının bağımsızlığa ulaşmak için özgür iradesinin ifadesiydi. Eritre halkının bağımsızlığını elde etmedeki başarısı, Eritre Halk Kurtuluş Hareketi’nin askeri mücadele ve Eritre topraklarının siyasi ve maddi kontörlü sebebiyleydi ve bu durum toprak bütünlüğüyle çelişmiyordu. Burada kendi kaderini tayin hakkına sahip halkın tanımı tarihsel bir süreç ve tarzda şekillendi ve hukuki kriterlere dayanmaktan çok maddi ve politik gerçekler üzerine pekiştirildi.

 

  1. BATI SAHRA ÖRNEĞİ

1962’de sömürge ülkeleri ve halklarına bağımsızlık veren bildirinin onaylanmasından sonra sömürge altındaki milletlerin kurtuluş ve bağımsızlık hakkını resmi olarak tanıma için bir örfî kuralın oluşacağı şekilde sömürgelerin bağımsızlığı ilanı için uygun bir siyasi atmosfer meydana geldi. Bununla birlikte, Batı Sahra örneğinde olduğu gibi milletlerin kendi kaderini tayin hakkının farklı ülkelerin siyasi çıkar ve alakalarına bağlandığı kimi durumlarda kaderi tayin hakkı birinci kuşak formunda dahi bazı sorunlarla karşı karşıya kaldı. Zira Batı Sahra olayında Fas padişahlığının muhalefeti nedeniyle Birleşmiş Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı referandumu düzenlenmesi yönündeki elli yıllık çabaları sonuçsuz kaldı. BM Genel Kurulu 1966 yılında ilk defa Uluslararası Adalet Divanı’nın istişari görüşünde referandum düzenlenmesi talebinde bulundu ve konu 1975 yılında Adalet Divanı’na gönderildi. Uluslararası Adalet Divanı da Batı Sahra davasında BM Genel Kurulu’nun 1514 sayılı kararına istinatla kendi kaderini tayin hakkını halkın özgür görüşlerinin ifadesi olarak tanıttı. Buna rağmen, Divan bu ilkeye ilişkin iki istisna dikkate almaktadır (ICJ Report 1975,6-at 35-360): Öncelikle gerçek anlamıyla halkla karşı karşıya olmadığımız hususlarda, ikincisi kamuoyuna başvurmanın ve referandum düzenlenmesinin zaruri olmadığı durumlarda. Bununla beraber Divan, halk ve özel koşullar kavramını açıklığa kavuşturmaya çalışmamış ve kesin hukuki kriterlere sahip bir standardı tanımlamaktan kaçınmıştır (id para 59).

  1. DOĞU TİMOR ÖRNEĞİ

Doğu Timor 1960 yılında Birleşmiş Milletlerin özerk olmayan bölgeler listesinde yer aldı. Bu tarihten önce bu bölge Portekiz tarafından yönetiliyordu. 1972'de ise Endonezya, Doğu Timor topraklarını işgal etti.

1982 yılında Endonezya ve Portekiz arasında Doğu Timor’un durumunun belirlenmesi için ikili müzakereler başladı. Bu müzakereler New York’ta 1999 anlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlandı. Bu anlaşmaya göre Birleşmiş Milletler gözetiminde genel seçimler düzenlenecektir. Endonezya’nın önerisini reddetmeye yönelik 30 Ağustos 1999 tarihli oylamanın sonucu  % 76.5 muhalifti.

Sonuçların açıklanmasının ardından kuvvetle Endonezya ile birleşmeyi destekleyen Doğru Timor’da konuşlu polis güçleri Endonezyalı güvenlik güçlerinin desteğiyle bütün Doğu Timor’da bir şiddet dalgası başlattı. Binlerce insan öldü ve beş yüz bin kişi yerinden yurdundan oldu. Bu olaylara tepki olarak Güvenlik Konseyi, Doğu Timor uluslararası kuvvetlerini kurdu. Bu kuvvet Doğu Timor’da güvenliği tesis etmeyi başardı. Birleşmiş Milletler Doğu Timor’un geçici yönetimi için UNAMET kurumu veya Doğu Timor geçici idaresini oluşturdu (Abline 2003: 355).  

Bu durum, Birleşmiş Milletlerin, halkının kendi kaderini tayin için savaştıkları bir bölgede geçiş dönemi için devlet kurma yönündeki ilk tecrübesidir.  Endonezyalı yetkililer 1999 yılında Doğu Timor’dan ayrıldılar ve 28 Eylül 1999’da Endonezya ve Portekiz bu bölgenin idaresini Birleşmiş Milletlere devretmeyi kabul ettiler. Aynı yıl Güvenlik Konseyi 1271 sayılı kararla Doğu Timor için geçiş dönemi idare kurumu kurma kararı aldı. 2002 yılında Doğu Timor, Birleşmiş Milletlere üye oldu.

  1.  GÜNEY SUDAN MESELESİ

Sudan 1 Ocak 1956’da bağımsızlığını elde etti ve bu sebeple sömürge kolonilerden çekilmenin ilk dalgasını tecrübe etmiş ve Soğuk Savaş döneminde Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen normlar çerçevesinde kendi kaderini tayin hakkından faydalanmış ülkeler zümresinde yer almaktadır. Bununla birlikte ekonomik, siyasi ve sosyal kalkınmada başarı sağlayamama ve sömürge dönemi yönetim sisteminden geriye kalan sorunlar Sudan’ın elli yıldan fazla siyasi istikrarsızlık, ekonomik ve sosyal krizler yaşamasına ve sonunda ikinci dalga kendi kaderini tayin hakkını deneyimlemesine ve Güney Sudan’ın bunca acı ve kanlı yıldan sonra bağımsızlığını kazanmasına neden oldu. Sudan’ın ülke genelinde ulusal birliğinin temellerini güçlendirmek için birçok fırsat oldu, ancak bu fırsatları bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne yönelik gerçekçi olmayan ve kısmen keyfi okumalar ve yorumlar nedeniyle kaybetti. Uzun bir savaş ve defalarca müzakereden sonra Machakos Protokolü imzalandı ve altı yıllık geçiş döneminden sonra Güney Sudan için kendi kaderini tayin etme hakkı resmi olarak tanındı. Bu protokolden sonra ateşkes sağlandı. Mayıs 2004’te hükümet ve güney kuvvetleri yeni bir anlaşma yaptılar ve barışın asıl unsuru müzakere edildi (Dagan 2004: 7).       

Ocak 2005’te imzalanan Naivasha (Nairobi) anlaşması güney ve kuzey arasındaki savaşı sonlandırdı.  Bu anlaşmada 2011 yılında geçiş döneminin bitiminden sonra güney halkının kendi kaderini tayin etme hakkı öngörülmüştü. Güney Sudan'ın bağımsızlığa kavuşması sürecindeki önemli noktalardan biri, Birleşik Devletlerin 1972 yılından itibaren aktif şekilde güney hareketinin yanında yer almasıydı. Siyasi desteğe ek olarak Amerika mali – silah yardımlarıyla Güney ve Kuzey Sudan münasebetlerinde etkili bir güçtü. Birleşmiş Milletlerin, Güney Sudan’ın kendi kaderini tayin hakkını elde etme sürecindeki aktif varlığı da önem arzetmektedir.

2011 yılında 9 ila 15 Haziran arasında Birleşmiş Milletlerin gözetiminde Güney Sudan’ın kaderini belirlemek için, acaba Güney Sudan bağımsızlık ve bağımsız bir devlet kurma hakkına sahip midir sorusuyla referandum düzenlendi. Halkın %98,8’i referanduma evet dedi ve Güney Sudan resmen BM’nin 193’üncü üyesi oldu.

6. QUEBECOİS OLAYI VE KENDİ KADERİNİ  TAYİN HAKKI

            1976’da Quebecois Partisi, Quebecois eyaletinden seçildi ve Kanada’da ilk kez ayrılıkçı bir parti bir bölgenin (Quebecois) siyasi kontrolünü ele aldı. Bu parti Kanada ile ekonomik ittifakla Quebecois’un tam egemenliğini savunuyordu.

1980 yılında hakim parti Quebecois’un egemenlik birliği seçeneği hakkındaki görüşü referanduma götürüldü ve halkın %60’ı bu soruya olumsuz yanıt verdi.

Quebecois Federayonu’nu oluşturan eyaletlerin bütünü içerisinden sadece Quebecois eyaleti 1982 anayasasına muteriz kalmıştı. Genel olarak Quebecois hükümeti yasama ve yargı alanında özel yetkiler elde etme peşindeydi. 30 Ekim 1995’de Quebecois için egemenlik ve Kanada ile ekonomik ve siyasi birlik içerikli yeni bir referandum düzenlendi ve Kanada’dan ayrılmayı savunanlar %49,44’e karşı %50,56 olumsuz oy ile yenilgiye uğradılar. Eylül 1996’da Quebecois Partisi’nin ayrılıkçılığa ilişkin sorusu Kanada Yüksek Mahkemesine gönderildi (Van Der Vyver 2000).

Yüksek mahkemenin üç konu hakkında görüşünü ilan etmesi gerekiyordu: Birincisi, acaba Quebecois ulusal yasama meclisi veya yönetim organı tek taraflı olarak Quebecois’in Kanada’dan ayrılmasına hukuki geçerlilik kazandırabilir mi? İkincisi, acaba uluslararası hukukun kapsamı Quebecois yasama meclisi veya yönetim organına tek taraflı ayrılık hakkı tanımakta mıdır yoksa tanımamakta mıdır? Üçüncü olarak iç hukuk ve uluslararası hukuk arasında çatışma baş göstermesi durumunda hangisi üstündür? Kanada yüksek mahkemesi cevap olarak Kanada anayasasının Kanada federasyonunda yer alan bölgelere tek taraflı ayrılık hakkı vermediğini, ancak buna rağmen anayasanın konu hakkında kesin ve açık bir yanıt veremeyeceğini belirtti (Bienvenu).         

Adalet Divanı anayasal ilkelerin koşullarını inceledikten sonra bütün eyaletlerin ayrılık talebinde bulunan eyalet ile müzakere sürecine dahil olmalarını bütün eyaletlerin anayasal yükümlülüğü olarak tanımlamaktadır. Divanın görüşüne göre eyaletlerden birinin ayrılık talebi diğer eyaletlerin haklarını etkisi altına almaktadır. Divan, ayrılmanın Kanada halkının büyük çoğunluğunun açık iradesine dayanması gerektiğini tekit etmektedir.

Divan, Quebecois’in Kanada’dan ayrılmasının meclis ve hükümetin kararına göre gerçekleşemeyeceğini, aksine diğer eyaletlerle müzakerede anayasal zorunluluklara ve Kanada halkının çoğunluğunun açık ve özgür iradesinin tanınmasına saygı gösterilmesi sonucunu çıkarmaktadır. Divan, uluslararası hukukta kendi kaderini tayin hakkının statüsünün incelenmesinde kendi kaderini tayin hakkının iç boyutunu araştırmış ve egemen devlet çerçevesinde halkın ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel haklarının gelişme ve iyileşmesini tekit etmiştir.

7.  Ukrayna Örneği

Ukrayna olayları, kendi kaderini tayin hakkının uluslararası siyasi gelişmelerle bağlantılı olarak iç ve dış boyutlarında yeni çatışmalar ortaya çıkan bir kapasiteye sahip olduğunu gösterdi. 16 Mart 2014’te Kırım’da bir referandum yapıldı ve sonucu katılımcıların %97’sinin Ukrayna’dan ayrılarak Rusya’ya bağlanma yönünde oy verdikleri şeklinde açıklandı.

Bu referandum politik gerginliklerle ve Rusya Federasyonu’nun silahlı kuvvetlerinin varlığının etkin ve ağır bir şekilde hissedildiği bir ortamda gerçekleşti (Simpson 2014).  Rusya parlamento başkanlığı sonucun açıklanmasından sonra, referandumun sonucunu destekleme yönünde referandum düzenleme kararı meşru olarak seçilmiş Kırım parlamentosunun egemenlik hakkı olduğunu belirtti ve Kremlin yetkilileri bu referandumu uluslararası hukuk, BM Bildirgesine ve aynı şekilde Kosova süreciyle uyumlu olarak nitelediler. Referandumdan kısa bir süre sonra Putin, Kırım’ın Rusya Federasyonu’na ilhak antlaşmasının imzalandığını açıkladı. Buna karşın başlıca Amerika ve Batılı ülkeler bu referandumu yasadışı ve uluslararası hukuka aykırı ilan ettiler. Bu referandumun geçeriliği etrafındaki siyasi kamplaşmalar defalarca hukuk ve siyaset uzmanlarını cevapsız eski sorularla karşı karşıya bıraktı. Acaba Kırım halkı, kendi kaderini tayin hakkına sahip halkın özelliklerine sahip mi? Acaba bu hak Ukrayna’dan ayrılma şeklinde ileri sürülebilir mi? Kırım'da yaşayan topluluk hangi koşullar altında yasal olarak Ukrayna'dan ayrılabilir? Kırım halkının ayrılmak istemeyen ve sesleri duyulmayan kesimin durumu nasıl olacak? Uluslararası toplum Kırım referandumunun meşruiyetini nasıl onaylayabilir?

Kırım hakkında halkın kendi kaderini tayin hakkı 1991 ile 1998 yılları arasında müzakere edildiğini ve sonuçta Kırım Cumhuriyeti’nin özerkliğinin Ukrayna ve Kırım anayasasında yer aldığını hatırlatmak gerekir. Kırım’da yaşayan Rus kökenlilerin Rusya’ya ilhak istedikleri yönündeki iddia Ukrayna’dan ayrılmayı haklı kılacak bir sebep sayılamaz. Bütün sorunlara rağmen Ukrayna merkezi hükümeti milli siyaset tarzı yoluyla Kırım halkının kaygı ve taleplerine çözüm bulmaya hazır olduğunu ilan etmişti. Bu süreç, Kırım halkının kendi kaderini tayin hakkının iç boyutuyla ilgili olarak Kırım ve Kiev liderleri arasında yapıcı müzakerelere yol açabilirdi, ancak Moskova’nın askeri müdahalesi süreci tamamen durdurdu. Moskova’nın seçmiş olduğu yöntem, uluslararası toplum tarafından referandum sonuçlarının tanınma şansını oldukça azalttı, nitekim başta Avrupa Birliği ve Amerika olmak üzere birçok ülke bu referandumu mahkum etti.    

  SONUÇ

Kendi kaderini tayin hakkı devletlerin egemenlik ilkesiyle özdeştir ve tarihsel geçmişine rağmen hukuki gelişimi oldukça azdır. Başka bir deyişle, kendi kaderini tayin hakkının boyutlarını ve kapsamını tanımlamak için halen kesin yasal kriterler bulunmamaktadır. Devletlerin davranışlarındaki dağınıklık ve birlik yoksunluğu sebebiyle kendi kaderini tayin hakkını taşıyan bütün durumları tanımlayabilecek uluslararası teamül hukuku kuralları şekillenmemiştir.  Kanada Yüksek Mahkemesinin kararında, Kosova olayında Adalet Divanı’nın istişari kararında ve bazı görüş sahipleri tarafından söz konusu edilen iyileştirici ayrılma hakkı doktrini, geleneksel kendi kaderini tayin hakkını çelişkiye sokmak için hukuki ve siyasi kapasitelere sahiptir. Ancak bu hususta teamül kuralının oluşmasına hüküm vermek henüz çok erkendir. Öte taraftan kendi kaderini tayin hakkı egemenlik kavramının gelişim ve değişimiyle öyle iç içe geçmiş ve birleşmiştir ki, kendi kaderini tayin hakkına ilişkin kuralları devletlerin egemenliği kavramının politik gelişmelerinden ayrıma oldukça güçtür. Çoğu durumda siyasi iddia hukuki talepten ayrılabilir ve sınırları belirlenebilir değildir ve kendi kaderini tayin hakkını talep eden halka bu hakkın verilmesinin en önemli unsur olan tanıma, devletlerin siyasi iradesine bağlıdır ve belirli hukuki kriterlere tabi değildir.

Uluslararası Adalet Divanı, Kosova davasında kendi kaderini tayin hakkı kavramının gelişim ve değişimine yeni bir bakış açısı getirdi ki, Divan'ın yöneliminin bağımsız Kosova devletinin uluslararası camia tarafından tanınmasına esas teşkil etmesi durumda kavramın hukuki algısında birçok zorlukla karşı karşıya kalacağız. Çünkü siyasi süreçlerin hukuki hareket tarzının oluşmasındaki geçerliliği daha belirgin olacaktır.  Bu durumda siyasal etkileşimler kendiliğinden oluşan teamül kurallarının şekillenmesine yol açabilir.  

**

Kaynaklar

 A/RES/273 11 may 1949

Abline Gael, de l’independence du Timor-oriental R.G.D.I.P. 2003 sT- 107.

 Bienvenu, secession by constitutional Means: Decision of the supreme court of Canada

Burkina Faso v.mali – 1986 Ic j Rep. 554 para. 25

Cassese, self- determination: A legal reppreseil combridge university press 1955 p. 72  

chrpentier jean: les declarations des douze, sur la reconnaissance des nouveaux Etats. In

R.G.D.I. p. T 96/1992/d  

Dagan Ted, Sudan, Humanitarian crises. Peace talks terrorism and U.S policy 2004. Crs issue

brief for congress, sep. 2004

David R. Cameron, Gustav Ranis and Annalisa Zinn: globalization and self- determination

rout ledge, 2006.

Doc E/CN 4/S/R.  253 p4 (GR): E/ CN/4SR.256. p7 (yu):E/CN.4/ SR.256.p5 (IND): E/

CN/4SR.257. P9 (RL) 

Eastwood, l.s secssion state practice and international law the dissolution of the Soviet Union

and Yugoslavia, 3 Duke.J. Int’LL. 200 at 300

Frank T.M, postmodern trilialism and the right to secession, in peoples and Minorities in

international law 3. At 5, in Broelman et al (Eds) 1993 at  

Ga Res .51/111/march 5, 1997, para. 2 ce

Higgins R., problems and process: international law and how we use it, Clarendon press

Oxford, 1994.

ICJ report 1971

ICJ report 2004

ICJ report 2009

ICJ report 2010 (advisory opinion of 22 July 2010

ICJ reports 1975, 76 at Para 35-36

ICJ reports 2010

Judgment of the supreme court of Canada concerning certain questions relating to the

secession of Quebec from Canada, as set out in order in council P.C 1996-1497. Dated

September 30, 1996, at Para 135. Available at www. Tamilnation.org 

Kherad Rahim, la reconnaissance des Etats issus de la dissolution de la republique socialiste

federative de Yugoslavia par led members de l’union Europeene. In: R.G.D.I. 1997/3/663. 

Klabbers Jean, the Right to be taken seriously: self- determination in international Law

Kumbaro DA Jena, The Kosovo crisis in an International Law Perspective: Self-

Determination. Territorial Integrity and the NATO Intervention, aviable at

http:www.nato.int

Morkku suksi, constitutional opinions for self-determination what really work, 1999

Renan Qu’est-ce qu’une nation? (1982)  oeuvres completes 887 

Rodolfo Stavenhagen : Self-determination Right  or demand ? In law and society trust issue

no 67 November 1993 

S.RES 541 1975

SC Res. 1271

SC/Res/1244 (1999)

Simpson Brad: self– determination in the age of Putin, Dose crime have the right to join

Russia?  In: //foreignpolicy . com /2014/03/21

UN report of the United Nations commission for Eritrea, 1950 UN doc .a/1285.17ff at part

106-3

Van Der Vyver Johan D. “self- determination of the peoples of Quebec under international

Law", available at: www.tamilnation.org

Ved. P. Nanda, self-determination and secession under int’l law, Denvers journal of int’l law

& politices, vol, 29, 20, 4/2001, pp. 307-308 

Verhoeven Joe, La reconnaissance international; declin ou renouveau? A.F.D.I, 1993. 

  **

Ufkumuzhaber için Farsça'dan çeviren: Naci Korkmaz

 

[1] Uluslararası Hukuk Doktoru, Tahran Üniversitesi Hukuk ve Siyaset Bilimi Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Feslname-i Mütalaat-i Rahbordi, Sayı 3, Dizi sayısı 65.

 

[2] Remedial cession

[3] BM Kosova geçici yönetim misyonu

[4] remedial secession

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.