1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Kendi dilinde ölmek!
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Kendi dilinde ölmek!

A+A-

Aha yedi yaşındayken yakalandığı trahom hastalığı nedeniyle ışıktan mahrum kalmış olan Abdülkadir adında bir ağabeyim var; en büyüğümüzdür. Bir halk filozofudur, “Kayıp Diwan” adlı kitabımda onu ve hafızasında biriktirdiklerini anlattım. Hiç okula gitmemiş, Türkçe bilmez, ama bir Kürtçe uzmanıdır. Müthiş bir matematik kafası var. Ebcet hesabından tutun da, en çetrefil sayısal işlemlere, herhangi bir ülkenin devlet başkanının isminden, sözlü tarihin en karanlık noktalarına kadar, hemen hemen her konuda bilgisi var. Sıkı bir mütedeyyindir de aynı zamanda.

Küçükken, okuldan eve geliş saatimin yolunu gözlerdi. Çocuktum işte, defter kitabı eve bırakıp bir an önce sinemaya gitmek için sabırsızlanırdım, çoğu zaman ona yakalanmayayım diye sessizce girerdim eve ama o her defasında beni yakalar, yanına oturtur, daha önce hazırladığı kitaplardan birisini uzatır, ona okuma isterdi.

Türkçe bilmediği için okuduklarımı ister istemez ona Kürtçeye çevirir, hızlı hızlı, bir an önce ödevimi bitirip sıvışmanın yolunu arardım. O zamanlar bir görev gibi sıkılarak yaptığım işin, yetişmemde ne kadar önemli bir işlevi olduğunu çok sonra anladım. Ona, o zamanlar okuduklarımı zamanla unuttum, ama o bazı sohbetlerde o günlerde ona okuduklarımı hala hatırlar, “Muhsin, küçükken falan kitapta şöyle bir şey okumuştu bana der” beni hayretler içinde bırakır.

Bir Fatiha okumak için...

İlk öğretmenim Abdulkadir abim, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yazarlarla yaptığı toplantıya benim de katıldığımı öğrenince telefonda şunları söyledi bana: “Bir daha böyle bir toplantıya katılır veya bir yerlerde Başbakan’la karşılaşırsan, şu ricamızı ilet ne olursun. Eskiden bizim şehirde biri öldüğünde, şehrin bütün mahallelerinde aynı anda cami hoparlörlerinde adamın kimliği ilan edilir, hangi mahallede öldüğü söylenir, cenazesinin ne zaman, nerede kalkacağı Kürtçe olarak duyurulur, bizler de kalkar bir Fatiha okumak üzere cenazeye giderdik. Ama son yıllarda bu uygulama değişti. Şimdi Türkçe anonslar yapılıyor ve ölünün adı soyadı okunuyor. Biz birbirimizi soyadlarımızla değil, baba adlarımız, kabilelerimizle biliriz. Şimdi yapılan anonslar biz bazılarına hiçbir şey ifade etmiyor. Ben duyuyorum ama anlamıyorum, kimin öldüğünü bilmiyorum, benim durumumda olan, Türkçe bilmeyen yüzlerce insan var. Rica et Başbakan’dan; ölülerimizin anonsları bundan sonra Kürtçe de yapılsın!”

Talebi görüyor musunuz? Türkçe bilmeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Kürt, bir devlet talep etmiyor, bir hükümet, bir parlamento, bir toprak parçası, bir eyalet talep etmiyor. Talep ettiği şey çok basit; ölülerinin ölüm haberini Kürtçe duymak! Duymak ve dudaklarında Allah’ın kelamı bir fatihayla mezarlığa koşmak!

Kürt sorunu tam da bu!

Siz istediğiniz kadar “bu ülkede Kürtler her şey olabiliyor, bakan da, başbakan da, cumhurbaşkanı da” deyin. Siz istediğiniz kadar “bu ülkede Kürt-Türk ayrımı yok, hepimiz kardeşiz, etle tırnak gibiyiz” deyin.

Siz istediğiniz kadar “eskiden Kürt sorunu nedir bilmezdik, yakın komşumuzun Kürt mü, Arap mı, Laz mı olduğunu sormaz, hep birlikte geçinir giderdik” deyin. Siz istediğiniz kadar “Kürtler bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır, istedikleri gibi istedikleri yerde yaşama hakları var, mal edinebiliyor, iş kurabiliyor” deyin.

Evet, bu söylediklerinizin tümü doğru olabilir, siz haklı olabilirsiniz! Evet, Kürtler her şey olabiliyor, ama çok vahim bir şey var ki, onu hiçbir gerekçeyle izah edemezsiniz, kuracağınız hiçbir cümle bu vahameti hafifletmez. Evet, Kürtler ölülerinin ölüm haberlerini kendi dilinden akrabalarına ulaştıramıyor.

İşte Kürt sorunu tam da budur

Kardeşlerim!

En basit, en yalın, en sıradan, en insani cümleyle söylersek eğer;

Kürt sorunu, Kürtlerin kendi ölülerinin ölüm haberini, kendi ana dilleriyle, Kürtçeyle akrabalarına ulaştıramama sorunudur.

Böylesine masumane, böylesine içe işleyen, böylesine adamı mıh gibi yerine çakan bir dileği duyunca ağabeyimin dilinden, gerilere, ona mecburi kitap okuduğum, okuduklarımı Kürtçeye çevirdiğim, “Allah’ım ona yakalanmayayım da, şehre bugün gelmiş olan filme yetişeyim” diye dua ettiğim o eski zamanlara gittim. Benzer bir hadiseyi o zamanlar bizzat ben yaşıyordum.

İlkokul üçüncü sınıfta olduğuma bakmayın; Yaşar Kemal’in, Fakir Baykurt’un, Yakup Kadri’nin romanlarını ardı ardına hatmediyor, büyükler için yazılmış romanların dünyasında kendime küçük bir dünya inşa ediyordum. Bir yandan okula gidiyorum, bir yandan da sabahın erken saatlerinde, şehrimizin timsali Meydan Medresesi’nin bir hücresini kendisine barınak haline getirmiş mahallemizin imamı Mela Eli’nin yanına Kuran kursuna...

O günlerde rüyama Resulullah girmiş; başında yeşil bir sarık, üzerinde uzun bir kaftan, önünde tit tir titremişim, başımı okşamış Muhammed; rüyamı Abdulkadir ağabeyime  anlatmış, o da “bu rüyayı kimselere anlatma” diye beni sıkı sıkıya tembihlemiş, “efendimiz herkese görünmez, kıymetini bil” demiş bana.

Mela Eli her şeyimizdi

Rüyasında Resulullah’ı görmüş, ama bunun bir sır olduğunu bilen ketum bir büyük adam edasıyla dolaşıyorum artık sokaklarda bütün o çocuk masumiyetimle...

Olgunlaşmamış bilincim, kutsal kelamla edebiyat arasında oradan oraya savruluyor ama ikisinden de vazgeçemiyorum. Biri öte dünya için güven veriyor bana, sığınak gibi; öteki başka bir dünyanın kapılarını açıyor önüme, kocaman bir elma gibi.

İşte tam bugünlerde yetiştim

Mela Eli’nin imdadına!

Köyden yeni gelmişti. Köyden gelenlerin bir araya gelerek kendi imkanlarıyla inşa ettikleri mahallenin camisine, mahallelinin talebi üzerine imamlık yapıyordu. Birkaç ay sonra da resmi imam olarak ataması yapılmıştı müftülükten. Ölüleri yıkıyor, ezanı okuyor, Cuma namazlarını kıldırıyor, bayram günleri de sakinlerin önüne geçerek ev ev dolaşıp mahallelinin bayram kutluyordu.

Bizim imamımızdı ve imamımız bizim her şeyimizdi. Yemeğini her gece bir aile veriyordu, başını sokacak evi olmadığı için de, tarihi meydan medresesinin yıkıntıları arasında bir harabe hücreyi yaşanır bir mekan haline getirip çoluk çocuğuyla orada yaşıyordu.

Mela Eli’yle birlikte medrese tekrar en eski günlerine dönmüş, o zamana kadar keçi ağılı olarak kullanılan hücre tekrar kutsal kelamın büyüsüyle dolmuştu. Biz çocuklar her sabah okula gitmeden önce hücreye uğruyor, kutsal kelamdan bir iki şey öğrenip laik bir eğitimin verildiği okulumuza gidiyorduk.

Evde Kürtçe konuşuyorduk, Mela Eli’nin hücresinde Arapçayla boğuşup, okulda Türkçe öğreniyorduk!

Mutluyduk!

Ama Mela Eli bizim kadar mutlu değildi. Büyük bir derdi vardı, tek kelime, ilaç niyetine bile olsa Türkçe bilmiyordu. Daha önemlisi Cuma günleri hutbelerini Türkçe okumak zorundaydı.

Kürtçe hutbe yasağı

O günden itibaren Cuma günleri bir işim daha oldu. Daha erken kalkıyordum artık. Kuran kursundan sonra bütün akranlarım okul yolunu tutarken, benle Mela Eli hücrede baş başa kalıyorduk. Mela Eli, Kürtçe hutbe kitabından Arap harfleriyle kağıda geçirdiği o haftanın hutbesini kelime kilime, cümle cümle Kürtçe olarak bana okuyor, ben de onu becerebildiğim kadar Türkçeye çeviriyordum. Mela Eli’nin Türkçe yazması olmadığı gibi okuması da yoktu. Mecburi iş başa düşüyordu. Kürtçe hutbesini önce Türkçeye çeviriyordum, sonra Türkçe olarak yüksek sesle ona okuyordum.

Cuma namaz vakti geldiğinde de okuldan koşa koşa çıkıp camiye yetişiyordum. Minberdeki Mela Eli’nin yanına oturuyor, bir kağıda yazdığım Türkçe hutbeyi ondan alıp, sesime bir huşuluk vererek, melodik bir tınıyla onun yerine okuyordum. Cemaat pür dikkat beni dinliyordu ama yarısı boş boş bakıyordu. Çünkü içlerinden büyük çoğunluğu Türkçe bilmiyordu.

Devletin buyruğu buyruktu. Hutbe Türkçe okunurdu! Sanki Allah Türkçeden başka dil bilmiyormuş gibi! Sanki hutbe Kürtçe okunsa dualar kabul görmezmiş gibi!

Öfkelendikçe yazdım

Ölülerinin haberini Kürtçe duymak isteyen Abdulkadir ağabeyimle, hutbesini Kürtçe okuyamayıp beni aracı kılan, çocukluğumda, “ahret günü bu adamın eteklerine yapışırsam kesin cennette giderim” diye gıptayla baktığım mahallemizin imamı Mela Eli’nin her Cuma günü içine düştüğü çaresizlik bugün aklıma geldikçe, ana dilimin bu kadar yıl boyunca, bu kadar büyük bir zulme uğratılmış olmasına öfkeleniyor, ama öfkelendim diye kendime çabuk kızıp, o öfkeyi hemen yazıya dönüştürüyorum. Yazı yazdıkça da, belki de büyüsündendir, öfkenin uçup yerini müthiş bir anlatma isteğine bıraktığını görüp şaşırıyorum.

Madem yazı bir şeylere derman oluyor; o halde gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim artık:

Ölüm haberini Kürtçe duyurmak devleti bölmez, tam tersine sevaba sokar! Türkçe bilmeyen imamların kendi dillerinden cemaate iyilikle kötülüğün farkını, yoksula yardımın meziyetini, okumanın erdemlerini, cehaletin açtığı yaraları anlatması devletin varlığına halel getirmez, tam tersine daha sadık yurttaşların yetişmesine yarar.

Emin olun, Allah Türkçeden başka diller de biliyor ve yaptığınız bütün o haksızlıkları defterinize bir bir yazıyor! Devletin günahtan azade olduğunu sanmayın!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.